Cumartesi, Haziran 28, 2008

"Yazılarını yazman için biraz ışık"


Taşındım ve taşınma sırasındaki hikâyeleri yazarak başlayacaktım ama onun önüne geçen başka bir şey oldu onu önce yazıp sonra sırasıyla Sivas macerasını, Şirin’in nefis masasını ve taşınma hikâyesini yazacağım, ama taşınma sırasındaki hikâyeleri dizi haline getirmeye karar verdim, zira öyle ilginç bir taşınma oldu ki, mutlaka unutmadan yazmalıyım dedirtti bana.

Geçen gün taşınma telaşı zihnimde okulda acil yapılması gereken vize programını hazırlıyorum ilan edilmesi gereken tarihi kaçırmışım bir yandan kendime kızıyor bir yandan da neden ben tek başıma bunca işle uğraşmak zorundayım ki diye hayıflanıyordum, dahili telim çaldı bir an tereddüt ettim acaba dedim açmasam beni oyalayacak biri olursa programı yetiştiremem, bunlar zihnimden ışık hızıyla geçiyor ve telefonum ısrarla çalmaya devam ediyor, derken açıverdim aniden;
- “Hocam merhaba, sizi yerinizde bulmak ne kadar zormuş” diyen bir ses. Karşıladı beni.

Arayan Türk Dili Edebiyatı bölümünden Doç Dr Turan Karataş, epey oluyor benim yazılarımdan birini okumuş ve çok beğendiğini ifade etmiş yayınlanması gerektiğini söylemişti, bir an tereddüt edip aslında yazılarımı paylaşma konusunda biraz tereddütlüyüm demiş olmama rağmen gene de ona yazımı vermiş ve “Olabilir” demiştim.
Evet, benim çocukluğumun bir kesitini anlattığım yazarken keyfi ve hüznü aynı anda aynı şiddetle yaşadığım Anı-deneme yazım Edebiyat Ortamı adlı derginin Temmuz sayısında yayınlanmış, gerçi ben henüz göremedim haftaya elimde olacak dergi ama Ankara’da dağıtıma girmiş, editör arayıp yazıyı çok beğendiğini ve mutlaka başka yazılarımı da yayınlamak istediğini söylemiş ben de Turhan hocaya, “Yazılarımı paylaşmaya karar verirsem elbet yollarım” dedim. Turan hoca belki de beni motive etmek için bir sürü güzel cümleler kurarak beni övdü, hatta daha önce de bir sohbetimiz sırasında benim gibi bir okuru edebiyat bölümü öğrencilerinde bile bulmak zor diyerek bana yeni Türk Edebiyatı bölümünde master yapmayı teklif etmiş, “Böyle bir okurla bir tez hazırlama hayalim var” diyerek benimle çalışmak istediğini de vurgulamıştı. Kendi alanımla ilgili bir sürü bildirim ve makalem yayınlanmış olmasına karşılık bu yazımı bir dergide görme fikri beni heyecanlandırdı, yazının her satırını ezbere bilmeme rağmen yine de heyecanlandım, hemen görmek istedim dergiyi, sonra düşündüm, bu yazıyı annem okusa çok üzülür, çok ağlar, hemen kendini suçlayacak bir şeyler bulur, oysa onun bıraktığı bir giysiyi koklayarak özlem giderdiğim günlerimi hiç anımsamaz bile, çünkü yaşanılanlar taraflarda aynı izleri bırakmaz, bunu bilmek de öyle üzmez beni zaten.
İlk aşık olduğum çocuk okusa- Kim bilir nerede, ne yapıyordur şimdi- çok gururlanır, mutlu olur bir kadının zihninde böyle bir yer edinmiş olduğu için eminim kendiyle gurur duyar, oysa o benim çocukluğumun aşkıydı, 10 yaşımın güzelliği, kimseler bilmezken aynı sınıfta başka sıralarda oturup, aynı öğretmene seslenirken onun sesini bile duysam yüzümü ateş basar, o sınıfın en çalışkanı olduğu için içten içe ona özenir ve onu kıskanırken, ona bir şey sormaya çekinir, yüzüm kızarır vücut kimyam değişirdi ama o ve diğerleri bunu hiç bilmezdi.. Aşkın böyle bir şey olduğunu, hissettiğin hiçbir şeyi karşı tarafta görmeyi beklememen gerektiğini öğrenmek uzun yıllarımı aldı, bunu öğrenirken hep o çocukluk aşkımın yüzü geldi gözlerime durdu ve ben hep aynı şeyi yaşadım.
Acının ve aşkın enfes bir tanımı var ama bunu ancak yaşayanlar dillendirebiliyor, okuyucuların zihninde kalan tad ise hep farklı farklı oluyor….

Ve bu sabah erkenden uyandım, birkaç kutu boşaltıp yerine yerleştirdim, boş kutuları kapıya koymak için kapıyı açtım ki, kapının önünde bir sepet, bir kutu mum ve üzerinde bir not vardı;
Yazılarını yazman için biraz ışık” kim, ne zaman gelip bıraktı bilmiyorum, hiçbir ipucu yok, o notun dışında, benim de hiçbir fikrim yok ama zamanlama adına müthiş güzel bir yeni ev hediyesi oldu bana. Bildiğim tek şey, mumları sevdiğimi bilen biri olduğu...

Ben bu gece o ışıkla yazılar yazacağım, belki bir edebiyat dergisinde belki de burada, ama mutlaka sizler de okuyacaksınız, mutlaka paylaşacağım…

Çarşamba, Haziran 25, 2008

Başka Bir Zamanda Yaşamak....




Dün gece rüyamda İstanbul’da deniz kenarında kumsalda oynuyorum, ama 5 yaşımın İstanbul’u, ben de 5 yaşımın verdiği çocuksu coşkuyla kumsalda deniz kabuğu topluyorum sonra bakıyorum ki biri beni izliyor uzaktan , o birisi benim 35 yaşım, birden ürküyorum onu fark edince, 5 yaşım bana gülümsüyor ama 35 yaşım ona dudak büküyor. Sonra 35 yaşım bir süre 5 yaşımın coşkulu oyunlarını izliyor sahil boyunca denizin sesiyle birlikte, sonra arkasını dönüp oradan uzaklaşıyor, üzerinde uzun bir askılı elbise var, aynı elbisenin 5 yaşımın üzerinde olduğunu fark ettiğinde dudağındaki somurtkanlık yerini umutlu bir gülümsemeye bırakıyor, 5 yaşım onu izlemek için elindeki deniz kabuklarını sahildeki kumlara bırakıp yürümeye başlıyor, 35 yaşım uzun bir yürüyüşün ardından bir merdiven tırmanmaya başlıyor, o merdivenlerin sonunda Yeniköy Kahvesine ulaşıyor, 5 yaşım o merdivenleri tanımadığını fark edip oradan 35 yaşım gözden kaybolana dek onu izliyor.
Bu rüya bana çocukluğumun mahallesini anımsattı, sabah mail kutumda ise sevgili Baver’in bloğuna yeni bir yazı eklediği iletisiyle karşılaştım, Baver benim çocukluk arkadaşım, biz aynı mahallede büyüdük o hala İstanbul’da aynı mahallede deniz ve yosun kokularıyla yaşıyor, şimdilerde Milliyet Blog yazarı kendisi ve bir gün “Özel Lezzet Durakları” başlığı altında Yeniköy kahvesi'ni anlatan bir yazı yazmıştı onu buradan http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=42064 okuyabilir Yeniköy Kahvesi’nin nasıl güzel ve özel bir yer olduğunu görebilirsiniz.. Lütfen okuyun bu güzek kahveyi, öyle bilinen kahvelerden değildir, hem sevgili Baver çok güzel anlatmıştır:))
Not: Ben yarın taşınıyorum, eşyaları evden eve nakliye firmasına verdim öğlen sularında gelip taşımaya başlayacaklar, ben de sabah telefon ve Internet nakil işlemlerini halledicim, telekom baş müdür yardımcısı ne kadar yakın arkadaşımmış göreceğiz:)) çünkü aynı gün içinde halledeceğinin söyledi bana bu gün, hatta dert etme sen hallederim ben diye de bastı havasını. Yeni yazımı muhtemelen yıldızlara yakın olduğum yeni evimin terasından yazacağım size, bu akşam son kez kutuların arasından Türkiye-Almanya maçını izleyeceğiz Gülşen ile, umudum Türkiye'nin gurbetçileri sevindirecek güzel bir sonuç ile yarı finale yükselmesi, zira önümüzdeki maçlara bakamadığımız için bu maçta, arkasına bakmadan evine dönen takımın Almanya olmasını istiyorum, hem de çok istiyorum. Şimdi bu yazıyı yayınlayıp hemen mng kargoya gideceğim Kuşadasındaki arkadaşım Medihâ'ya süpriz bir paket yollayacağım, eminim görünce çok şaşıracak ve sevinecektir, sonra da evdeki son paketlenmesi gerekenleri kaldırıp maç izlerken atıştıracak birşeyler alıp eve geçeceğim.

Salı, Haziran 24, 2008

Hayatın İntikamı



Ne zamandı tam anımsamıyorum şimdi bu yazı mail kutuma düştüğünde, ama zamanlama bakımından müthişti! Okuyunca hemen odamın koridorunda ki öğrenci duyurularını astığım panoya ignelemiştim, şimdi yeniden, bu telaşımın içinde, aniden düştü zihnime bu yazı ve paylaşmak istedim herkesle.. Gerçekten de hayat öyle "ben biliyorum" diyenlere dersini iyi veriyor sanırım....



Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak banasorduysa "bu işin olurunu", dedim ki:
Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama.
Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü.
Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.
Çünkü...
Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü.Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü.Âşık mı olmadın on altı yaşında?
Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda.
Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuzbeşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğünealdırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı.
Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları.
Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.
Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır..

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Dört Mahalle

Küçük bir kasabanin dört ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede “Evet ama” lar yaşıyormuş.

“Evet ama”lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise “evet, ama” diye yanıtlarlarmış.
Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

İkinci mahallede “Yapıcam”lar yaşarmış.
Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.
Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan “Keşke”cilerin hayatı algılama güçleri mükemmelmiş.
Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama maalesef her şey olup bittikten sonra. “Keşke”cilerin de başları hep kanarmış, duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise “İyi ki yaptım” lar otururmuş.

“Keşke”ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. “Yapıcam”lar, “Keşke”cilerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış. “Evet ama”lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

“İyi ki yaptım” mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış. Bu yüzden yaşadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Bu hafta hep birlikte “İyi ki yaptım” mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?


CAN DÜNDAR

METEF Fuarı

Bu yıl METEF (Mesleki Teknik Eğitimi Gelişitime Fuarı) tarihi Taşhan'da açıldı. Kız Meslek Lisesinin el sanatları sergisinin olduğu stand üst katta heryeri kuşbakışı görme şansının oldugu bir yerde, Yıldız hocanın dereceye giren yöresel bgebekleri serginin en önde yerini almışlardı. Gülşen ile Murat o akşam serginin nöbetçileriydi ben de onların yanına uğradım bana çay ve yanında da koyu bir sohbet ısmarladılar. Gece geç vakitlere kadar sürdü nöbet görevleri bu iki arkdaşın, ben de eski okulumdan arkadaşlarla özlem giderdim, sanırım eski çalıştığım ortamı zaman zaman özlüyorum. Murat öyle çok şey anlattı öyle çok soru sordu ki o akşam, resimleri çekerken de anladı bloğda yayınlayacaksın sanırım dedi, ona dedim ki "anlattıklarını büyük bir ciddiyetle dinliyorum yazının başlığı da Murat hakkında herşey olacak":)) hepimiz iyi kahkaha attık bu cümleye ama korkmasın Murat diye yazmadım ne o başlığı ne de onun o akşam söylediklerini, hem öyle bir başlık kimbilir kaç kişiyi korkutup, kalp çarpıntısı yapabilir diyen Gülşen'i de dikkate alarak, bu post Yıldız ve Murat'a verdiğim sözü yerine getirmek içindi, "o kadar resim çekiyorsun da bir kez olsun bizi anlatmıyorsun" dedikleri için:) şimdi bunu yayınlayıp hemen sanat müziği konserine gideceğim rektörlük binasında, şöyle güzel bir türk sanat musikisi dinleyip dinleneceğim, yarın akşama kadar anlatacağım dersler için enerjimi depolayıp geleceğim....

Cumartesi, Haziran 21, 2008

Özlediğin bir şehre yeniden gitmek, tıpkı eski bir dosta kavuşmak gibidir...

Cumartesi günü hiç plansız bir şekilde sadece içinden gelen bir ses ile-sahi ne zaman bitecek bu içinden gelen seslere olan inancı kendisi de bilmiyor - üniversite sınav görevini son dakikada bina sınav yöneticisini arayıp iade ederek gece otobüsüyle Ankara’ya gitti bu kelebek. Ramazan’ın deyimi ile “Unusual Butterfly”- 7 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından sabah 7 gibi başladı Ankara macerası, Ramazan ile simit sarayında sabah sohbeti yaptı açık limonlu çaylar ve simit eşliğinde, üniversite sınavına gidenlerin heyecanlarını izledi oturduğu taburenin üzerinden. İnsanların telaşlarına tanıklık etti kendi heyecanını bastırmak için, pazar gazeteleri okudu, sürekli saatine baktı, kendiyle ve zamanla inatlaşmayacağına dair sözler verdi kendine, Kızılay sokaklarında, kitapçıda uzun uzun kitap kokuları ile sarhoş oldu, buram buram kitap kokusu yayılırken ruhuna, ve o çok özlediği kokuları içine çekerken, kalbi başkenti saran aydınlık güneş gibi parlıyordu...
Ben Ankara’ya gittim; Ramazan’ı, Sema’yı, Suna’yı gördüm, Kızılay’da alışveriş yaptım, bol bol kitap aldım alamadığım tüm kitaplara dokundum, Leyla ile hasret giderdim, Leyla’nın bebeği Çağatay’ı ilk kez gördüm, neredeyse 1 yaşına girecek küçük bir sevimli mucize gibi çıktı karşıma şimdi bu Leyla’nın çocuğu mu dercesine baktım ona, Cahide anneye babannelik çok yakışmış fark ettim, kendimi alışverişe vurdum kendime kırmızı ayakkabılar aldım, mülkiyelerde oturup Akdeniz salatası ile pizza yedim, en son 1997 yazında gördüğüm eski bir arkadaşımı gördüm, hiç değişmemişsin iltifatlarını kabul ederken çocuklaşıp, utanıp mahcup oldum, gezdim, soluklandım hatta bu Leyla’ya yetmedi "kal" dedi, "bir gün daha kal" bana okulu arattı ben de pazartesi sabahı okulu arayıp bana bu gün izin verin yarın geleyim dedim, olur dediler gene gezdim, iki ayrı İngilizce kursuna gidip şartlarını öğrendik Leyla ile Leyla kafaya koydu bu yabancı dil sınavını geçecek bende aslında çok istiyorum geçmek çalışmaya başlasam artık diye hayıflandım, cesaretimi toplayamadım gene kendimden şüphe ediyorum dedim, öğrenme özürlü müyüm acaba diye, sonra ne mi yaptık? Fal baktırdık, falımda çıkan güzelliklere inanıp gülümsedik birlikte, Çok gezdik, çok güldük, çok kucaklaştık, çok mutlu olduk, çok fotoğraf çektik, çok alışveriş yaptık, çok dedikodu yaptık, çok hüzünlendik, biraz duygulandık, biraz ağladık, çok anılar canlandırdık, çok özlem giderdik, birbirimizden habersiz aynı renklerde giysiler giyinmiş olduğumuza çok şaşırdık, bu denkliğe çok güldük, güçlü hislerimiz ve iletişim yeteneğimiz için kendimizi çok tebrik ettik, çok ama çok eğlendik…
Ve döndü bu Unusual Butterfly yuvaya, 7 saat gidip 7 saat geri geldi, Ankara’da 2 gün geçirdi, döndüğünde “Yorgun, uykusuz ve hükümsüzdür” dedi kendisi için, "Dokunsam yakın, seslensem uzaktın"diye başlayan bir yazı yazdı küçük not defterine ama gene de"mutsuzum" yazmadı, evet hepsi bu kadar mı demeyin, bu anlattıklarının içinde 134 dakika eksik...Evet tam 134 dakika! Peki onu yazacak mı? Belki...

Perşembe, Haziran 19, 2008

Anahtar...

"Herkesin seviyormuş gibi yaptığı, ancak sevginin ne olduğunu pek az kimsenin bildiği bir zamanda yaşıyoruz. Belki de bütün zamanlar böyleydi. İmam şafi’ye:
O kadar insanla dostluk kurdum ki
Ellerim dolu sanıyordum
Başıma bir bela geldiğinde
Kimseye acımayan zamandan şiddetliydi
dostlarımın ihaneti”
dedirten hangi duygularsa ondan yüzyıllar önce yaşayan Hesiedos’a :
Sevme beni sözlerle, şuurlu ol
Hem de duy içinden
Seversen beni eğer, samimi olmalı duygun
Ya sev ta içten
Ya tamamen bırak
” dedirten de aynı duygulardır.

Sevginin sözden fiile geçmesi midir yoksa dostluk?

Gerçek sevgi, insanın “Ben” sınırlarını aşıp, bir başka insanın hayatında da sorumlu olduğunu düşünmesi midir?
“Birbirini sevenler, birbirlerine duydukları sevgi nispetinde diğerinin iyiliğini isterler” diyen Aristo dan, “ sevmek, sevilen kişinin en iyi taraflarını desteklemek, keşfetmek ve teşvik etmek demektir.” Diyen Alain’e kadar birçok filozofun sevgiyi, sevilenin gelişiminden duyulan “haz” olarak algılaması bize yardımcı olabilir mi?

Bu gelişimin faydacılıktan çok feragatle mümkün olacağını düşünmek bir anahtar verebilir mi elimize?
Anahtar varsa, kapının arkasında ya da önünde olmanın ne önemi var!

Maraş Dondurması Süprizi:)


Geçen gün Şükriye’yi yamacıma aldım kendimi dinletiyorum ona, sanırım fotoğraf makinesı o sırada Arzu’da olmalı çektiğini fark etmedim, nasıl konsantre olduysam artık, tam o sırada telefon geldi Berrin “Fatih Maraş’a gitmişti az önce aradı ki Nuran’a sürpriz bir paket yolladım otobüsle sabah almayı unutmasın diye, hemen “Dondurma” dedim, Maraş dondurması, unutmamış sevdiğimi, yaşasın diye de bağırdım. Sabah 9.00’da dersim olduğu için Gülşen’e tembihledim otogara uğrayıp alması konusunda, dersim bitince koşarak eve geldim dondurma dondurucuda beni bekliyor, daha yemeğe fırsat olmadan Yıldız aradı, “Dondurmayı bitirdiniz mi?” diye, ne zaman haberin oldu senin yaa, ne çabuk yayılıyor haberler burada dedim, tabi nerden bileyim ben Gülşen’in koşarak elindeki paketle önce okula gittiğini ve herkesin bundan haberi olduğunu, Yıldız Maraşlı olduğundan görür görmez “Yaşar pastaneleri” kutusunu anlamış, bunda dondurma var diye, ama ona dondurma bitti dedik:))
Fatih’e buradan teşekkür ediyorum, arkadaşlarımın ve eski öğrencilerimin “Nuran’ı mutlu etme kampanyası” açtıklarını düşünmeye başladım bile, ama buna neden gerek duyduklarını henüz çözemedim doğrusu, Ergin hocanın papatyalı saksıları ile Trabzon’dan gelen sürpriz kutunun hikâyesini daha sonra yazacağım:))

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Kelime Oyunları/ Zor


"Aramızda geçen sayılı konuşmaların birinde, babam, ölümünden hemen önce, “Bazen sert bir rüzgâr esebilir” demişti. “O zaman boynunu eğmekten utanma, yeniden başını kaldıracağını, yalnızca rüzgârın geçmesini beklediğini düşün.” Artık büyüdüğümü anladığı için mi, gazetelerin arasında oturduğu bir Pazar günü, sonunda yalnızca bir çocuk olmaktan çıktığımı düşündüğü için mi, yoksa gerçekten de insanlar ölüme yaklaştıkları anı hissederler mi, bilmem, hayattan, oradan buradan konuşuyorduk herhalde, nedenlerimle, niçinlerimle yaşamıma dair neler yapmak istediğime onu ikna etmek için kendimin de aslında pek fazla inanmadığı bir şekilde gerekçeler üretmeye çalışıyordum…
O, belki de kısa bir süre sonra kendimi içinde bulacağım bir hayata hazır olmadığımdan korkmuştu…
Gerçekten öyle mi, hayat yalnızca ara sıra gizlenmemiz gereken sert ve zor rüzgârlarla mı dolu, eğer onlardan korunabilirsek bunca acıdan da korunabilir miyiz?
Burada, tek başıma oturup yıldızları izlediğim bu yalnız gecelerde öğrendiğim tek şey, sert ve zor rüzgârlardan korunamadığım, söylediği gibi başımı eğemediğim…"

Cuma, Haziran 13, 2008

Samimiyetin Tarifsiz Kokusu

Bu bloğu oluşturmaya başladığım gün dün gibi aklımda, 2007 Ağustos ayıydı, neredeyse 10 ay olmuş, kendimden yorulmuş, yenilmiş, usanmış bir haldeydim, belki paylaşmak yükümü hafifletir, içimi ferahlatır, beni oyalar diyordum, kendim gibi insanlar vardır belki de hala bir yerlerde diye düşünüyordum, her şeye karşı inancım sarsılmış ama hayata hala bir parça umut kırıntısı taşıdığım günlerdi, zor ama güçlü olduğuma inanmak istediğim zamanlar yaşıyordum.
Aslına bakarsanız yazmak her zaman benim için yaşamak kadar elzem olmasına karşın, yazdıklarımı paylaşma fikri henüz sıcak gelmiyordu bana, yazdıklarımı orada burada bırakarak unutmaya çalışıyordum, kız kardeşimin bloğu vardı onu takip ediyordum ama cesaretim yoktu kendim için böyle bir şey yapmaya ve Dory bana ışık olmuştu bloğ fikrini hayata geçirmem konusunda. Sonrasında ise inanılmaz bir hızla, okuduğum bloğlarda önce kelimelerinin büyüsü ile karşılaştığım insanlar çıktı karşıma, sonra o büyülü kelimelerin sahiplerini tanıdım, onları sevdim, sonra kendimi yeniden sevmeye başladım, paylaştıkça hayata olan inancım arttı, ama sadece güzelliklere olan inancım değil, hala daha samimiyetle var olan yürekleri gördüm. Bu anlamda ilk paylaşımı Bağdat Cafe, sonra Geveze Kalem, ardında sevgili SS ile yaşadım. Onları kendime yakın bulmaktan öte kendimin bir yansıması olarak gördüm. Ve uykumun kaçtığı bir gece 7. Oda’yı keşfettim, önce afalladım, sözcükleri bana beni taşıdı, sonra pek çok sayfasında bunlar benimde hissettiklerimdi, demek ki yalnız değilmişim diyerek kaybettiğim, bana ait eski bir dökümanı yeniden bulmuşum gibi sevindim, hem öyle bir sevindim ki, o sevinçle oturup 7. Oda’ya gece vakti bir de mail yazdım, çocuklar gibi heyecanla. Aynı coşku ve heyecanla da karşılandığımı görmenin mutluluğu ise tarif edilemezdi.Bu hafta yaz okulu kayıtlarıydı, taşınma telaşıydı, eşya toplama trafiğiydi, giden arkadaşların veda yemeğiydi derken gerçekten de kendimi kaybetmişim. Gecenler bir mail aldım ; “bol telaşlı günlerinde bir nefes alımlık paket yolladım sana nihayet :)dün yolladım.. Bugün veya yarın elinde olmalı. Haber edersen sevinirim.ve umarım hoşuna gider :)” oysa ben 7.Oda’nın Prenses kızı Öykü’nün kitap okuma birincisi olduğunu öğrenince acayip heyecanlanmış ve hemen ona bir sürü kitap almam lazım diye harekete geçip annesine bir mail yazmıştım ama araya benim bol telaşlı günlerim girince ertelenmişti.Bu gün öğlen arası bizim okul sekreteri aradı “hocam bir kargonuz var benim odamda, yerinizdeyseniz yollayacağım” evet dedim beklediğim paket, paketi açtım, içinden daha önce çok beğendiğimi ifade ettiğim iki film, bir adet müzik dvd si, ve bir de kitap çıktı “Her Aşk Bir Masaldır” kitabın kapağını açtım heyecanla, çünkü ne zaman birine kitap alsam içine bir şeyler yazmadan vermeyen biri olarak, ben de yazılmış bir sayfa ararken buldum kendimi.

Sevgili kelebeğim
İnsan kendini yine insanda tanır demiş Goethe…
Hiç tanımadığım senin bir çok kelimende kendimi buluyorum ben de.
Bu hafif bir mutluluk duygusu gibi, senin gibi insanların olduğunu bilmenin verdiği rahatlık….Paylaşımlar için, arkadaşlıklar için mutlaka yan yana olunması gerekmediğini öğrendim. Uzaklık olsa da arada, dokunmasan da onu hissedebilmeyi öğrendim.Ve iyi insanlar olduğunu hayatta…
Ve o iyi insanların yüzünde küçük bir gülücüğe dönüşmenin çok kolay olduğunu…Uzak olsam da her zaman yakınındayım...
fatoş
Evet, eminim her aşk bir masal tadındadır, bunu yaşayarak öğrenen biri için güzel bir tercih bu şiir kitabı, filmleri ise yeni evimin terasında yıldzların altında seyretmenin hayalini kuruyorum. Evet, sevmek için, paylaşmak için, yüreğe bir parça değmek için, özlemek için mutlaka yan yana olmak gerekmiyor, dokunmadan da hissedebilmeyi öğrenmiş olmanın zenginliğini yaşıyorum şu an
Bunları size 7. Oda müziklerini dinleyerek yazıyorum...

Ben bu gün bir paket aldım Bursa’dan, taaa uzaktan değil, yanı başımdan bir paket, içinden samimiyet çıktı!
Odamı tarifsiz bir koku sardı...

Perşembe, Haziran 12, 2008

Veda yemeği





Biz bu gün, eski okulumdan bir arkadaşımız için veda yemeği verdik, Gülşen önümüzdeki yıl öğretmenlik hayatına Marmaris'de devam edecek, eğlenceli, keyifli, bol kahkahalı bir veda yemeği oldu, herkes oradaydı, gülümseyen yüzlerle bol bol resimler çektik, yemeğin ortasında Gülşen kalktı ve hepinizi seviyorum ama sakın Marmaris'e gidiyorum diye yanılıpda tatile gelmeye falan kalkmayın tüm rezervasyonlarımız doludur dedi:)) -çünkü ben gideceğim bu yaz-kendine has üslubu ile şen şakrak bagrış çagrış geçen bir veda yemeği oldu, tam da ona yakışan bir şekilde, ben de tutmadım kendimi sonunda dedim ki, "Gülşen gidiyo diye niye üzülüleceğiz ki önümüzdeki maçlara bakarız arkadaşlar"
Resimler anlatıyor hepimizin hüzünlü neşesini... Sanırım onu çok özleyeceğim ama birini özleyebilecek kadar sevmiş olmanın tadını çıkarmaya bakıyorum şimdilerde, bir de tabi önümüzdeki maçlara bakıyorum artık:)))

Çarşamba, Haziran 11, 2008

Yaşam Kaynağı

Posted by Picasa
Ona tesadüfen rastladım, adını bilmiyorum, sormadım da, adının önemi yok, çünkü adından daha önemli başka şeyleri çekti dikkatimi, yaşama coşkusu mesela, yüzündeki sevimli tebessümü, kendiyle barışık olduğu her halinden belli olan duruşu, yüzünden hissedilen magrur duruşu, çünkü bahçedeki tüm güzellikleri kendi elleriyle ekmiş oraya, yemyeşil bir bahçesi var, kendisi de o kadar sevimli ve o kadar hayata bağlı duruyordu ki, eğilip bir kök marulu koparıp bana uzattı, bahçedeki sebzeleri tek tek kontrol etti, emeğine özenle bakarken yakaladım onu, bir de onlarla konuşurken, ben de ona resmini çekmek istediğimi söyledim şaşırdı, sevindi, gülümsedi, bana poz verdi. Ona bu bahçeyle uğraşmakla yorulup yorulmadığını sordum, sadece konuşacak konu olsun diye sordum, yoksa sorunun cevabı sözcüklerde gizli değildi elbet, yaşamının ışığını buradan aldığını görebilecek kadar aydınlıktım, öyle özenle ekilmiş sebzeler ve boylu boyunca uzanan mısırlar eşlik ediyor görüntüye, "mısırlar olunca da gel kızım" diyor bana usulca... Tamam diyorum dedeciğim, mutlaka gelirim...
Bir süre onun bahçeyle ugraşmasını izliyorum, eğilip otları ayıklamasına bakıyorum. Resimlerini çekip, biraz da yaşam kaynağını kıskandığımı hissedip, nasıl bir yaşlı kadın olacağım acaba ilerde diye kendi kendime gülümseyip, o güzel yüzüne yansıyan yaşam ışığına bakarak teşekkür edip oradan ayrılıyorum...
Hava kararmak üzere olduğundan, bu akşam üstü yürüyüşüne bir son verip, ağır adımlarla eve dönüyorum...
Her birimiz yaşamımızın bir noktasında bu soruyu sormuşuzdur. Trajik olan, yaşamın kısa olması değil, bizim gerçekten önem verilmesi gereken şeyleri genellikle sonradan kavramış olmamızdır….

Pazar, Haziran 08, 2008

Göl Kenarı Pikniği


Bu sabah biraz huzursuz uyandım, sabahın 4 ünde üstelik, garip bir de rüya eşlik etmişti geceme, yetişmesi gereken düzeltmelerin hala bitmemiş oluşu biraz beni huzursuz yaptı sanırım diye düşünüp oturdum ve bitirdim, kendimi biraz tuhaf hissediyorum diye düşünüyordum, herkese ve herşeye uzak gibi, kahvaltıya Rukiye geldi, süper bir pazar kahvaltısı hazırladım önce kendimize gelelim diye sonra ev aramaya çıktık ama gene hiçbir yere bakmadan geri dönmek üzereydik ki, Furkan aradı "Hocam sizi pikniğe götüreyim Fatih ve eşi Gamze'de olacak" dedi, haa dedim ben de zaten bu pazar İ.H. olmuştum:)) Gelip bizi aldı.
Yola koyulduk Rukiye daha yolda söylenmeye başladı, nereye gidiyoruz, benim üzerimde ipek gömlek var ben ateşe yaklaşmam,bu ne kadar uzak bir yer, falan filan, yolda Gamze'nin kızı Göksu bile bu söylenmelere güldü, sonra bir geldik ki süper bir yer, ateş yakmak için odun toplayın demez mi Furkan, Rukiye atıldı hemen ben ırgatlık yapmam bu ipek gömlekle diye, ama gene de tırmandılar tepelere, ben de sesleniyorum arkalarından benimle kim ilgilenecek yaff, odunlarla bile ilgilenen var bu yerde, ben İ.H. oldum demedim mi size diye:) odunlar toplandı, ateş yakıldı, sonra olta çıkarıldı, gölün kenarında ki suya yanısyan gölgemiz dikkatimi çekti, bol bol resimler çekildi, Göksu bile gelirken söylendiniz ama şimdi sevdiniz burayı dedi, sonra bir yagmur başladı bir anda, süper bir görüntü kapladı her yeri, güneş açtı, kurbağalar zıpladı, olta hep boşa atıldı ama ateş yakıldı, mangalda etler pişti, kahkahalar eşliğinde, devlet bize piknikte odun toplayın diye mi yatırım yaptı diye kahkaha atan Rukiye'nin sesiyle şenlendik, Gamze'nin burada kene varmıdır sorusu ile zıpladık, Göksu'nun neşeli sesiyle umutlandık, Fatih'in tutamadığı balıklarıyla kahkaha attık, keyiflendik, gülümsedik, yedik, içtik ve cep telefonlarının bile çekmediği bir 3 saat geçirip, döndük. Resimler anlatıyor sanırım herşeyi... Ben mi? Furkan arabadan inerken gelen telefona şöyle cevap verdi,"Hocam İ.H. olmuş, onu pikniğe götürdük" :)))

Cumartesi, Haziran 07, 2008

Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanı ile coşmak...

Posted by Picasa
Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...
Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.
Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...
Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...
Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.
Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...
Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...
O'nu büyütmekten korkarak

Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.
Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...
Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...
Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.
Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...
O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...
Hep beraber...
Can Dündar

Cuma, Haziran 06, 2008

Her şeyi anlayışla karşılayabilmenin büyülü gücü



Çarşamba tüm gün okulda ders kayıtları ile boğuştum ama bir türlü sistemdeki sorun giderilemediği için ders kaydı yapamadım sayfa sürekli hata verdi durdu gelen öğrencileri de maalesef geri yollamak durumunda kaldım, bir ara geçen gün bana yalan söylediğinde bahsini ettiğim iki öğrencinde biri odama geldi ders kaydı için, sistemin çalışmadığını söyledim bana gözleri dolmuş, ürkek bakışlarla biraz konuşabilir miyiz diye seslendi, titreyen sesiyle, ben de ona ‘hayır’ dedim kesin bir sesle ve gitti… Aslında onu dinleyecektim ama henüz erken biraz daha var zamanı diye düşündüm, Sonra akşam yeniden düşündüm, uzun uzun böyle bir durumda kendi yaşadığım uykusuz gecelerimi düşündüm, belli ki o da uykusuz geceler geçirmişti, yüzü solmuş ve ağlamaktan bitkin olduğu belli oluyordu, ona bunu yapmamam gerektiğini düşünüp, yeninde gelirse dinlemeye karar verdim. Ve perşembe günü tam da onu düşünürken, elinde banka dekontu ile odamın kapısında aynı ürkek bakışlarla belirdi, “benimle konuşmak istemiyorsunuz ama lütfen bir kez dinleyin beni” dedi, zaten bekliyordum ya, hemen gel otur dedim içeri aldım, daha konuşmadan duygulanırsam kusura bakmayın dedi ve ağlamaya başladı, hem ağladı hem de şunları sıraladı;
“ Hayatım boyunca kendimi düzgün ifade edebilen biri olamadım ancak günlerdir ağlıyorum sadece bunun bedelini ödediğim için, yaşamımda iki kişi benim için çok önemli oldu birisi ilkokul öğretmenim diğeri de siz, sizi 4 yıldır tanıyorum ve kendim için örnek aldığım tek kişisiniz, size yalan söylemedim, sadece sorunlarımla sizi sürekli meşgul etmek istemediğim için gelemedim yanınıza” dedi, bunları söylerken o gözyaşları nasıl da akıyordu yanaklarından,
“Hep sizin gibi bir öğretmen olmayı hedefledim, sizi hep kendime örnek alarak devam ettim, çok zor şartlarda okuluma devam ettim, bu okuldan mezun olamamak bile bu kadar acı vermezdi bana, şu an gözünüzde olduğum yer kadar bana acı veren başka hiçbir şey olamaz hocam” dedi.
Onu sadece dinledim, sözünü hiç kesmeden dinledim, ara sıra ağlamalarına da öylece bakarak, söylediği hepsi doğruydu, söylediklerinden fazlası vardı çünkü geçen yıl nikah davetiyesini bana getirdiğinde benden nikah şahidi olmamı istemişti, ona “benden nikah şahidi olmaz aslında, başından düzgün bir evlilik geçmiş olan birini bulsan keşke, ayrılmış insanların şahitliği kabul olmuyor” diye ona takılmıştım, gayet ciddi bir sesle, ne olursa olsun ben sizin şahidim olmanızı istiyorum ne olur beni kırmayın demişti. Evet, ben onun geçen yıl temmuz ayında nikâh şahidi olmuştum, hatta ilk kez nikâh şahidi olduğum için arkadaşlara dönüp, “bu masaya ikinci kez oturacağımı hiç hayal etmemiştim bile” diye de takılmıştım. Sanırım biraz da bu yüzden onun söylediği yalan karşısında afallamış, neden gerek duyduğunu anlayamamıştım. Oysa yaşamım boyunca öyle çok yalanı hoşgörü ve anlayışla karşılamış biri olarak bunu neden anlamadığımı kendime sordum. Oysa hayata bakışım her daim insanları anlamaktan yana olduğu için herkesin kendini korumak adına sakladığı pek çok gerçeği de merhametli bir anlayışla ve hoşgörü ile karşıladığım hemen hemen herkes tarafından apaçık bilinirken üstelik...
Yaşama karşı, herkesi anlayan, her şeyi hoşgörü ve olgunlukla karşılayabilme gücümü hatırlayıp onun gözlerine baktım, söylediği yalan öyle basit bir yalandı ki, keşke dedim gelseydin odama ve bana bunu doğru olarak ifade etseydin, emin ol söylediğiniz yalandan dolayı aldığınız hoşgörü ve anlayışın 5 mislini verirdim size, cesaretim yoktu dedi, bir de size sürekli problem yaratan biri olmak istemedim, odanıza her gelişimde beni sevgiyle karşılayan yüzünüzü bir daha göremeyecek oluşum beni günlerdir uykusuz bırakmata.
Aslında kalkıp ona sarılmak istedim ama nedense yapamadım, ona artık üzülmemesi gerektiğini böylece bir şeyi öğrendiğini, sıkıntı dolu yaşamının da hep böyle devam etmeyeceğini söyleyerek biraz da bulunduğu durumu abartmaması gerektiğini vurgulayarak hadi sil gözyaşlarını geçti artık, bu yaz kalan dersini verdiğinde Eylül gelmeden belki de ataman yapılacak iyi bir öğretmen olacağından kuşkum yok diyip, hatta birazda gülümseyerek onu eve yolladım. geldiğindeki tedirginlik giderken yerini küçük de olsa bir tebbüssüme bıraktı. Anlaşılmış olmanın verdiği huzur kapladı yüzünü, o yüzün 15 dakikada nasıl değiştiğini gördüm.
Ardından herkesi ve her şeyi sınırsız bir sevgi ve hoşgörü ile karşılayabilme ve her şeyi bağışlayabilme gücüm için dönüp aynaya, herkese yansıyan kendi yüzüme baktım…

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Bir Gün Kendine Geri Yürüyeceksin...



Canavarlar
Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? "Olması gereken bu" diye, "Hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "Zaten daha ne olacaktı?" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye... Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? Düşünsene, o hikâyelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda?Oysa bir gün...Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.

Beyaz çakıllar bırak...

Dikkat et. Bir gün geri dönüş yolu için kendine küçük, beyaz çakıl taşları bırak mümkünse. Çünkü sonra dönüp geriye baktığında kendine geri giden yolu hiç bulamayabilirsin. Yerini yönünü şaşırıp, ormanda çöküp kalmış bir çocuk gibi etrafında çoğalan seslerden korkabilirsin. Bir gün, söylüyorum sana, büyük bir sarsıntıyla kendini bir vitrin camında göreceksin. İnsanlar gelip geçecek arkandan, hayat arkada akmaya devam edecek. Sen donakalacaksın. Elinde çantan olacak belki, çantana şaşıracaksın. Üzerindeki paltoyu kim yapıştırdı sana, bu atkıyı kim sardı boynuna? Bu yüze bu çizgileri hangi kayıp zamanlar çizdi? Sen orada mıydın o zaman? "Bütün onlar oldu mu?" diye şaşıp öylece vitrin camında eskidenki bir halini göreceksin. Kendini ne kadar özlemiş olduğunu düşünüp öylece, arkadan insanlar akarken, yollar geçerken arkandan, içinde çekirdeğin burularak, bir gün, söylüyorum sana, kendine geri dönmekten başka bir çaren kalmadığını göreceksin. "Bedeli neyse ne!" diyeceksin, "Kim üzülürse üzülsün!" diyeceksin "Olacaksa olsun bütün ayıplar". İnsan ancak yeniden canlanınca anlar ne kadar cansızlaştığını. Yeniden kıpırdamaya başlayınca damarın anlarsın o ana kadar kendini uyuttuğunu. Yaşamaktan başka ne varsa onları yapıyor olduğunu. İşte tam o zaman önünde derin, dibi görünmeyen bir uçurum açılacak. Sen eğer o yardan aşağı atlamazsan en derin karanlıklardan daha karasına gömülecek gibi hissedeceksin kendini. Artık bu hayat, bu başkasının olan, yakanı paçanı bıraksın, o uçurumun dibinde en beter cehennem olsa da atlayayım isteyeceksin. İşte böylece, tuhaf bir yanılsamayla, kendinden binlerce hayat mili uzaklaşmış olsan da, tuhaftır hakikaten bu yanılsama, bir anda kendine geri döneceksin. Kalbin yeniden sana ait olacak o zaman, ellerin sana geri gelecek ve bu çanta, bu palto senin üzerindeki bir şaka gibi duracak. Hiç korkma, oldu mu? Çünkü hayat, kendini hayattan geri alanın önünde eğilir sadece. Gerisi sadece ödüldür. Ancak kendi kendine kavuşan insan geceleri köpeklerin saldırısına uğramadan uyur. Yatakların altından canavarlar gider bir anda, evler ferahlar, sokaklar kıvrıla kıvrıla gıdıklar yeryüzünü. Yatakların altından canavarlar temizlenir, bir kere daha söyleyeyim.

Korkuları yenebilmek

Sana ne diyeceğim biliyor musun? Anladım ben bütün o masallarda neden canavarları öldüren bir garibana verdiklerini prensesleri. Çünkü ancak korkuları öldürenler hak ediyor o güzel kızları, kraliyet sofralarını, o sonsuz şölenleri. Ancak canavarları öldürenler ispatlıyor insanlara yeniden, korkuların yenilebileceğini. Onlar işte, insanlığın aradığında bulacağı geri dönüş yollarındaki, beyaz, parlak, küçük çakıl taşları gibi duruyorlar. Her gün aslında onlar ve her gece, sana, bana, diğerlerine herkesin kendine ait olabileceğini, herkesin sadece kendine ait olduğunu söylüyorlar. Ah! Ne güzel oluyor o zaman. Ne güzel oluyor uyandığın ilk sabah...

Diyor Ece Temelkuran, ve ben de böyle bir sabaha uyanmak istiyorum, uyandığım sabahlar, gerçekten sabah olsun istiyorum, korkularımdan kurtulmak, derin karanlıklara korkmadan dalmak istiyorum, dönüş yoluna Hansel ve Gratel gibi ekmek ufakları atmak istiyorum, geri dönerken attığım ekmek ufaklarını kuşlar yememiş olsun istiyorum, ben yolumu hep bulayım istiyorum, kalbim yeniden bana ait olsun, ondan artık hiç korkmayayım istiyorum, en derin uçurumlardan korkmadan atlayayım, yeniden yaşmaya başladığımı iliklerime kadar hissedeyim istiyorum, hayat akmaya devam ederken ben onu izlemek değil, onunla akmak istiyorum, kendimi çok özlüyorum, özlediğim 'kendim' bir gelsin, bir daha hiç gitmesin istiyorum...

Pazartesi, Haziran 02, 2008

Her Ölüm Erken Ölümdür!

Geçenlerde Özlem ile hayat üzerine konuşuyorduk, üzgündü, geçecek demiştim, hayat hep öğreterek devam edecek sana, bana, bize. Ve biz büyüyeceğiz, acıyarak, acıtarak belki ama hep öğrenerek. İlk gençlikte insan her yenilgiyi bir kesin son , bir bitiş anıyor ya… sonra her duygusal yaralanışta, yok artık iyileşmem ben diye düşünüyor, ve yalnızlıkların başa çıkılamaz olduğunu sanıyor hani. İşte Özlem’de böyleydi. Ama öğrenmek ve kabullenmek arasında bir zamanlık yol mevcut. Bildiğimiz şeyleri gerçekten kavrayabilmek zorlu ve uzun bir süreç gerektirir. Zamanı gelmedikçe hiçbir öğreti kavranmaya hazır olmaz. Ve hepimizin farklı zamanları vardır. O da duygusal hasarlarını tamir ederken çok zorlanıyordu, sen bana benziyorsun dedim, kimsenin yardımını kabul etmiyorsun kendi kendini bir kuyuya gömüyorsun, hiç ışık sızdırmıyorsun içeriye ve orada kendi başına, dizlerini büküp başını da yukarı kaldırıp, iyileşmeye çabalıyorsun. Bana "Hocam ben kimseyi üzmek istemiyorum, üzülmek de istemiyorum ama hayat bana hep acımasız davranıyor gibi" Kim üzmek ve üzülmek ister ki? Oysa acımasız davranan hayat değil, bizim bakış açımızdı, ben bunu 30 yaşımda öğrendim, ona daha erken öğrenmesi için anlatmaya çalışmıştım ama bazen sözcüklerin de yetmediği anlar yaşayabiliyor insan, öylece bakakalıyor yaşanılanların ardından, akıp giden zaman mı, kayıp giden hayat mı diye kararsız aklıyor. İşte o zaman ihtiyacımız olan şeyin sadece zaman olduğunu kalbimize anlatmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen biriyim ben, ben sürekli kendimi kanatan biri olarak zamanla hep ama hep kavgalıyım bu yüzden. Çünkü o öğretmeden imtihan ediyor. ona kendine acıma ama kendine karşı da merhametli ol diyorum, benim kendime yaptığım haksızlığı sen kendine yapma. Senin gibi birine yakışmıyor bu diyorum, ama bir yandan da ona içim acıyor, acımak, başka birinin mutsuzluğuna, uğradığı kötü bir duruma üzülmek, merhamet etmek anlamına gelen son derece insani bir duygudur çünkü.
Özlem burada müzik bölümünde şan hocası çok genç, çok tatlı, çok sevecen, çok güler yüzlü, çok düşünceli bir küçük kız çocuğu sanki daha önceki yazılarımda ondan çokça bahsetmişimdir. annesi bir süredir kanser tedavisi görüyordu memleketleri Bursa’da, kemoterapi süreçleri sancılı olur babamdan biliyorum, ona mümkün mertebe onunla çok zaman geçir dediğimi anımsıyorum, çünkü asıl acıtıcı olan hala konuşulacak şeylerin olduğu halde konuşacak kimsenin ya da konuşmak istediğin kimsenin artık yanında ol(a)mamasıdır diyorum. Ve gecen hafta aniden Özlem’in babası kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma aldılar, hemen Bursa’ya git dedim, ama teyzesi zaten görüştürmediklerini söyleyerek buradaki işlerini bitirip öyle gitmesini söylemiş telefonda o da burada okulda ki son kalan işlerini toparlıyor, nemli gözlerle bana bakıyor, ben de bakışlarımı ondan kaçırıyor ve bu olumsuz havadan onu uzaklaştırmaya çabalıyordum kendi acemi yöntemlerimle. Çünkü ben hayattan korktuğum zamanlar böyle saçmalıyorum. İnsan bazen beklemediği sonlarla yüzleşirken çaresizliğine isyan edesi geliyor, ama tam isyan edeceğim noktada hayat bana başka bir yüzünü daha gösteriyor. Bak diyor, ben ne kadar güçlüyüm, benimle yarışamasın! En iyisi uzlaşalım! Ben de hep uzlaşmacı oluyorum onunla. İnsan zaman zaman kendi geçmişinin karanlık ve tehlikeli bölümlerinde yolculuk etmeyi göze almalı elbette ama en azından bu yolculuğun zamanlamasını kontrol edebilmeli. Ama bazen hayat buna bile izin vermiyor.
Özlem bu gün Bursa’ya dönecekti, vedaları sevmem hocam o yüzden veda etmeye gelmeyeceğim demişti ama ben olur mu hiç öyle diyordum, bu veda değil gene görüşeceğiz elbet, ama öğrendim ki Özlem’in babası aniden fenalaşmış ve teyzesi onu aramış apar topar gitmiş Bursa’ya. Özlem babasını kaybetmiş. Bilgi aradı telefonla, ne yapacağımı bilemedim, arayamadım, elim telefona gitmedi, birincisi bu tür duygusal konuşmaları telefonda yapmayı sevmiyorum; çünkü bu sırada karşımdakinin yüzünü görememek gibi bir eksiklik, asıl durumu perdeliyor ve ben saçmalıyorum, ikincisi; sevimsiz ve lezzetsiz gelen bu konuşmayı yapamayacağımı düşünüyor cesaretisizleşiyorum.
Sonsuzluk, önemsizlik, bitiş ve ya yok oluş. adına ne dersen de, insan bir gün kendisinin de ölümlü olduğunu anlıyor, ondan sonra yaşamı değişiyor diye söyleniyorum kendi kendime...
Ama insan ölümlü olduğunu gerçekten hissettiğinde bunlaıma girmiyor, aksine yaşamına koyduğu anlamsız duvarlardan ve insanlardan kurtulmaya çalışıyor. Yarın ölebilmek gerçek bir olasılık olarak anlaşıldığında yaşam anlam kazanıyor. Manasız ve sıkıcı olan taraflar atılıyor ve gemi pupa yelken yola devam ediyor... İnsanın kendi ölümünü de kabullediği gün, artık eski kıytırık ve eski beklentiler gidiyor, yerine gerçek sevgi ve içi dolu heyecanlara yöneliş geliyor. Çünkü ölüm karşısında hepimizin çaresiz kalışı kadar önemli hiç bir öğreti yoktur!
Ardından babam geliyor aklıma hemen, babamı özlediğim, buram buram özlediğim geliyor. Ve o özlemi söylemeyecek oluşumun yakıcı sıcaklığı sarıyor bedenimi. Sonra Özlem ne kadar şanslısın diyorum içimden, ben babamı kaybettiğimde 19 yaşımdaydım ve cenazesine bile yetişemeyecek kadar uzakta!
Ve sonra Cemal Süreyya’nın o unutmadığım şiiri gelip oturuyor gözbebeklerime.

ÜSTÜ KALSIN

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...

Cemal SÜREYYA

Pazar, Haziran 01, 2008

Bana kulak ver ki,sana ses verebileyim.

Posted by Picasa
Var oluşumuzu izleyen bir başkası olmadığı sürece gerçekte var olmadığımız doğrudur belki de, söylediklerimizi anlayacak biri olmadan doğru dürüst konuşamayız, yani meselenin özüne inecek olursak, sevilmiyorsak tam anlamıyla yaşıyor olmayız." Alain de Botton