Pazartesi, Eylül 27, 2021

Daha dün gelmemiş miydi Eylül? Hazırlanmış gidiyor bile. Her yıl bu Eylül'e doyamadan gidiyor gerçekten. Bu sene bunu daha net hissettim. Sanki tam kavrayamadan gidiyor gibi. Belkide bıktırmadan gitmenin adı bu.

Bizim okulların açılmasına daha bir hafta var ama benim yapılacak işlerim henüz bitmedi. Yeni açtığım derslerin hazırlıkları bile bitmedi. Geçen hafta okulun sürekli eğitim merkezinin düzenlediği bir çevrim içi eğitimde 3 saat seminer verdim. Başta 3 saat ekranda konuşulmaz hem ben hem dinleyiciler sıkılır demiştim ama 2 kere 10 ar dakika ara verdim dinleyiciler çok aktifti çok soru sordular böylece kimse sıkılmadan bitirdim. Beklediğimin üstünde bir performans gösterdim kendim bile:)

Haftanın başka gelişmesi arkadaşım evlendi. Çok güzel bir ikinci baharları olsun dileklerimizle sade bir nikah ardından da bir akşam eğlencesi yaptık ona. Tam 3 gün bu nikaha 150 adet el kremi yaptım nikah şekeri olarak:) ama çok beğenildi, çok şeker oldu. Limon kokulu minik el kremlerimiz.

Bu hafta bir de bahçenin domatesleriyle salça yaptım. Amerika'dan kardeşim kayınvalidem geliyor bana da salça yollayın dediği için hemen bahçeden gelen domateslerle ev ortamında 12 saat süren (başında beklemedim valla işime gücüme baktım) bir macerayla o iş de bitti.

Bir de cuma sabahı üzüm bağlarına gittim. Öyle güzel bir köy ki üstelik, bir sepet üzüm topladım geldim. Akşamına ise hafta sonu için Malatya'dan arkadaşım geldi. Burada bir eğitimi vardı. Cumartesi akşamı onunla buranın ilçesinde yaşayan annesine gittik. Akşam bizim için hazırlanan işkembe çorbası, etli yaprak sarması, tereyağlı pilav ve doğal kaz etiyle benim diyet bir sarsıntı geçirdi:) ardından hemen topalasam bile o geceden sonra tartıya çıkmadım korkuma:) üstelik o güzel yemeğin ardından çay içmek ve pişman değilim diye dedikodu yapmak yerine bir tez öğrencinin savunmasına katıldım online. Yalnız bu onlein olan sevdiğim şeylerden biri tez savunması. Yüzyüze gelmeye burada gerek yokmuş bencede hem işler daha hızlı ilerliyor hem de zamandan tasarruf oluyor. nerede olursan ol hooppp giriveriyorsun tez odasına:)

bu hafta yalnızca ders hazırlığı yapmak, yürümek, yatmak yuvarlanmak ve bahçelerde gezmek istiyorum.  istiyorum





 Bundan 5 yıl önce bu gün şöyle bir not almışım. Çok hoşuma gitti burada da dursun istedim. 


iki önemsiz şeyi önemli hale getirmek hayatınızı anlamsız kılar. Biri mükemmeliyetçilik. Diğer ise ben ben ben diye bağırmaktır. Biri insanların düşmanı , baskıcı bir zalimin acımasız sesidir. Sizi mengeneyle sıkıştırıp, kısıtlayarak tüm hayatınızı anlamsızlaştırır. Mükemmeli bulamama korkusu bizi her şeyden soğutur. Bir diğeri ise "ben" mevhumu. her ben diyen yalnızdır.! Bugün dünyada herkesin Ben, Ben diye yaşadığı ortamda Sen, Sen diye yaşayabilenler mutludur.





Bulunduğum yere yarım saat mesafede. Şule üzüm mevsimi gelirsen bu köye üzüme, kiraz mevsimi gelirsen kiraza, şeftali mevsimi gelirsen şeftaliye götürceğim sizi. Haa bir de elma ağaçları da var sonbahar biterken onlar kızarıyor:))



Cuma, Eylül 17, 2021

 Bu hafta çok güzel bir şair keşfettim. Ankara'dan bir arkadaşım bana sana iki şiir kitabı yolluyorum çok seveceksin yazmış, çok sevdim kalbime dokundu bazı dizeleri. Burada şimdi o şairden bir şiit paylaşmaya geldim. 

kendinin Ağacı ve Dünya Lekesi iki şiir kitabını elimde tutuyorum şimdi. Eylül serinliğine yakışan şiir kitaplarım oldu. Epeydir şiir okuyup hüzünlenmekten kaçıyordum.... Sonunda yakalandım...


sanki insan

en son bir kere de

bulamamak için gidiyormuş gibi bazı yerlere

görememek için

ben de çok geldim

ben de çok bulamadım seni


Seyyidhan Kömürcü, Kendinin Ağacı



"başımı tutup artık geçsin diyordum
artık geçsin
bu benim seninle gidip diğeriyle döndüğüm çağ
bu benim sana durup kendimle yürüdüğüm yeryüzü
bu benim seninle uyuyup başkasıyla uyandığım dünya
artık geçsin."




Bu fotoğrafa da dün keşfedip çok sevdiğim, sözleirne de kalbimi bıraktığım şarkıyı koyuyorum ki kendim unutmayayım diye

Salı, Eylül 14, 2021

 Eylül geldi. En sevdiğim ay ve ben bu en ayların en güzelini yine en sevdiğim şehirde karşıladım. İstanbul'u bu yaz doyasıya gezdim. Tam 20 gün kaldım. Neredeyse 2 yıldır gidemediğim bu şahane şehirde sırt çantamla her sabah yollara düşerek ay burası da değişmiş, yok burası yanı kalmış, hala heryer aynımıymış, şehir kalabalıklaşmış, havalar ısınmış- soğumuş diye diye yürüdüm. Alışverişler yaptım, martılarla konuştum, Eminönünü'nün o deli kalabalığına karışıp yürüdüm, sakin yerlerde şehri ve insanları gözlemledim. Tam anlamıyla aylaklık ederek sokak aralarında dolaştım diyebilirim. İstanbul'a doyulmaz elbet ama evimi de özlemişim. Dün bir hızla buradaki işlere adapte oldum. Sabah bahçeye gittim otların içinden kocaman bir sepet domates, patlıcan koca bir kova fasulye, biber topladım evde mutfakta bakışıyoruz hala)  onları işleyecek de zaman lazım tabi:) 

Diyetisyenimin İstanbul'da kilo vermesen bile almadan gel bize yeter dediği sözü unutmasam da korkarak tartıya çıktım. Evet +500 ile dönmüşüm ama çok değil bu, hemen dün detoksa başladım. sabah yulaflı tost yedim, kabak çorbası yaptım akşam da onu içtim çok hafif güzel bir çorba ve sabah uyandığımda -650gr. İstanbul'da yok Yeniköy tarihi börekçisi, yok kireçburnu fırını, istanbul simidi, peyniri, yok Hacı Bozan lokumu derken onca yol yürümeme rağmen yine de +500 olmuşum randevumu da haftaya aldım. Bu hafta biraz vicdanımı rahatlatayım en azından:) 

Bu hafta sonu bir arkadaşımın nikahı var dün gece onun nikahı için minik kavanozlara kremler yaptım kavanozları kapadık etiketledik tam 110 tane yapabildim kalan 40 taneyi de bu gün yapacağım. 

İstanbul'da çoğunlukla vapura binmeyi tercih ettim. Hiç planım olmasa bile vapura binip kanlıcaya gidip yoğurt yiyip gelmek gibi:) Fakat bu yıl fark ettim ki bu şehir gittikçe zor bir şehir olmaya başlamış. Kalabalık, trafik ve her şeyin aşırı pahalı olması. Burada hala yaşamak istiyor muyum diye sordum kendime defalarca. Sanırım biraz vazgeçtim burada yaşama ve yaşlanma fikrimden... Daha sahil küçük bir yerde daha mutlu huzurlu olurmuşum gibi gelmeye başladı. Bu düşünceyi zihnimde biraz çevirince de burukluk geldi yerleşti. Ne seninle ne de sensiz gibi yani...

Sanki artık yaşlanıyor gibiyim. Bu gün tam dolu dolu 49 oldum. Bir baktım eski yaşlarımı karşılarken neler hissetmişim diye. 

"Artık 41 yaşındayım. On yaşına kadar, çevremi, özellikle çevremdeki insanları, doğayı, gürültüyü, sessizliği ve yalnızlığı kavramaya, köye, toprak eve, geceye, korkuya, çocukluğun içindeki çocukluğa, derinimde bir anlam vermeye çalıştım.
Ama 40’ından sonra insan yaşla ve hayatla olan resmiyeti biraz çözmeli diyorum. Sağduyulu bir akıl ile Eylül'ü, sonbaharı, ayrılığı, kavuşmayı, kazanmayı, kaybetmeyi, mucizevi karşılaşmaları, aşkı, kısaca yaşamı, içine hüzün katmadan anlamaya çalışmalı. Bir ruh gibi masum olmalı. Gerçi 40 lı yaşların soğuk görüntüsü buna izin vermiyor pek. Ama 40’ından sonra hayat öyle donuk, unutkan, gri felan olmuyor. 20’sinde ve 30’ unda ki renklerin neyse biraz daha canlanmış olarak giriyor yaşamınıza. Eskiden sevmediğiniz yağmuru seviyor, sevdiğiniz şiirlere yenilerini ekliyor, ölüm ve ayrılık hikayelerine aynı şekilde ağlıyor, hayalleriniz için bedeller ödüyor, arkadaşlıklarınıza daha bir kıymet veriyor, koşulsuz sevmeye, iyiliğe, merhamete sığınıyor, gençlere ve çocuklara, hali için şefkat istikbali için daha bir hürmetle bakıyorsunuz. 14 Eylül 2013

Eylül, yağmur, rüzgar... Hüzünlü müyüm? Bilmem. Karamsar değilim. Bir amaca bağlanmayan ruh gibiyim. Hep düşünceliyim, dalgınım, yorgunum, çay içiyorum, kitap okuyorum, Şükriye ile yüzmeye gidiyorum, çokça dua ediyorum, bir miktar kendi kendime konuşuyorum, kendime karşı daha merhametli olmak istiyorum bazı günler Serhat’ı yakalayıp onun beynine veriyorum. Geceleri geç vakte kadar Liva’da ders çalışıyorum, makale yazmaya çalışıyorum. Bazen de Mehmet ile bir çizgi film karakteri üzerine ikimizin de bir türlü değişmeyen fikri üzerinden beyin fırtınası yapıyorum. Bu dünyanın anlamına sürekli inanç duymaya çalışmak ne kadar yorucu değil mi? Belki de dünya bana uzansın, tatlı tatlı, güzellikle, sürprizlerle ve sevecenlikle gelsin, omzumdaki bazı yükleri alsın, içimde sinsice dolaşan şu kayayı kaldırsın, ruhuma derin bir aydınlık bağışlasın istiyorum. Sanırım birinin beni sırtımdan hayatın içine doğru ittirmesi lazım. Ancak öyle öğreneceğim tekrar yaşamayı.
Hoş geldin yeni yaşım. 14 Eylül 2014

Eski ben'i çok fazla romantik buldum. Bence gerek yok bu kadar romantizme. Zira bu hayat bu kadarını kaldıramaz:) romantizmden daha önemli ne var derseniz bence şefkat var. Bu dünyanın ihtiyacı olan şey şefkat.Ötekinin acısına duyulan bir nebze şefkat. En çok o iyileştirir çünkü. Hepimiz geçmişin yüküyle bu dünyada yürümeye çalışıyoruz, bazıları bu yükü daha ağır hissediyorlar, bu bazılarının yükünü hafifletmek, onlara bir kapı aralamak, faydalı olabileceğim alanlar bulabilmek istiyorum. Yani hayata karşı bir eylem planım var. Eskiden hayat omzumdaki yükleri biraz alsın diye  düşünürdüm şimdi artık kimin omzundaki yükü hafifletebilirim onun peşindeyim sanırım. Çocuklar da bunun en başında geliyor. 41 yaşımdan beklentimi okudum mesela az önce gayet makul geldi şimdi de:)

"41 yaşımdan beklentilerim var;
Affetmem gerektiğini düşünmeden affedebilmeyi, görülenin dışındaki anlama saygı duymayı, aklımı ve egomu hiç farkına varmadan devreden çıkartabilmeyi, kendi merkezime doğru yol almaktan korkmamayı, kalbimden uzak olanları hayatımdan da uzaklaştırmaya cesaret etmeyi, vazgeçilmiş zamanlar için daha fazla mızmızlanmayacak kadar olgunlaşmayı, sevdiklerime sahip çıkmayı, daha cesur olmayı, mükemmeliyetçi olmamayı, hatalarımı ve başarısızlıklarımı kabul edebilmeyi, Uzuner kadar güzel yazılar yazabilmeyi, "aşk" , “hayat” ve "anlam" üzerine daha çok okumayı, yeryüzündeki çirkinlik ve kötülükten koruması için Allah'a her gece dua etmeyi unutmamayı, daha fazla yolculuk yapmayı, her şeye gücüm yetmeyeceğini öğrenmeyi, annemi daha çok aramayı, çocuklara yönelik işlere daha fazla zaman ayırmayı diliyorum..

bu yıl dualarıma başka şeyleri de ekleyerek tamamlıyorum bu yaşımı. Zamanı durdurmak madem mümkün değil, bu dünyada süre verilmişlerden biri olarak Allah bana, oğluma, sevdiklerime, sevmediklerime, yakınımda ve ya uzağımda olan bu dünyadan geçerken karşılaştığımız herkese ilimli imanlı irfanlı bir ömür versin ve bu ömrü de faydalı ve bereketli kılsın inşallah. Her gün şükredecek ne çok şeyim olduğunu unutmadan yaşamak...


İstanbul'da baskılar sonucu saçımı boyattığım gün kuaförde çektiğim herkesin merakla beklediği fotoyu koymak istedim yeni yaşımın ilk gününe:)))



Cuma, Eylül 03, 2021

 Tam bir haftadır sevdiğim, özlediğim şehirde her gün deliler gibi geziyorum. Ohh çok şükür diyerek:) pazar günü düğünü yaptıktan sonra bir gün Beşiktaş bir gün Yeniköy bir gün Göztepe sırt çantamla her an her yerdeyim.İstanbul'un havası da beni biraz daha serin karşıladı sanki.  Bu hafta gezme dışında şeylerde yaptım elbette. Birincisi 1 Eylül'de Sarıyer Belediyesinin yaptığı ve benim çok sevdiğim, yakından takip ettiğim Koç Üniversitesi Psikoloji Profesörlerinden sevgili Ayşe Bilge Selçuk hocanın "Mizaca göre ebeveynlik" konulu konferansını oldu. Konferans duyurusunu okuyunca hemen hocayla yazıştım ve orada buluştuk. Kendisini çok ama çok severim. Ama sadece sevmem kendisinden hep çok şey öğrenirim. Mizacı onun kadar iyi anlatanına rastlamadım mesela. Bir süredir Mizaç çalışıyorum ve insanın ne kadar derin ama aynı zamanda ne kadar kolay anlaşılan bir varlık olduğunu her gün yeni bir şekilde keşfediyorum. Konferansın ardından birlikte çay içtik sohbet ettik. Kendisini ilk kez 2017'de Ankara Gazi Üniversitesinde davetli konuşmacı olarak dinlemiştim. Bizim kongremizde ben doktora öğrencisiydim ve tezimi yazarken onun pek çok makalesini okumuş tezimde kullanmıştım. Araştırmalarını araştırma sonuçlarını hayranlıkla izlediğim bir akademisyendi. Şimdi daha çok hayranım. Şahane bir kitap yazdı bu süreçte. Öğrencilerime verdiğim zorunlu okuma listesinde kitabı. İnsan Her Koşulda. öyle güzel yazılmış bir kitap ki herkese tavsiye ediyorum. Ardından burada bir anaokulunda müdür olan sınıf arkadaşım madem geldin benim okulumda bir öğretmen semineri ver dedi. Olur dedim ve dün sabah onun okuluna gittim yaklaşık 3 okuldan gelen 25 kadar anaokulu öğretmenine sınıf stratejileriyle ilgili 2 saatlik bir seminer verdim. Böylece tatilin içine iş sıkıştırarak biraz vicdan rahatlatması yaptım diyebilirim. Ama asıl buraya yazacağım şey bu seminerden bir gün önce Gebze'de yaşayan anaokulundan öğrencim olan İ.'nin hikayesi. Eşi yazdı bana sosyal medyadan hocam eşim sizi görünce çok sevinecek ona sürpriz yapmak istiyorum eğer uygunsanız biz yarın İstanbul'a geleceğiz sizi görebilir miyiz? Okulun lun adresini verdim zorlu bir yol Kartal'dan gelecekler ama ben de onu çok görmek istiyordum. Çok mutlu ama çok gözyaşlarıyla dolu bir buluşma oldu şimdi öykünün başına dönelim;

Ben henüz çok genç milli eğitimde çalışkuşu olmaya karar vermiş ve yeni bir anaokulu öğretmeniyim. Beni anadolunun küçük bir ilçesinin en kenar mahallesinde bulunan bir okula anasınıfı öğretmeni olarak atamışlar. Yeni evliyim ve hamileyim. Okul minicik çocuk yok okul müdürü bana git mahallerden çocuk topla demiş. Ben daha önce İstanbul Robert Kolejinde anaokulu öğretmenliği yaparken Milli Eğitimde çalışmak isteyip oradan ayrılarak İstanbul'a bin km uzaklıkta adını daha önce duymadığım bir ilçeye atanmışım. Mahalleri geziyorum mahalle arasında oturan kadınlarla sohbet ederek okul öncesi çağında çocuğu olup olmadığını öğrenip olanlara diyorum ki ben anasınıfı öğretmeniyim hemen şu okulda çocuğunuzu yollar mısınız? Bir köşe başına geldim o zaman 21 yaşındayım ve köşe başında oturan yaşlı (o zaman ki düşüncem bu yaşlı kavramı 40 üstüydü sanırım ) bir kadın gördüm ama yanında bir erkek çocuk var hemen koştum dedim ki teyzeciğim nasılsın konuştuk derdimi anlattım o da bu benim torunum dedi. ne güzel annesi nerede okula yollar mısınız? Annesi bunu bebekken terk etti başkasıyla evlendi annesini hiç görmedi bu çocuk babası da evlendi uzaklara gitti onun annesi de babası da benim dedi. Bir de ablası var ikisine de ben bakıyorum dedi. Boğazıma bir şey oturdu o köşe başında önce. Sonra hemen toparladım onu okula yazdıralım dedim ben öğretmenim. Bizim paramız yok ki hoca hanım dedi. Teyzeyi kırmadan nasıl diyeceğimi bilemediğim birkaç saniye tereddütle önce şu cümleler döküldü dudaklarımdan Para lazım değil ki hiç, ama teyze biliyordu anasınıfına boya kağıt kalem alınıyor biliyorum kırtasiye masrafı önlük alınıyor nasıl alayım ben dedi. Onlar ben de var dedim ben alacağım sen kimseye deme aramızda kalsın. Böylece küçük İ ile yolculuğumuz başladı. Şahene bir çocuktu. Onu çok ama çok sevmenin ötesinde herşeyiyle özel olarak ilgilendim. Bu anne babasız büyüyen ama öğrenme merakı ışıl ışıl gözleri olan bu çoukla birlikte tam 6 çocukla o yıl eğitim öğretimi tamamladık. Ben onun tüm ihtiyaçlarını elimdne geldiği kadar karşılamaya gayret ettim. Bir gün ayakkabı ve mont alacağım küçük bir ilçe gidebileceğimiz en iyi dükkana girdik giydirdim iki farklı mont nasıl dedim beğendin mi? Hangisini alalım? Bana dedi ki öğretmenim siz  hangisini beğendiyseniz onu alalım. Onunla olan her anım hep tazedir zihnimde. O yıl çalıştığım o okul anadolu lisesi oldu ve beni başka bir okula anasınıfı kurmakla görevlendirdiler. İ. de başka bir okula 1. sınıfa kaydoldu. Ben o küçük ilçede kaldığımız 5 yıl boyunca her yıl okuluna gidip elinde tutup okul ihtiyaçları için alışverişe götürdüm. Sonra hayat telaşıyla zaman akıp geçti biz oradan taşındık benim bir sürü problemlerim oldu onu hiç unutmadım ama bir daha onu görmedim. 

Bundna 5 yıl önceydi ofiste çalışırken telefonum çaldı. Arayan İ. sizi yıllardır arıyorum ama yeni buldum dedi.  İşte böyle başladı o zamandan beri hep telefonlaştık ama yüzyüze görüşemedik. O bu süreçte evlendi. Dün yıllar sonra ilk kez karşılaştık. Benim hiç hatırlamadığım anılarla doluydu kalbi. Onlardan birini anlatınca ikimizde ağladık.Onun ağzından aktaracağım.  Bir gün beni evinize götürdünüz. Oğlunuz bebekti. Börek yapmıştınız ben meyve suyu ile börek yedim siz oğlunuzu kucağınıza aldınız ve sonra yatağına koydunuz. O börek yediğim en güzel börekti o ev gördüğüm en güzel evdi ve içimden şöyle dedim keşke bu çocuğun yerinde ben olsaydım o benim annem olsaydı. çok kıskandım oğlunuzu. Sonra bir gün ortaokul son sınıftayım bir kıza aşığım yan yana yürüyoruz yolda karşıdan bir hoca geliyor ama onu biliyorum sizin arkadaşınız o bana bakıyor diyorum ki bu Nuran hocaya diyecek ki İ. bir kıla yürüyordu bu çok yanlış ve siz beni sevmeyeceksiniz diye kızı oracıkta bırakıp koşmaya başladım. O kız benimle bir daha konuşmadı ama sizin gözünüzden düşmek daha büyük acı verecekti bana. Yıllarca sizi aradım ama soyadınız değişmiş bunu düşünemedim hiç. Hiç unutmadım sizi dedi. Bir sürü öğretmenim oldu ama hep siz kaldınız aklımda. Annesini sordum, ilk kez 2014 yılında annesini merak ettiği için gidip gördüğünü ama hiçbirşey hissetmediğini söylerken de ağladı... Çok güzel ama çok zor anlardı. Bazı anları anlatırken dudakları titredi... Bir otomotiv şirketinin ihracat bölümünde yönetici kendisi şu an. Harika bir baba. Pandemiden dolayı sarılamadım ama ellerini sıkıca tuttum ... Anlatamadığım pek çok duygum içimde kaldı. 

 Babannesine anne derdi. Annem de size selam söyledi hep anıyoruz sizi dedi. Okuldan ayrıldık. Eşini çocuğunu yeni doğacak çocuğunu tebrik ettim. Onlar Gebze'ye ben Beşiktaş'a doğru yola koyuldum. 

Yolda uzun uzun ağladım....