
Geçenlerde Özlem ile hayat üzerine konuşuyorduk, üzgündü, geçecek demiştim, hayat hep öğreterek devam edecek sana, bana, bize. Ve biz büyüyeceğiz, acıyarak, acıtarak belki ama hep öğrenerek. İlk gençlikte insan her yenilgiyi bir kesin son , bir bitiş anıyor ya… sonra her duygusal yaralanışta, yok artık iyileşmem ben diye düşünüyor, ve yalnızlıkların başa çıkılamaz olduğunu sanıyor hani. İşte Özlem’de böyleydi. Ama öğrenmek ve kabullenmek arasında bir zamanlık yol mevcut. Bildiğimiz şeyleri gerçekten kavrayabilmek zorlu ve uzun bir süreç gerektirir. Zamanı gelmedikçe hiçbir öğreti kavranmaya hazır olmaz. Ve hepimizin farklı zamanları vardır. O da duygusal hasarlarını tamir ederken çok zorlanıyordu, sen bana benziyorsun dedim, kimsenin yardımını kabul etmiyorsun kendi kendini bir kuyuya gömüyorsun, hiç ışık sızdırmıyorsun içeriye ve orada kendi başına, dizlerini büküp başını da yukarı kaldırıp, iyileşmeye çabalıyorsun. Bana "Hocam ben kimseyi üzmek istemiyorum, üzülmek de istemiyorum ama hayat bana hep acımasız davranıyor gibi" Kim üzmek ve üzülmek ister ki? Oysa acımasız davranan hayat değil, bizim bakış açımızdı, ben bunu 30 yaşımda öğrendim, ona daha erken öğrenmesi için anlatmaya çalışmıştım ama bazen sözcüklerin de yetmediği anlar yaşayabiliyor insan, öylece bakakalıyor yaşanılanların ardından, akıp giden zaman mı, kayıp giden hayat mı diye kararsız aklıyor. İşte o zaman ihtiyacımız olan şeyin sadece zaman olduğunu kalbimize anlatmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen biriyim ben, ben sürekli kendimi kanatan biri olarak zamanla hep ama hep kavgalıyım bu yüzden. Çünkü o öğretmeden imtihan ediyor. ona kendine acıma ama kendine karşı da merhametli ol diyorum, benim kendime yaptığım haksızlığı sen kendine yapma. Senin gibi birine yakışmıyor bu diyorum, ama bir yandan da ona içim acıyor, acımak, başka birinin mutsuzluğuna, uğradığı kötü bir duruma üzülmek, merhamet etmek anlamına gelen son derece insani bir duygudur çünkü.
Özlem burada müzik bölümünde şan hocası çok genç, çok tatlı, çok sevecen, çok güler yüzlü, çok düşünceli bir küçük kız çocuğu sanki daha önceki yazılarımda ondan çokça bahsetmişimdir. annesi bir süredir kanser tedavisi görüyordu memleketleri Bursa’da, kemoterapi süreçleri sancılı olur babamdan biliyorum, ona mümkün mertebe onunla çok zaman geçir dediğimi anımsıyorum, çünkü asıl acıtıcı olan hala konuşulacak şeylerin olduğu halde konuşacak kimsenin ya da konuşmak istediğin kimsenin artık yanında ol(a)mamasıdır diyorum. Ve gecen hafta aniden Özlem’in babası kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma aldılar, hemen Bursa’ya git dedim, ama teyzesi zaten görüştürmediklerini söyleyerek buradaki işlerini bitirip öyle gitmesini söylemiş telefonda o da burada okulda ki son kalan işlerini toparlıyor, nemli gözlerle bana bakıyor, ben de bakışlarımı ondan kaçırıyor ve bu olumsuz havadan onu uzaklaştırmaya çabalıyordum kendi acemi yöntemlerimle. Çünkü ben hayattan korktuğum zamanlar böyle saçmalıyorum. İnsan bazen beklemediği sonlarla yüzleşirken çaresizliğine isyan edesi geliyor, ama tam isyan edeceğim noktada hayat bana başka bir yüzünü daha gösteriyor. Bak diyor, ben ne kadar güçlüyüm, benimle yarışamasın! En iyisi uzlaşalım! Ben de hep uzlaşmacı oluyorum onunla. İnsan zaman zaman kendi geçmişinin karanlık ve tehlikeli bölümlerinde yolculuk etmeyi göze almalı elbette ama en azından bu yolculuğun zamanlamasını kontrol edebilmeli. Ama bazen hayat buna bile izin vermiyor.
Özlem bu gün Bursa’ya dönecekti, vedaları sevmem hocam o yüzden veda etmeye gelmeyeceğim demişti ama ben olur mu hiç öyle diyordum, bu veda değil gene görüşeceğiz elbet, ama öğrendim ki Özlem’in babası aniden fenalaşmış ve teyzesi onu aramış apar topar gitmiş Bursa’ya. Özlem babasını kaybetmiş. Bilgi aradı telefonla, ne yapacağımı bilemedim, arayamadım, elim telefona gitmedi, birincisi bu tür duygusal konuşmaları telefonda yapmayı sevmiyorum; çünkü bu sırada karşımdakinin yüzünü görememek gibi bir eksiklik, asıl durumu perdeliyor ve ben saçmalıyorum, ikincisi; sevimsiz ve lezzetsiz gelen bu konuşmayı yapamayacağımı düşünüyor cesaretisizleşiyorum.
Sonsuzluk, önemsizlik, bitiş ve ya yok oluş. adına ne dersen de, insan bir gün kendisinin de ölümlü olduğunu anlıyor, ondan sonra yaşamı değişiyor diye söyleniyorum kendi kendime...
Ama insan ölümlü olduğunu gerçekten hissettiğinde bunlaıma girmiyor, aksine yaşamına koyduğu anlamsız duvarlardan ve insanlardan kurtulmaya çalışıyor. Yarın ölebilmek gerçek bir olasılık olarak anlaşıldığında yaşam anlam kazanıyor. Manasız ve sıkıcı olan taraflar atılıyor ve gemi pupa yelken yola devam ediyor... İnsanın kendi ölümünü de kabullediği gün, artık eski kıytırık ve eski beklentiler gidiyor, yerine gerçek sevgi ve içi dolu heyecanlara yöneliş geliyor. Çünkü ölüm karşısında hepimizin çaresiz kalışı kadar önemli hiç bir öğreti yoktur!
Ardından babam geliyor aklıma hemen, babamı özlediğim, buram buram özlediğim geliyor. Ve o özlemi söylemeyecek oluşumun yakıcı sıcaklığı sarıyor bedenimi. Sonra Özlem ne kadar şanslısın diyorum içimden, ben babamı kaybettiğimde 19 yaşımdaydım ve cenazesine bile yetişemeyecek kadar uzakta!
Ve sonra Cemal Süreyya’nın o unutmadığım şiiri gelip oturuyor gözbebeklerime.
ÜSTÜ KALSINÖlüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...
Cemal SÜREYYA