İstanbul tüm keyfiyle yaşanmaya devam ettiğinden, yazmaya vakit kalmıyor şimdilik. Yaşananlar biriktiriliyor, elbet yazılacak zamanlarda gelecektir, hem de en kısa zamanda.
Herkese sevgiler.
Hepimiz birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. O zaman hepimiz birbirimizden sorumluyuz.
Perşembe, Temmuz 24, 2008
Çarşamba, Temmuz 16, 2008
Yollar göründü bize...

Tatil fikri bile insanı sarhoş edebiliyormuş, hele bu fikre İstanbul’dan başlamak düşüncesi eşlik ederse o zaman içine hayallerde karışıyormuş. Bir İstanbul tutkunu olarak geçen yaz gidememiş olmanın verdiği özlem de eşlik edince insana.
Evet, biz Cuma akşamı otobüse biniyoruz ve İstanbul’a gidiyoruz. Alperen çok istedi illa ki arabayla gidelim geze geze her yerde durup resim çeke çeke gidersin anne diye ama ben tek başıma o yolu göze alamadım nedense, yoksa arabayla eminim daha keyifli olurdu yolculuk, hem tatil yerlerinde de çok kolay gezebilirdik her yeri ama gözüm almıyor tek başıma. Arabayla o yüzden otobüs biletlerimizi aldık. Cuma günü son derslerimi yapıp akşamında da yola çıkıyoruz.
Hafta sonu amcamın oğlunun düğünü var, amcalar, halalar, kuzenler ve bilumum yakın akrabaların toplandığı, bolca ilgi, sevgi ve özenin olduğu dahası çok özlediğim bir yakın kalabalığın içinde olacağız. Kan bağının ortama yaydığı samimiyet kokusuyla sarhoş olacağız.
Sanırım 10 gün kadar kalacağız İstanbul’da sonra sırayla Marmaris ve Kuşadası’na gidilecek, belki bu arada bir Eskişehir yapılabilir, bir ara Alperen babasıyla baş başa bir tatil planladığı için onlar Ürgüp’e gidebilirler ben de kız arkadaşlarımla bir Ege sahiline ve ya Ayvalık- Cunda adasını görmeye, orada yazılan masalları dinlemeye, sonra belki özenip masallar yazamaya falan kalkabilirim… Samimiyet, özlem ve nostalji kokan masallar...
Ne zaman geri geleceksiniz diye soranlara diyorum ki; paramız bitene kadar gezeceğiz ve Eylül geldiğinde, heybemizde bir sürü hikâye ile geri döneceğiz. Umuyorum hepsi mutlu, keyifli ve umut kokan öyküler olur. Okuldan arkadaşlar “para sorun değil ararsın takviye yaparız” diye takılıyorlar.
İstanbul’da internet sorunum olmadığından, bilgisayarımda sırtımda olduğundan burayı ihmal etmeyeceğimi ve sık sık nerde ne yaptığımı anlatmaya devam edeceğimi düşünüyorum ama tabi yazmak mı önce gelir yaşamak mı orasını bilmiyorum. Bazen yaşamayı öne alıp biriktirmek, bazen de heyecandan hemen yazmak, paylaşmak isteyeceğimi düşünüyorum. Bakalım, hayat...
Ben martı sesine, deniz tuzuna, iyot kokusuna doğru yola çıkıyorum, ama Marmara'ya doğru, yani ait olduğum denize doğru…
Evet, biz Cuma akşamı otobüse biniyoruz ve İstanbul’a gidiyoruz. Alperen çok istedi illa ki arabayla gidelim geze geze her yerde durup resim çeke çeke gidersin anne diye ama ben tek başıma o yolu göze alamadım nedense, yoksa arabayla eminim daha keyifli olurdu yolculuk, hem tatil yerlerinde de çok kolay gezebilirdik her yeri ama gözüm almıyor tek başıma. Arabayla o yüzden otobüs biletlerimizi aldık. Cuma günü son derslerimi yapıp akşamında da yola çıkıyoruz.
Hafta sonu amcamın oğlunun düğünü var, amcalar, halalar, kuzenler ve bilumum yakın akrabaların toplandığı, bolca ilgi, sevgi ve özenin olduğu dahası çok özlediğim bir yakın kalabalığın içinde olacağız. Kan bağının ortama yaydığı samimiyet kokusuyla sarhoş olacağız.
Sanırım 10 gün kadar kalacağız İstanbul’da sonra sırayla Marmaris ve Kuşadası’na gidilecek, belki bu arada bir Eskişehir yapılabilir, bir ara Alperen babasıyla baş başa bir tatil planladığı için onlar Ürgüp’e gidebilirler ben de kız arkadaşlarımla bir Ege sahiline ve ya Ayvalık- Cunda adasını görmeye, orada yazılan masalları dinlemeye, sonra belki özenip masallar yazamaya falan kalkabilirim… Samimiyet, özlem ve nostalji kokan masallar...
Ne zaman geri geleceksiniz diye soranlara diyorum ki; paramız bitene kadar gezeceğiz ve Eylül geldiğinde, heybemizde bir sürü hikâye ile geri döneceğiz. Umuyorum hepsi mutlu, keyifli ve umut kokan öyküler olur. Okuldan arkadaşlar “para sorun değil ararsın takviye yaparız” diye takılıyorlar.
İstanbul’da internet sorunum olmadığından, bilgisayarımda sırtımda olduğundan burayı ihmal etmeyeceğimi ve sık sık nerde ne yaptığımı anlatmaya devam edeceğimi düşünüyorum ama tabi yazmak mı önce gelir yaşamak mı orasını bilmiyorum. Bazen yaşamayı öne alıp biriktirmek, bazen de heyecandan hemen yazmak, paylaşmak isteyeceğimi düşünüyorum. Bakalım, hayat...
Ben martı sesine, deniz tuzuna, iyot kokusuna doğru yola çıkıyorum, ama Marmara'ya doğru, yani ait olduğum denize doğru…
Salı, Temmuz 15, 2008
Eylül Buğusu
Şöyle gölgeli bir yerde otursak da limonlu bir çay içsek derken...


Amasya'nın o güzelim evleri birer birer pansiyon haline getirilmiş ama insanlar hem şık hem de bakımlı olmaya özen göstermişler, o evleri arka sokaklardan gezerken çıktı karşımıza bu Eylül Buğusu pansiyonu, önce evin dokusu dikkatimi çekti, sonra adı birden içimi ürepertti, Eylül doğumlu biri olarak ne zaman bir yerlerde Eylül ismi geçse içim aynı hızda burkuluveriyor nedense...
Dışardan görüntüsü içeriyi merak ettirecek kadar gizemli geliyor insana, şöyle bir içeriye göz atalım diyiveriyorsunuz birden....
Burada hiçbirşeyi atmaya kıyamamışlar hissini veren sevimli görüntüler.....

Burada bulunan tüm eşyaların mutlaka tanıklık ettiği bir öykü vardır diye geçiriyorsunuz içinizden, keşke bu eşyaların öykülerine tanıklık etmiş birileri de çıksaydı karşımıza ve onlar anlatsa biz de dinleseydik...
Dışardan görüntüsü içeriyi merak ettirecek kadar gizemli geliyor insana, şöyle bir içeriye göz atalım diyiveriyorsunuz birden....
Burada hiçbirşeyi atmaya kıyamamışlar hissini veren sevimli görüntüler.....
Burada bulunan tüm eşyaların mutlaka tanıklık ettiği bir öykü vardır diye geçiriyorsunuz içinizden, keşke bu eşyaların öykülerine tanıklık etmiş birileri de çıksaydı karşımıza ve onlar anlatsa biz de dinleseydik...
Pazartesi, Temmuz 14, 2008
Amasya Gezisi
Amasya bize çok yakın demiştim ya size, elbette ilk defa gitmiyoruz sanırım 3-4 kez gidip gezdik ama insan her seferinde farklı farklı şeyler hissediyor ve başka başka yerleri keşfediyor ya da bakış açısı algıda seçiciliği falan da değişiyor zamanla sanırım. Bir de tabi gezi arkadaşınızın bakış açısı da çok belirleyici, öyle bir ergenle yola çıkmış iseniz tarihi mekanlara “ ne o yaa yüz tane mezar gördün hala daha mezarlara bakıyorsun yeter artık biraz da adidas mağazasına gidelim” diye bir ses işitebilirsiniz:)
Ferhat'ın Şirin ugruna deldiği kayalar ve açtığı su arkları şehrin dışında olunca belediye buna bir çözüm getirmiş ve şehrin ortasında ki parka Ferhat ile Şirin çeşmesi yaptırmış, çpk da rağbet görüyor diyebilirim bu aşk çeşmesi için. Biz gezerken oradan geçmekte olan bir yerli turist kafilesi hücum etmiş durumdaçeşmeden su içip dilek tutuyorlardı, rehber arkadan seslendi "içmeyin lütfen sadece dudağınızı değdirin" diye:) ne içtim, ne de dudağımı değdirdim, sadece serinlemek için ellerimi ıslattım ben, zira ne Ferhat'ın ne de Şirin'in benim aşk hayatıma yapabileceği bir şey olduğuna inanmıyorum:), hele hele onca yüzyıl geriden kalkıp beni mi düşünecekler şimdi, bir de ben onlar gibi bir aşk almıyım, kalsın mümkünse:) olacaksa dağ taş delmeden, kimse birbirini üzüp incitmeden, düşünceli, özenli, ilgili ve şefkatli bir aşk olsun benim karşılaşacağım... Yoksa kimse benim için dağları delip olmadık suları şehre geitrmeye falan kalmasın, elinde olanı versin, ama en önemlisi sevmeyi bilsin yeter....
Ferhat ile Şirin çeşmesinden Alperen su içip dilek diledi, artık dileğini bilemeyeceğim ben ama Amasya'ya gelirken yaz aşkı yaşamayı planlayan bir delikanlı için tahmin etmek zor olmasa gerek:)
Irmağın ön tarafından evler böyle( restro edilmiş olanlar tabi) jumbalı jumbalı pek bi sevimli görünüyorlar, sokağın arkasına geçtiğinizde ise (girişler arka taraftan) bahçedeki çiçekler karşılıyor sizi kapıda, birbirine yapışık gibi duruyor ilk bakışta ama girişlerde farkedebilirsiniz ki öyle değil, ancak resterasyon görmemiş olanlar tam bir felakt gibi duruyor ara ara sırıtıyor bu güzelliğin içinde.
Bu dükkanın çok estetik bir dokusu var, sadece dışardan değil aynı zamanda iç dizaynı da çok şık ve insanı saatlerce o mekanda tutmaya yetecek kadar huzur dolu. Dükkanın dışı ışıl ışıl bakırlarla dolu hemen insan oraya doğru yöneliyor yürürken...

Evlerin pek çoğu küçük pansiyonlar haline getirilmiş işletiliyor, arka sokaklar neredeyse küçük pansiyonlarla dolu, hepsi de öyle sevimlilier ki, bir an kendimi Bodrum sokaklarında geziyormuş gibi hissettim ben. Küçük ama çok sıcak ve sevimli pansiyonlar, genellikle bahçeleri cafe gibi işletiliyor oturup çay içebileceğiniz tarzda sevimli ve yeşil bahçeleri var. kafanızı içeri uzatınca görebiliyorsunuz o sevimliliği.. Devam edecek:)
Ferhat'ın Şirin ugruna deldiği kayalar ve açtığı su arkları şehrin dışında olunca belediye buna bir çözüm getirmiş ve şehrin ortasında ki parka Ferhat ile Şirin çeşmesi yaptırmış, çpk da rağbet görüyor diyebilirim bu aşk çeşmesi için. Biz gezerken oradan geçmekte olan bir yerli turist kafilesi hücum etmiş durumdaçeşmeden su içip dilek tutuyorlardı, rehber arkadan seslendi "içmeyin lütfen sadece dudağınızı değdirin" diye:) ne içtim, ne de dudağımı değdirdim, sadece serinlemek için ellerimi ıslattım ben, zira ne Ferhat'ın ne de Şirin'in benim aşk hayatıma yapabileceği bir şey olduğuna inanmıyorum:), hele hele onca yüzyıl geriden kalkıp beni mi düşünecekler şimdi, bir de ben onlar gibi bir aşk almıyım, kalsın mümkünse:) olacaksa dağ taş delmeden, kimse birbirini üzüp incitmeden, düşünceli, özenli, ilgili ve şefkatli bir aşk olsun benim karşılaşacağım... Yoksa kimse benim için dağları delip olmadık suları şehre geitrmeye falan kalmasın, elinde olanı versin, ama en önemlisi sevmeyi bilsin yeter....
Ferhat ile Şirin çeşmesinden Alperen su içip dilek diledi, artık dileğini bilemeyeceğim ben ama Amasya'ya gelirken yaz aşkı yaşamayı planlayan bir delikanlı için tahmin etmek zor olmasa gerek:)
Irmağın ön tarafından evler böyle( restro edilmiş olanlar tabi) jumbalı jumbalı pek bi sevimli görünüyorlar, sokağın arkasına geçtiğinizde ise (girişler arka taraftan) bahçedeki çiçekler karşılıyor sizi kapıda, birbirine yapışık gibi duruyor ilk bakışta ama girişlerde farkedebilirsiniz ki öyle değil, ancak resterasyon görmemiş olanlar tam bir felakt gibi duruyor ara ara sırıtıyor bu güzelliğin içinde.
Bu dükkanın çok estetik bir dokusu var, sadece dışardan değil aynı zamanda iç dizaynı da çok şık ve insanı saatlerce o mekanda tutmaya yetecek kadar huzur dolu. Dükkanın dışı ışıl ışıl bakırlarla dolu hemen insan oraya doğru yöneliyor yürürken...
Arka sokaklardan pansiyonların olduğu yere doğru ilerlerken çıktı karşımıza bu bakırcı dükkanı çok hoş bakırlar vardı ama en çok bu bakırdan mumluklar çekti dikkatimi 10 ile 20 ytl arasında değişiyor fiyatları ancak bu dükkanda bakırdan herşeyi bulmak mümkün
Evlerin pek çoğu küçük pansiyonlar haline getirilmiş işletiliyor, arka sokaklar neredeyse küçük pansiyonlarla dolu, hepsi de öyle sevimlilier ki, bir an kendimi Bodrum sokaklarında geziyormuş gibi hissettim ben. Küçük ama çok sıcak ve sevimli pansiyonlar, genellikle bahçeleri cafe gibi işletiliyor oturup çay içebileceğiniz tarzda sevimli ve yeşil bahçeleri var. kafanızı içeri uzatınca görebiliyorsunuz o sevimliliği.. Devam edecek:)Pazar, Temmuz 13, 2008
Amasya

Bir ergen annesi olmak zor bir şey ama ben gene de epey sabırla direniyorum:) istiyorum ki bu yıllarını hatırlaken paylaşımlarımız güçlü bir şekilde var olsun ve o geçmişe bakıp onu mutlu eden, zenginleştiren detayları görsün, yapmam gereken çok şey varmış ama hayat sadece öylesine akıp gitmiş demesin. Bu gün özel okulda dersim vardı öğlene kadar, 13 gibi bitince oğlumu da alıp yarım günlük bir gezi yaptık Amasya'ya. Gezi notlarımız uzun olacak ama hazır değil, şimdi sadece duyurmak istedik burdan biz ana-oğul pek bi keyifle gezdik arada bir birbirimize sinirlendik, sesimizi yükselttik falan ama olsun genel itibarılya güzel bir gezi oldu. Müzeyi, Ferhat ile Şirin çeşmesini, o sevimli pansiyonları, güzel evleri, Eylül Buğusu'nu ve Amasya sokaklarını elbet anlatacağım:) Zor birşeymiş gerçekten de bir ergen ile tarihi yerler gezmek, bir ergeni mutlu eden en büyük gezi, Adidas ve Nike mağazalarında dolaşmak ve alışveriş yapmaktır tecrübeyle sabit valaa:)
Etiketler:
Gezi Notları,
Rodeo'lu yaşam(a)lar
Cumartesi, Temmuz 12, 2008
"Çok mutlu ol lütfen"


Fatoş burada tıp fakültesinde çocuk doktoruydu, geçen yıl üst ihtisası kazanmak istiyorum diye hayaller kurarken birden istediği oldu-tabi o da bayağı bir çalıştı ingilizceye- ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi hastahanesine üst ihtisas sınavını kazandı ve gidiverdi, hayallerinin peşinden giderken orada onu ruh eşinin beklediğindne habersiz.
Sibel'in dediği gibi belki de düş kentinde ruh eşiyle karşılaştı, geçenlerde nişanlandılar ve Fatoş gecen akşam bize süpriz yaptı buraya geldi, özlem giderdik, anıları canlandırdık. Arzu, Ayşegül, Flora,Alperen ve ben terasta oturduk çay içtik, Fatoş'un nişan resimlerine baktık, Alperen bize gitar çaldı, Fatoş'u nişan elbisesi içinde eski zaman kadınlarına benzetirken Gökhan'ı çok kendine güvenli ve yakışıklı bulduğumuzu itiraf ettik. Sonra 15 yaşında ki genç bir şairin şiir kitabından dizeler okuduk, -daha doğrusu Fatoş bize okudu-eski günlerimizi konuşup yeni ve gelecek umut dolu günlerimiz için planlar yaptık, hayaller kurduk, Fatoş'un düğününe hep birlikte arabayla gitmeye karar verdik. ben aniden o heyecanlı sesimle "çok mutlu ol lütfen" diyiverince masada herkes pek bi güldü bu dileğime, mutluluk dileğinin de lütfeni nasıl olucak diye:)
Gene çok güldük, çok keyiflendik, çok duygulandık, çok umutlandık...
Şule'nin dediği gibi sanırım ben de dostluklardan yana çok şanslıyım:)
Hani boy farkımız kapanınca artık;)
Ve gidilecek kurslar açıklandı; Tüm boy farkına rağmen Alperen Ayşegül ile tango kursuna, - benimle gidemeyeceğini basın önünde açıkladı- ben ingilizce kursuna, Flora basket kursuna, aramızda olmasa bile Leyla için de bir kurs düşündük tabi, o ingilizceyi geçtiği için artık mesaj çekme kursuna;)))
Etiketler:
Dostluklar-Paylaşımlar,
Hayatın sarkaçları...
Cuma, Temmuz 11, 2008
Farkındalık

Başlangıçlar, paylaşımlar, samimiyet kıvılcımları, umutlar, umutsuzluklar, yaşamın gerçekleri, sürekli karşımıza çıkan talihsizlikler, beklentiler, benzerlikler, şaşkınlıklar, büyülü an'ların heryeri saran ışıkları ve tüm bunların içini dolduran yeni dostluklar.
Evet, Özlem'in dediği doğru olmalı; "Bu dünyada sevmeyi bilmeyen insanlar vardır ve onların sevmeyi öğrenmesini beklemek ya da bunun için çabalamak yerine, onlardan uzak durmak gerekir, çünkü bu çabalar zaman kaybından öteye gitmez"
Not: Özlem'ciğim getirdiğin çukulatayı akşam ikram etmeyi unutmuşum buradan kabul eder misin? :)
Perşembe, Temmuz 10, 2008
Aldığım kararlar, hayallerimi yeniden hatırlatan arkadaşlar
Bu haftanın en güzel haberi Leyla.’nın doktora mülakatını kazandığı haberinin gelmesiydi, geçen haftadan beri merakla sonucunu bekliyordum ben de onunla, kazanacağından emin olmama rağmen gene de acaba diye şüphe duymaya başlamıştım sonuçlar açıklanmakta gecikince, Leyla benim en yakın arkadaşım, belki de Şule’nin Gülnur için dediği gibi “ O benim iç sesim” birlikte master yaparken çok şeyi paylaştık onunla çok güldük çok ağladık, çok hayaller kurduk, Ankara sokaklarında mesela bir gün koca bir Sakarya caddesi gözyaşlarıma tanık olurken o bana omzunu veriyordu o sıralarda. O evlenirken de ben yanındaydım, benim en zor günlerimde ise o telefonun ucunda beni teselli ediyor, hemen atlayıp geleyim istersen diyordu. O Adıyaman’a gittiğinde de koşa koşa görmeye gittim onu ve bir bayramın güzelliğini paylaştık birlikte. O hayatımda hep iyi ki var'lardan oldu.
Birlikte en büyük hayalimiz doktoraya başlamak olduğu için 2006 yaz ayında birlikte istanbul’da özel İngilizce dersleri o almaya başlamıştık, o yaz hiç unutulmaz benim için, annem yoktu, ben ve rodeo –bu isimi o yaz Leyla takmıştı Alperen’e-o benden kat kat daha iyi bir ingilizceye sahipti her şeyden önce daha önce kursa gitmişti temeli vardı ben ise tüm öğrenim hayatım boyunca almanca görmüş İngilizce ile sonradan tanışmış biri olarak Kendimi çok yabancı hissediyordum ama yapabileceğime inanıyordum –keşke o inancım hep benimle kalsaydı böylece çalışmaya ara vermeden devam etmiş olurdum- istanbul’da beyoğlunda bir özel dershanenin odasında sadece ikimize özel dersler aldık toplam 70 saat hem de, ben ilk 15 gün boyunca eve gelir gelir ağlardım ben anlamıyorum yapamayacağım bu işi diye, ama oturur çalışırdım çalışır çalışır anlamazdım. oturur bir fasıl ağlar sonra gene çalışırdım 2006 yazı bitti ve biz çok çalışmamıza rağmen o yıl ÜDS sınavını alamadık, ben kendimden zaten ümitli değildim ama Leyla alır diye bekledim, çünkü onun kelime ve gramer bilgisi neredeyse benim 5 katımdı, ben ertesi yıl bu kez burada bir kursa başladım ama kendime güvenim hiç tam olmadığı için bu konuda gene yarım bıraktım, şimdi nasıl da pişman oluyorum bu gecen yıl İngilizcenin yüzüne bakmadığım için. Sonra Leyla devam etti çalışmaya, Kastamonu'Da başka birkursa yazıldı çalışmasını sonlandırmamak ve motivasyonunu hep canlı tutmak için ve nihayet bu yıl, tam da ümitleri azalmışken, acaba yapamayacakmıyım diye düşünürken istediği puanı aldı. Doktora sınavına müracat edebilecek puanı almış olması beni biraz kamçıladı ve yeniden silkelenip kitaplarımı çıkardım, telefonda bana “sana böyle bir katkım olursa en çok buna sevinirim, sen de seneye başlarsın birlikte dersler alırız doktoradan, tıpkı master döneminde olduğu gibi olur herşey”diyen heyecanlı ve umutlu sesi yankılanırken kulaklarımda, beynimde planlar yaparak dişçiye gitmek için dışarı çıktım.
Aysun sabah pastahanede çay içerken kendi zorluklarını ve nasıl dile çalıştğını hatırlattı bana hatırlattı diyorum çünkü o yıllarına tanığım onun, çok zorlandı Eskişehir’e gidip geldi sürekli kurs için, bana kolay olmadığını ama yapabilecek kapasitem olduğunu sürekli hatırlatarak benim o düşük motivasyonumu yükseltemeye çabaladı, ardından bankaya uğradım tatil öncesi otomatik ödeme talimatlarımı vermek için, arabayı bankanın önüne park etmiş dörtlülerimi de yakmıştım ama 2 dakika içinde baktım çekici gelmiş benim aracı çekmeye çalışıyorlar, koştum hemen polis çekicinin parasını ödeyin ceza yazmayacağım dedi, arabadaki akademik personel amblemini görünce zaten Üniversitedesiniz herhalde diyince, benim cezamı bu yüzden kesmedi diye düşündüm, kafamda İngilizce notlarımı saklandıkları yerden çıkarmak fikri olduğu için polis ile fazla cebelleşemedim zaten, parasını ödeyip konuyu kapattım ve eve gittim ama öyle dağıldım ki bir anda sanki dokunsalar ağlayacaktım ki Ankara’dan danışman hocam aradı, tam da öğrenilmiş çaresizliğimle nasıl baş edeceğimi bilemez bir durumdayken üstelik “İngilizce öyle hemen halledilecek bir şey değil sen de alacaksın bu sınavı ben sana inanıyorsam sen de kendine inanmalısın, herkese böyle demem, senin ne kadar çalışkan ve başarılı olduğunu biliyorum, çünkü seni yıllardır tanıyorum sen sadece o panik halinle yapamıyorsun bu sınav bir birikim işi, süngerin suyu yavaş yavaş emmesi gibi, sakın vazgeçme ve pes etme seneye kadar yavaş yavaş çalış ve seneye ben seni alacağım doktora programına, senden daha iyisin mi bulacağız lütfen kendine birazcık olsun inan ve güven bana da” dedi. Sonra Ramazan aradı, senin asla yapamayacağına inanmıyorum alanında o kadar iyisin, sadece kelime ezberle nolur , başaracaksın dedi bana, dün Rukiye ile Ergin’in yapabileceğime olan güvenlri, bu gün Aysun, danışman hocam ve Ramazan’ın bana olan inançları ve telkinleri beni silkeleyip kendime getirdi ve neleri başarmadın ki sen bunu mu yapamaycaksın dedirtti.
Evet, bu gün duyduğum sesler bana hayallerimin peşinden gitmek için hiç de geç olmadığını ve bunun için yeniden güçlenmem gerektiğini hatırlattı. O sesler bana yapamayacağım hiçbir şey olmadığını hatırlattı.
Ben bu gün karar verdim, çalışmaya yeniden başlamak için tüm eski notlarımı ve kitaplarımı indirdim, haftaya Cuma izne ayrılıyorum ve İstanbul’a gidiyorum, 40 gün izin kullanacağım bu yıl, oradan sırayla birer hafta Marmaris ve Kuşadası olacak oğluma söz verdim ama yanımda kitaplarımda olacak ve ben bir yıl içinde doktoraya girmem için üds sınavından gerekli olan puanı almak için çalışacağım, inancımı kaybetmemem için de dua ediyorum, çünkü biliyorum en küçük bir yenilgide kendimi yere serip hemen vazgeçeceğimi. “ben yapamıyorum, öğrenme özürlüyüm galiba” diye kaçacağımı, Lütfen, vazgeçmek istemiyorum en büyük hayalimi gerçekleştirmek için.
Bu süre içinde kendimi biraz eğitmem gerek bazı fedakârlıklar yapmam gerek, kendimi kısıtlamam zamanı iyi kullanabilmem için de kendime sözler vermem gerek, daha prensipli çalışmam ve gerçekten de kendime inanmam gerek. ve de asla vazgeçmemem gerek. Ben seneye bu vakitler İngilizceyi çoktan geçmiş, doktora sınavının bilim mülakatı için heyecanlanıyor olmak istiyorum.
Aysun ile Ergin’in dediği gibi bu yeni evde ben İngilizceyi halletmek için çalışacağım Alperen’de iyi bir üniversite kazanmak için, Aysnun’un “bu ev size yeniden şans getirecek, her şey güzelleşecek” dediği gibi.
Kendime ve bana inanan tüm arkadaşlarıma söz verdim asla vazgeçmemek için.
Birlikte en büyük hayalimiz doktoraya başlamak olduğu için 2006 yaz ayında birlikte istanbul’da özel İngilizce dersleri o almaya başlamıştık, o yaz hiç unutulmaz benim için, annem yoktu, ben ve rodeo –bu isimi o yaz Leyla takmıştı Alperen’e-o benden kat kat daha iyi bir ingilizceye sahipti her şeyden önce daha önce kursa gitmişti temeli vardı ben ise tüm öğrenim hayatım boyunca almanca görmüş İngilizce ile sonradan tanışmış biri olarak Kendimi çok yabancı hissediyordum ama yapabileceğime inanıyordum –keşke o inancım hep benimle kalsaydı böylece çalışmaya ara vermeden devam etmiş olurdum- istanbul’da beyoğlunda bir özel dershanenin odasında sadece ikimize özel dersler aldık toplam 70 saat hem de, ben ilk 15 gün boyunca eve gelir gelir ağlardım ben anlamıyorum yapamayacağım bu işi diye, ama oturur çalışırdım çalışır çalışır anlamazdım. oturur bir fasıl ağlar sonra gene çalışırdım 2006 yazı bitti ve biz çok çalışmamıza rağmen o yıl ÜDS sınavını alamadık, ben kendimden zaten ümitli değildim ama Leyla alır diye bekledim, çünkü onun kelime ve gramer bilgisi neredeyse benim 5 katımdı, ben ertesi yıl bu kez burada bir kursa başladım ama kendime güvenim hiç tam olmadığı için bu konuda gene yarım bıraktım, şimdi nasıl da pişman oluyorum bu gecen yıl İngilizcenin yüzüne bakmadığım için. Sonra Leyla devam etti çalışmaya, Kastamonu'Da başka birkursa yazıldı çalışmasını sonlandırmamak ve motivasyonunu hep canlı tutmak için ve nihayet bu yıl, tam da ümitleri azalmışken, acaba yapamayacakmıyım diye düşünürken istediği puanı aldı. Doktora sınavına müracat edebilecek puanı almış olması beni biraz kamçıladı ve yeniden silkelenip kitaplarımı çıkardım, telefonda bana “sana böyle bir katkım olursa en çok buna sevinirim, sen de seneye başlarsın birlikte dersler alırız doktoradan, tıpkı master döneminde olduğu gibi olur herşey”diyen heyecanlı ve umutlu sesi yankılanırken kulaklarımda, beynimde planlar yaparak dişçiye gitmek için dışarı çıktım.
Aysun sabah pastahanede çay içerken kendi zorluklarını ve nasıl dile çalıştğını hatırlattı bana hatırlattı diyorum çünkü o yıllarına tanığım onun, çok zorlandı Eskişehir’e gidip geldi sürekli kurs için, bana kolay olmadığını ama yapabilecek kapasitem olduğunu sürekli hatırlatarak benim o düşük motivasyonumu yükseltemeye çabaladı, ardından bankaya uğradım tatil öncesi otomatik ödeme talimatlarımı vermek için, arabayı bankanın önüne park etmiş dörtlülerimi de yakmıştım ama 2 dakika içinde baktım çekici gelmiş benim aracı çekmeye çalışıyorlar, koştum hemen polis çekicinin parasını ödeyin ceza yazmayacağım dedi, arabadaki akademik personel amblemini görünce zaten Üniversitedesiniz herhalde diyince, benim cezamı bu yüzden kesmedi diye düşündüm, kafamda İngilizce notlarımı saklandıkları yerden çıkarmak fikri olduğu için polis ile fazla cebelleşemedim zaten, parasını ödeyip konuyu kapattım ve eve gittim ama öyle dağıldım ki bir anda sanki dokunsalar ağlayacaktım ki Ankara’dan danışman hocam aradı, tam da öğrenilmiş çaresizliğimle nasıl baş edeceğimi bilemez bir durumdayken üstelik “İngilizce öyle hemen halledilecek bir şey değil sen de alacaksın bu sınavı ben sana inanıyorsam sen de kendine inanmalısın, herkese böyle demem, senin ne kadar çalışkan ve başarılı olduğunu biliyorum, çünkü seni yıllardır tanıyorum sen sadece o panik halinle yapamıyorsun bu sınav bir birikim işi, süngerin suyu yavaş yavaş emmesi gibi, sakın vazgeçme ve pes etme seneye kadar yavaş yavaş çalış ve seneye ben seni alacağım doktora programına, senden daha iyisin mi bulacağız lütfen kendine birazcık olsun inan ve güven bana da” dedi. Sonra Ramazan aradı, senin asla yapamayacağına inanmıyorum alanında o kadar iyisin, sadece kelime ezberle nolur , başaracaksın dedi bana, dün Rukiye ile Ergin’in yapabileceğime olan güvenlri, bu gün Aysun, danışman hocam ve Ramazan’ın bana olan inançları ve telkinleri beni silkeleyip kendime getirdi ve neleri başarmadın ki sen bunu mu yapamaycaksın dedirtti.
Evet, bu gün duyduğum sesler bana hayallerimin peşinden gitmek için hiç de geç olmadığını ve bunun için yeniden güçlenmem gerektiğini hatırlattı. O sesler bana yapamayacağım hiçbir şey olmadığını hatırlattı.
Ben bu gün karar verdim, çalışmaya yeniden başlamak için tüm eski notlarımı ve kitaplarımı indirdim, haftaya Cuma izne ayrılıyorum ve İstanbul’a gidiyorum, 40 gün izin kullanacağım bu yıl, oradan sırayla birer hafta Marmaris ve Kuşadası olacak oğluma söz verdim ama yanımda kitaplarımda olacak ve ben bir yıl içinde doktoraya girmem için üds sınavından gerekli olan puanı almak için çalışacağım, inancımı kaybetmemem için de dua ediyorum, çünkü biliyorum en küçük bir yenilgide kendimi yere serip hemen vazgeçeceğimi. “ben yapamıyorum, öğrenme özürlüyüm galiba” diye kaçacağımı, Lütfen, vazgeçmek istemiyorum en büyük hayalimi gerçekleştirmek için.
Bu süre içinde kendimi biraz eğitmem gerek bazı fedakârlıklar yapmam gerek, kendimi kısıtlamam zamanı iyi kullanabilmem için de kendime sözler vermem gerek, daha prensipli çalışmam ve gerçekten de kendime inanmam gerek. ve de asla vazgeçmemem gerek. Ben seneye bu vakitler İngilizceyi çoktan geçmiş, doktora sınavının bilim mülakatı için heyecanlanıyor olmak istiyorum.
Aysun ile Ergin’in dediği gibi bu yeni evde ben İngilizceyi halletmek için çalışacağım Alperen’de iyi bir üniversite kazanmak için, Aysnun’un “bu ev size yeniden şans getirecek, her şey güzelleşecek” dediği gibi.
Kendime ve bana inanan tüm arkadaşlarıma söz verdim asla vazgeçmemek için.
Kelime oyunları- Deniz / DALGALARIN AKSİNDEKİ MUAMMA
Canım deniz istedi birden dün gece. Ufuk çizgisi, martı sesi, iyot kokusu istedi.Burnumda sabahın ilk ışıklarıyla birlikte otobüsten iner inmez denize doğru yol aldığımızı hissettiren koku, Damağımda tuz, iyot ve yosun kokuları eşliğinde, tavanından halatlar sarkan, eski bir balıkçı kahvesini andıran yerde içtiğim, tam demlenmemiş çayın kekremsi tadı, Tenimde Ege’nin tuzlu suyunun bıraktığı izler henüz silinmemişken, kalbimde, Ege’de beni kucaklayan şefkat, dilimde Sezen aksu’nun “Kalbim egede kaldı” şarkısının sözleri hala daha tazeyken.
Haritayı önüme açtım ve denize kıyısı olan bütün şehirleri parmağımda bir ışık varmışçasına izledim. İnanılmaz bir hüzün kapladı kalbimi.
Galiba ben başka denizlerin insanıyım. Tüm İstanbullular gibi denizle bağım çok derin, başka türlü sevdim ben denizi. Kendimi bilmeye başladığımda deniz kenarında oturuyorduk. Geceleri uykumda sanki pencereden içeri girerdi dalgalar. Rüyamda kayıkhanede dolaşır, orada ki en güzel kayıkla denize açıldığımı sonra o koca boğazda kaybolduğumu görür, beni kim kurtaracak diye merakla beklediğimi görürdüm.
Kışın bazen bıkar bazen korkardım denizden. Rengi bozlaşır dalgaları büyür, sesi ürkütürdü beni.
Baharda evcilleşirdi. Yazın evimizin hemen yanında ki plajdan denize girerdik, ablamın yüzüşünü, maviliklerde küçülüp yavaş yavaş kayboluşunu seyreder karşı adalara vardığını düşlerdim. O varlığımla pek fazla ilgilenmese de, plajın en iyi yüzen ablasına sahip olmaktan büyük gurur duyardım. Ya geri dönmezse diye korktuğumu saklar yine de köpek balığı görüp görmediğini sormadan edemezdim. O güzel yüzenin ablam olduğunu herkes bilsin diye o ayağında paletlerle denizin maviliklerine doğru açıldıkça arkasından “abla” diye bağırır, tüm kumsal duysun, bilsin isterdim.
Okul yıllarımda da deniz hep benimleydi öğle aralarında elimi içine sokacak kadar yakındım ona. Sonra büyüdüm başka denizler gördüm ama hep Marmara’yı aradım başka kumsalları ruhsuz buldum.
Farklı şehirlerde farklı denizlerde yüzdüm ama hiçbirinde çocukluğumu bulamadım.
Bazen deli gibi denizi özlüyorum ama aslında denizi değil çocukluğumun Marmara’sını aradığımı anlıyorum.
Çarşamba, Temmuz 09, 2008
Arkadaş + Kontenjandan Arkadaş;)

Okul çıkışı aniden yapılan bir plan, terasta içilen çaylar, yenilen karpuzlar, edilen sohbetler, atılan kahkahalar, yapılan planlar, okunmuş ve okunacak kitaplar, anılarda kalmış günlere duyulan özlemler, hala devam eden hüzünler, bazılarının gözlerinden fırlayan ışıklar;), umut ve umutsuzluk gel-gitleri ile yaşamı anlama çabaları, çocukların da kendilerini mumları yakmak için görevli adledmiş olmalarının ortama yansıyan keyifli görüntüsü, bu 3 Yard. Doç 'in Doç olma hayalleri ile yayın yapma hayallerinin de araya karıştığı, bazılarının ise ünlü olma yolunda ki istikrarlı ilerleyişinin dramatik öyküsü:) ,gülümseten dost sohbetler, arkadaş olmanın o özel coğrafyasından yaşama bakış. Kontenjandan arkadaş olmanın riskleri, keyifleri, özellikleri...
Ama en çok da heryeri saran ve buram buram kokan bir samimiyetin çukulata kokusu gibi etrafa yayılması....
Evet, insanın arkadaşları olmalı ama "hayatımda hem var hem de yoksun" dedirten türden değil! Ya varsındır, var olduğunu bilirsin, ya da var olmaya çalışır yok olur gidersin türünden olmalı....
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
ŞEHİRLER, YOLLAR, YÜZLER VE KOKULAR
Geçenlerde Edebiyat Ortamı dergisinin Temmuz sayısında bir öyküm yayınlandı diye buradan duyurmuştum ya hani, işte o yazıyı az önce internet ortamında görünce heyecandan hemen paylaşmak istedim. Burada yazıyı yayınlayacaktım ama meğer zaten Edebiyat Ortamı dergisini bir bloğu varmış -http://edebiyatortami.blogspot.com/- ve onlar dergideki yazıları yayınlıyorlarmış. kendi yazdığım yazıyı görünce çocuğumu kucağıma almış gibi hissettim nedense ve bu güzel haberi hemen paylaşmak sizlerle. Yazımı merak edip okumak isteyenler için; http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/07/nuran-baaran-ehirler-yollar-yzler-ve_8169.html Editör ded ki; "Bu sayının en güzel öyküsünü dergiden başka internet ortamına da koyduk" o da benim öykümmüş meğer:)
Yazmanın tadı ile paylaşmanın tadı arasında ince bir uçurum varmış insanı kendi kendine sürükleyip götüren....
Terasta ilk mangal partisi

Cumartesi günü Şükriye aradı ki “biz Şirin ile havuza gidiyoruz dersin bitince sen de gel” aslında gidecek gücüm yoktu ama bir kaç kez arayınca dersim biter biter bitmez apar topar gittim otelin havuzuna yüzmek bana iyi geldi, yorgunluğumu attı. Kuşadasından sonra ilk kez havuza girdiğimi fark ettim, -farketmesem daha iyi mi olurdu acaba- gerçi ben kendi ellerimle kendi günümü mahvetmeyi iyi beceren biri olarak gene kendimi üzecek bir şey yaptım ve bu ruh halim beni o gece uykusuz bırakararak, Pazar günü öğlene kadar da devam etti diyebilirim ama sonra neyse ki çok düşündüm üzerinde ve kendi kendimi teselli ederek, -belki de ikna ederek demek daha doğru olur-beni bir süredir düşündüren, cevabını bulamadığım sorularla zihnimi meşgul eden, bu yüzden beni çok fazla yoran ve nedense içinde çıkamadığım bir sürü soru bırakarak, kendimi çok kötü ve çok değersiz hissetmemi sağlayan bir konuyu, ardında cevapsız bir sürü soruyla birlikte içimde kuytu bir yere gömdüğüm ve zamanı gelene kadar üzerinde düşünmemeye ve kendimle bile konuşmamaya karar verdiğim için fazla uzun sürmedi.
Sanırım zihnim bir şeyden emin olana kadar çok fazla yoruyor kendini, bir sürü soruyla kendini kemiriyor, sonra bir sürü alternatif cevaplar üreterek çözüm yolu bulmaya ya da içindne çıkılır bir hale getirmeye çalışıyor, yani boşuna çabalıyor demek daha doğru belki de, emin olduğu andan itibaren ise sanki başka bir boyuttan bakmaya başlıyor yaşadıklarına, o zaman önünde başka bir kapı açılıyor ve o kapıdan içeri girince isyan etmeyi değil de itaat etmeyi seçiyor...
Ve bu da eğtilmiş bir zihni temsil ediyor ben de... Bir zihni eğitmnin ne anlama geldiğini iyi bilen biri olarak geldiğim bu noktayı önemsiyorum...
İnsanın yaşadıklarını içselleştirerek bakabilmesi için zamana ihtiyacı var elbet ama herkesin zamanarı da farklı farklı olduğu için ödenen maliyet değişiyor elbet, yoksa insani durumlar her yerde aynı yaşanıyor....
Bu postun konusu bu değil aslında, Pazar günü keyfini anlatmak olacaktı, asıl konuya dönelim hemen;
Pazar günü terasın ilk mangal keyfini yaptık. Yıldız, Ahmet abi, Merve, Gökçe, Arzu ve Olcay misafirlerimiz oldu. Ben ilk kez ızgara da etler pişirdim,-çok beceremedim ama olsun çabaladım- gerçi terasın üzerinde ahşap olduğu için ateş yakılamıyormuş-ben de yeni öğrendim- elektirkli ızgara kullandık ama gene d lezztli oldu diyebilirim- İlkay bana salataları yaparken yardım etti, hep birlikte kocaman bir aile gibi yemeklerimizi yedik, uzun zamandır böyle kalabalık bir misafirim olmamıştı sanırım, sonra Alperen bize gitar çaldı, biz hepimiz şarkılar söyledik, mum ışığı altında, gitar sesi eşliğinde sohbetler edildi, kahkahalar atıldı, çaylar içildi, resimler çekildi. Yıldız’ın Almanya maceraları döküldü ortaya, meğer ne çok olaylı bir yurt dışı gezisi olmuş, hepimize bir sürü malzeme çıktı ama şimdi burada yazmayacağım onları. Merve’ye babası yeni bir fotoğraf makinesi hediye etti- ee ne de olsa İTÜ mimarlık fakültesinde okuyan bu genç ve güzel kızımız artık fotoğrafçılık kursuna gidiyor- Ben öyle uzun uzun Merve’ye baktım, ne çabuk büyümüş de 19 yaşına girmiş diye, zaman ne çabuk geçiyor, onun çocukluğunu hatırlayan biri olarak şaşkınlığımı gizleyemedim, kocaman bir genç kız var karşımda, 19 yaşında bir üniversite öğrencisi. Kendi okul yıllarımı düşünüp gene hüzünlenecek bir sürü anı buldum.
Akşam serinliğinde rüzgâr çıkınca sıcak çukulatalar yaptık keyifle içtik. Tatil planları yaptık. özlemlerimizi konuştuk.
Bu sıcak evde ben doktora yapmaya, Alperen ise iyi bir üniversite kazanmaya söz verdik…
Lütfen bizim bu sözümüzü yerine getirmek için ihtiyacımız olan iç ve dış huzur, motivasyon, çalışma gücü ve bulanık olmayan bir zihin bizden uzak olmasın... Yani hayatsız kalmayalım!
Pazar, Temmuz 06, 2008
Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Taşınma telaşı-2

O akşam Bülent mangalda balık yaptı, semaverde çay demledi bize, Şükriye'nin büyük oğlu Fatih'in doğum günü kutlandı, büyük masalarda keyifli yemekler yiyip arkdaş sohbetleri yaptık, seveceğimiz kadar büyük baıklar yedik, açık çaylar içtik, pasta yedik, bana bir saat içinde telefon ve internet bağlantısnı hallederiz diyen telekom müdürü sevgili arkdaşıma-işte bu diye işaret ediyorum ya masada işte o- epey göndermeler yaptım, o kadar üstüne gittim ki artık hemen nöbetçiyi arayıp telefonunu kestirecem falan demeye başladı:) çünkü tüm gün bağlantıyı verdiklerini söyleyip durdukları halde aslında arızanın bağlantıyı açmadıkları için olduğunu anlamamız gün sonunu buldu en son artık akşam 18 sularında eve yolladığı nöbetçi elamanla çözdü işi, ben de tuttrdum bana acil lazım kitabımın düzeltmeleri yayınevine gidecek, mail yollamam lazım hocama diye, bir ara baktık ki olmayacak gibi ,Ali Osman kurtulamaycak, gel bize yaa bizde hallet diyiverdi:)
Sonra bir de şaka mağduru var tabi bu karelerde o mağduru ben işaret ediyorum, Gülşen de sağolsun kimin mağdur ettiğini işaret ediyor:)
Yorgun bir taşınma arkasından keyifli bir arkadaş yemeği ile yorgunluk attık, balık yedik, Alperen'e ilk kez rüşvet vermeden balık yedirdik- kendisi balık sevmezdir-semaver çaylar içtik, Bülent'in elektirikli bıçağı ile(!) kestiği pastaları yedik, Fatiih'in yeni yaşını kutladık, güldük, keyiflendik, dertlendik, dinlendik, kalan işleri ertesi gün yapmak üzere eve geldik, daha eve gelmeden ertesi akşam için de başka bir yemek daveti aldık. Bu taşınma güzel bir şeymiş, herkes bizi düşünüyor, hatırlıyor, bizimle ilgileniyor dedik, mutlu olduk:)
Etiketler:
Dostluklar-Paylaşımlar,
Hayatın sarkaçları...
Cuma, Temmuz 04, 2008
Taşınma telaşı-1

Şu bekleyen taşınma trafiğini anlatacağım sonunda, hatta özetlesem iyi olacak gibi. Evden eve nakliyat şirketleri böyle taşrada farklı bir sistemle çalışıyor olmalılar, ilk kez rastlıyorum böylesine çünkü, hem tüm evi ben paketledim hem her şeyi kutulara doldurup sıraladım hem de adı evden eve nakliyat oldu bu taşınmanın, oncada para ödedim onlara, onlarda mobilyaları söktüler, beyaz eşyaları sarıp sarmalayıp battaniyelere, kucakladılar götürüp diğer eve monte ettiler sadece o kadar. Üstelik anlaşmamıza da uymadılar bana Perşembe günü için söz vermişlerdi ama sabah için başka servis almışlar ve bana geldiklerinde saat 15.30 olmuştu, çalışacak olanlar yorulmuş, ben iyice gerilmiş ve nasıl yetişecek diye söylenmeye başlamıştım Allahtan evde yalnız değildim, Gülşen vardı ve Seval vardı da ben öyle düşünce yorgunluğu ile ne yapacağımı karıştırdığım anlar yaşarken onlar sakince ve usulca her şeyi hallediverdiler hemen. Hele Seval usul usul ve hiçbir şey söylemeden baktım her şeyi yapıveriyor çarçabuk ve de sessizce. Evet, insan böyle anlarda yalnız olmamalı kesinlikle.
Saat 15.30 başlayınca tabi diğer eve eşyaları attıklarında, evet sadece atıverdiler diyebilirim buna, üstelik bir sürü nazladım onları, soğuk içecek, sıcak içecek, siğara, yemek, meyve servsi yaptım zavallı kaç kat taşıyacaklar diye onlar için üzülüp durdum, evde mobilyayı monte ettiklerinde saat gece 23.45 olmuştu, ben ve Gülşen çoğunu terasa koydurduğumuz kutuların içinde kendimize oturacak bir yer bulmuş ve artık bitkin düşünmüş bir halde yatacak bir yer aramaya başlamıştık kendimize, resimdeki halimizden belli oluyor sanırım ne halde olduğumuz. Alperen’i de babasına yolladım bu telaş içinde eziyet olmasın ona diye ama o babasına değil de Arzu teyzesine gitmeyi orada kalmayı tercih etti, bunu da bana telefonla yoldan arayarak haaber verdi, babam değil arzu teyzeme gidiyorum haberin olsun diye. Bir şey demedim tabi ki!
Biz o gece Gülşen ile bulduğumuz bir yumuşak yerde uyuyakaldık, neresi ben anımsamıyorum bile ve eninim Gülşen de hatırlamıyordur, yatar yatmaz kafamda ertesi gün bunları ben nasıl yerleştireceğim kaygısı ile dalıvermişim uykuya. Sabah olunca derse gideceğim ama kıyafetler nerde, olsa bile ütü nerde?, olsa bile ütüleyecek gücü olan var mı?
Evet, aynen böyle bir gün oldu, sanki beni bir gece önce dövmüşler gibiydim aynen, o akşam Semra aradı Bülent Mangalda balık yapacak akşama bize gelin diye, ne kadar iyi oldu dedim biraz evle uğraşır sonra da yemeğe size geliriz-o akşam yemeğini de ayrıca yazacağım tabi-. Akşama kadar bulaşık makinesi bağlanacak, çamaşır makinesi kurulacak, şofben takılacak, teflon ve internet bağlantısı yapılacak derken ben gene sefiller son perdeyi oynuyorum oradan oraya koşuyor işini zamanında yapmayan ve uyuşuk insanlara sinirleniyor kendi kendime söylenip duruyor herkese işini öğretmeye kalkıyorum bir de o yorgunlukla, ve akşam olunca öyle yorgun ve bitkin bir halde annemi arıyorum biraz nazlanayım, şikayetleneyim, o da bana uzaktan bile olsa ahh yanında olmadım keşke gelebilseydim desin, beni teselli etsin istiyorum, oysa o da hasta biliyorum şekeri iyice yükseldiği için ayağında ödemler oluştu bir de ananem rahatsız onunla ilgilenmek zorunda ama ben gene de bana annelik etsin istiyorum, telefona sarılıp arıyorum; “ anne bu taşınma işi çok zormuş ben çok yoruldum tek başıma ama bitti artık yerleşme kaldı sadece” diyorum, annem bana; “ eee öyle erkeksiz olmak kolay değil işte, ne sandın sen” diyiveriyor birden, telefon elimde, susuyorum, susuyorum, susuyorum….
Ev halkına dönüp “hadi kalkın yemeğe gidiyoruz” Bülent balıkları pişirmeye başlamıştır bile, şimdi ararlar geç kalmayalım diyorum, telefonum çalıyor, Semra “hadi gelin Bülent pişirmeye başladı balıkları sizi bekliyoruz, yeterince yorulmuşunuzdur dinlenirsiniz, sonra gene devam edersiniz” diyor…
Sonra bir telefon daha alıyorum İstanbul'dan bir arkadaşım, sen nasıl öyle mekanlar anlatıyorsun ben bu hafta sonu kendimi Yeniköy kahvesinde buldum, ne güzel bir yermiş öyle diyor, çok mutlu oluyorum birden, buraya gelince seni ben götüreyim bir kez de diyor, çok mutlu oluyorum gülümsüyorum, telefonda güzel şeylerde duyulabiliyormuş diyorum, birileri benim anlattığım yeri merak etmiş gitmiş, begenmiş diyorum, evet evet, güzellikler de devam ediyor, edecek, etmeli....
Antalya yolcuları kalmasın;)

Gülşen ben taşınıyorum yalnız kalmayayım diye Pazartesiye kadar hiç bir işi olmadığı halde burada benimle kaldı, çok ama çok önemliydi benim için bu taşınma sırasında kendimi bayağı bir yalnız hissetmiştim o da olmasaydı sanırım iyice dibe vuracaktım. Ama işte sayılı günler çabuk gelir geçer diyen anneannem gibi oldu herşey, zaman bitti, saatler sayıldı ve yola çıkma günü geldi. Onun yola çıkacağı sabah Arzu’yu aradım birlikte kahvaltı yapalım diye, o da hemen “tamam” diyerek kırmadı bizi, biz birbirimize nefis bir kahvaltı sabahı hediye ettik, hüzün ve sevinç hakim olan bir sabah kahvaltısı.
Sarı Laleler hemen koşa koşa bloguna yazdığı için bana fazla bişey bırakmadı aslında ben sadece şunu söyleyebilirim; Gülşen o gün seveceği kadar güzel bir kahvaltı yaptı, seveceği kadar büyük bardakta çaylar içti, seveceği kadar çok kahkahalar attı, sonra seveceği kadar büyük bir otobüsle, seveceği kadar sıcak bir şehir olan Antalya’ya, en çok sevdiği teyzesinin yanına gitti. Ben de ona, onu üzenleri bir an önce unutmasını, artık önüne bakmasını, yaşamını kollamasını , seveceği kadar büyük yüreği olan, cesur, onu çok seven, onun çok sevdiği, yanından bir dakika bile ayrılmak istemediği, yan yana, diz dize çok ama çok mutlu olduğu biriyle karşılaşmasını, seveceği kadar büyük hayaller kurmasını ve hayalleriyle bir an önce kucaklaşmasını diliyorum. O beni 3 günde unutacağını ve artık önümüzde ki maçlara bakacağını, maç yoksa başka karşılaşmalar yaratacağını, zaten Marmaris ve Tokat arasında aslında hiç bir maç oynanmadığını, oynandı sandıysam bile artık bittiğini söyledi ama ben onu hala unutmadığımı, unutmayacağımı ve özlediğimi, özleyeceğimi, arkadaşlığının lezzetini de sevgiyle hatırlayacağımı buradan duyuruyorum.
Pinahni'nin şarksında söylediği gibi, "Yalandan da olsa ne güzel güldün o akşam bana"
Etiketler:
Dostluklar-Paylaşımlar,
Hayatın sarkaçları...
Çarşamba, Temmuz 02, 2008
Hepimizin Bir Kaderi Var, Bir de Görevi...

Birkaç gündür yerleşme trafiği, ders yoğunluğu ile zihnimi yorduğum için bloğada yazamıyorum, yazacakları sıraladım aslında şu taşınma sırasında ki keyifli anıları anlatmalıyım bir an önce diyorum, Gülşen’i yolcu ettik onu yazmalıyım diyorum, hepsinin aynı anda düşünürken yakalıyorum kendimi, bir yandan da yazarım elbet şu yoğunluğumu bir hafifleteyim, hayat hep akıp gidiyor ben zaten hiç yetişemiyorum diyorum, heryere koşan ama hiçbir yere yetişemeyen bir kadın oldum gene diyorum. Kendi kendime konuşmalar yapıyorum, ama her seferinde yakalanıyorum, Arzu hep yakalıyor gene nerdesin diyor bana, ben de ona “zihinsel trafiğim yoğun” diyorum, belli oluyor hemen anlıyorum yüzünden diyor.
Oysa sadece o anlıyor, herkesin anladığı bir şey değil o çok dikkatli olduğu için, o beni en az benim kadar bildiği için, içimi dışarı çıkardığı için anlıyor, belki de hep anlayarak baktığı içindir bu yeteneği…
Bu sabah uyanır uyanmaz kendi kendime yapılacaklarımı sıralıyorum, iki gecedir evde kitaplarımı yerleştirdiğim için yorgunluktan uyuyakalıyorum sürekli, hatta bilgisayar falan da açık kalıyor hep ve sabah fark ediyorum bunu.
Bir arkadaşımın dediği gibi gerçekten de bu kitap kolileri ağır oluyor ve yerinden kalkmıyormuş her kutuyu açarken onun dediğini anımsayıp söyleniyorum kendi kendime acaba daha küçük koliler yapsaydım daha mı kolay yerleştirirdim diye. Bir de tabi böyle durumlarda yalnız olduğuma hayıflanıyorum zaman zaman... Hem yalnızlığını bu kadar seven hem de ondan dolayı bu kadar acı duyan bir insan zor bulunur herhal demeyi de ihmal etmiyorum;)
Sabah okula gitmeden önce Alperen’e kahvaltı hazırladım, arkadaşının doğum günü varmış oraya gidecekmiş, programını aldım ben de baktım biraz zamanım var, Ahmet ağabeyinin dükkânına uğradım, soracaklarım vardı, bir çay içtim 15 dakika oturdum o sırada konuşma nerden çıktı bilmiyorum ama Ahmet abi; Bu ülkenin bu karmaşık durumunu beğenmediğini o yüzdende güvenmediğini söyledi, ne oldu ki dedim, dün sabah tutuklanmalar oldu,soruşturmalar var, ne tutuklaması dedim, haberleri izlemedin mi dedi, yooo dedim ben evde kitapları yerleştirmekle meşgulüm bir kaç gündür haber falan izlemiyorum, derse gidiyorum, eve gelip eşylarımı yerleştiriyorum, Leyla'nın doktora mülakatı için onun heyecanı ve telaşını taşıyorum, baskıya giriecek kitabımın son düzeltmelerini yapıyorum bunun dışında birşeyden de haberim yok.
Ergenekon kapsamında pek çok gözaltı var, gazeteciler, emekli subaylar peş peşe gözaltına alıyorlar, bir an irkildim, çok sevimsiz geldi birden duyduklarım, yüzüm değişti birden ama anlamak için peş peşe birkaç soru sordum, Ahmet abide cevaplandırdı. Sonra hemen kalktım arabama doğru ilerledim, o sırada ne söyledi Ahmet abi duymuyorum sadece kendi zihin trafiğimle meşgulüm ve birden elim çantamda telefonumu ararken buldum kendimi, fazla düşünmeden bastım arama tuşuna, aradığım numara çalmaya başlar başlamaz da zihnimden; ayyy saat kaç ki?-Bir gözüm arabanın saatine takılıyor- çok mu erken yoksa sabah sabah aranır mı ki böyle pat diye insanlar, şimdi ne diyecem ben, "herşey yolunda mı?" yok yok öyle denmez, "merak ettim de ben birşey duydum da" yok öylede tuhaf olur herhalde, gibi cümleler ışık hızıyla geçti. Sonra baktım saat 9 olmuş, sabah 8 de uyanan biri için erken sayılmaz derken telefonum açıldı…
Benim o ışık hızı düşünme becerim ne yazık ki konuşmama da yansıyor çoğu zaman, konuşma hızım düşünme hızıma yetişemediği için çoğu kez kelimelerim birbirini tamamlamadan akıveriyor, ve bazen, yok yok çoğu zaman istediğim gibi iyi konuşamıyorum, düşündüklerimi aktaramıyorum bir türlü ve istediğim gibi konuşamadığım zamanda ölmek istiyorum hep, bir gün, yakın bir arkadaşıma, ben sadece iyi yazabilirim, ama konuşmamı o kadar da iyi bulmuyorum o yüzden bana sadece yazma izni versinler dediğimi anımsıyorum….
İşte bu telefon konuşması da öyle oldu, aniden, acilen, planlamadan, panik halinde arka arkaya kurulmuş belki de garip cümleleri sıraladığım, ne söylediğimi kendimin de anlamadığı hatta kapattığımda “galiba saçmaladım” dediğim bir konuşma, bir tek merakım ve heyecanım uçuşuyor sanki havada, bir de herşeyin yolunda olduğunu anlamama yetecek kadar bir ses işitmiş olmanın verdiği huzur yayılıyor havaya… Bu bana fazlasıyla yetiyor...
Telefonu kapatınca zihin trafiğim beni Kürşat Başar’ın Başucumda Müzik kitabına götürdü, Menderes hükümeti döneminde yapılan darbenin, bir kadın duyarlılığı ile yine bir kadının ağzından anlatıldığı o muhteşem romana. Nedense o kitapta yazarın anlattıklarından çok orada ki kadının –Vesamet Kutlu’nun- Emin Çölaşan’a verdiği röportaja bağlandı zihnim birden, bir kadının duyarlılığı ile işlenmiş nefis bir ihtilal romanı, üstelik bir erkeğin kaleminden çıkmış, sonra kendi kendime “Hepimizin bir kaderi var, bir de görevi” derken yakaladım kendimi. Bu düşünceler eşliğinde kampüse ulaştım, odama çıktım saatime baktım 15 dakikam var dersimin başlamasına hemen interneti açıp gazetelere baktım Can Dündar’ın “Heryerekon soruşturması” başlığında yazdığı yazıyı okudum, bence herkes okusun lütfen Can Dündar gene çok lezzetli bir yazı yazmış.
Murat'ın da telefonda dediği gibi “Herkes, herkes hakkında her şeyi söyleyebilir ama söylenilenlerin ispatlanması esastır” Bakalım neler nasıl ispatlanacak bu karmaşada. Ne kadar cesurca ve hiç korkmadan sergiliyor insanlar kişisel bakış açılarındaki gedikleri, önyargıları, ne kadar ucuzca suçluyorlar birbirlerini ve sonra birbirlerine bakıp gülümseyebilme cesaratini taşıyorlar üzerlerinde, hatta aynı masada yemek yeme yüzsüzlüğünü de beraberinde gezidirerek. Bu ülkenin şu hali için çok ama çok üzülüyorum ...
Ben bir an önce ingilizce sorunumu halletmek ve doktoramı bitirmek istiyorum. Hep araştırmak, hep öğrenmek, öğrendiklerimi öğretmek, bazı hayatlar için dünyanın en küçük mucizesi olmak istiyorum. Bu ülkenin çocuklarına sevdalı bir bilim kadını olarak yaşlanmak ve ölmek istiyorum diye mırıldanıyorum içimden...
Dersim biter bitmez Arzu arıyor. Bir başsağlığı var Filiz’e gidilecek, dayısını kaybetmiş kansermiş bir süredir zaten, hem de epeydir görüşemiyoruz çay içeceğiz terasında birlikte, keşke gelsen sen de diyor, öğrencileri sınav yapmıştım, hemen çıkıyorum okuldan diyorum, yaşam böyle bir sürpriz işte, kelebek kadar kısa bir ömrümüz var, bir varmış bir yokmuş, her şeyin bir masal olduğu fikriyle arabama bindim, gittiğimiz yerde tam çaylar içilirken, okuldan öğretmen arkadaşımız Gürbüz hocanın Lösemi olduğunu, bir telefon ile hep birlikte öğrendiğimizde şaşkınlık ve üzüntümüzü saklamadık, birileri daha çocukları küçük, kendisi daha çok genç derken benim zihnim o konuşmaların ölüm gerçekliğini kendi yaşamıma sahip çıkmak olarak yansıdığını gördüm.
Aynı anda daha birkaç hafta önce Gülşen ile onun resmini çektiğimi anımsadım, resmini çekerken de bana takıldığı cümleler geldi aklıma, “hala çok genç ve güzelsin, sanıyorum ki bizim öğretmenimiz değil, öğrencimiz gibisin, nasıl böyle kalıyorsun bakıyım” dediği, benim de , “Gürbüz hocam ne zaman vazgececeksinz benimle alay etmekten” diye serzenişte bulunduğum sözler geçti kulaklarımdan. Bir ara Nuray benim yeni evimi merak ettiğini söyledi Arzu’ya, ben o sırada balkonda uzakları izliyor kendimle içsel konuşmalar yapıyor, hayatımı durdurup ona uzaktan bakmayı deniyordum. Arzu’da benim için “o evine aşık oldu” dedi, hemen geriye dönüp atıldım, zihnimde başka şeyler vardı ama dudaklarımdan şu cümleler döküldü “hayır, mümkünse aşık olma hakkımı başka bir şeyde kullanmak istiyorum, evimi sevdim ama ona aşık değilim, ben henüz yaşarken, henüz ölüm bana uzakken, hala daha nefes alabiliyorken, hala sevebiliyorken, hala özleyebiliyorken, hatta bunları söyleyebiliyorken, mümkünse, evet mümkünse yaşayan birine aşık olmak istiyorum”
Herkes kahkahalarla gülüyor ben ise usulca…
Nuray Arzu ve ben oradan kalkıp perdeciye gidiyoruz, bu çatı katının üçgen camları için stor perdeler beğenmeye, hayat devam ediyor diye mırıldanıyorum içimden, perdeler dikilecek, kitaplar yerleşecek, ders çalışılacak, yemek yapılacak, tatile gidilecek, düğünler yapılacak, hasta olunacak, planlar yapılacak, çocuklar doğacak, insanlar ölecek, özlemler konuşulacak, hatalar yapılacak, aşık olunacak, pişman olunacak, kucaklaşılacak, ayrılıklar yaşanacak, 'keşke'ler ve 'iyiki'ler hayatımızda yarışacak, yolculuklara çıkılacak, sevinilecek, üzülünecek............
Yanıbaşımdakilere bakıyorum, aklımdan geçenlere bakıyorum, geçip gidenlere, geçip de gidemeyenlere, takılıp bir yerlerde kalanlara…
Arzu gene anlıyor, “ne oluyor” diyor, “zihin trafiğim” diyorum, “yoğun gene işte, sen anlıyorsun onu” öyle, usulca ve sessizce nemli gözlerle gülümsüyoruz birbirimize…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




