Cuma, Ağustos 31, 2007

Agustos'da bitiyor...
















"Artık tüm eski sorunlarını kolayca çözümleyebilecek donanıma sahipsin" yazıyor kartta, gerçi resimdeki kadın güçlü ve sorun çözecek bir imajdan çok yorgun , hüzünlü ve yenilmiş bir çizgide duruyor ama:) belki de ben öyle alıgılyorumdur... Bu kartları kitapçılarda bulabilirsiniz, ben Ankara'da Dost kitap evinden almıştım, aylardan Mayıs'tı... Kitap kokulu Ankara günlerinden biriydi...





Sonra eve gelip melek kartlarımdan çektim, bu melek kartlarını her gün (unuttuklarım da oluyor tabi) bir tane çekiyorum gün içinde sanki bana bir ışık verecek, yaşayacağım şeylerin habercisi olacak ya da güç verecekmiş gibi geliyor nedense, çocukça ama inanıyorum işte. Bu günlerde bir şeylere inanmaya çok ihtiyacım olduğu için belki de… Ne olursa olsun, yeter ki inanacak bir şeyler olsun istiyorum yaşamımda! Yanılmadığım, yenilmediğim bir şeyler… bir işaret sanırım aradığım, buluyor muyum, yoksa artık oyalanıyor muyum bilmiyorum, bildiğim bazen yaşarsınız ama bu sadece nefes almaktır, var olmak apayrıdır çünkü, var olmak daha bi güçlü durmanız demektir ki, bu benim hayatımın hiçbir döneminde o kadar kolay olmamıştır…
Bu sabah evden çıkarken unuttuğum için kart çekmeyi akşam eve gelince çektim ve bana çıkan yazıya bakın “Artık tüm eski sorunlarını kolayca çözümleyebilecek donanıma sahipsin” ne demek istiyor şimdi bu melek kartı bana, artık güçlüsün, güçlendin mi demek istiyor? En zayıf günlerimden birinde bu kartı çekmemin bir anlamı olmalı değil mi? Yoksa neden 50 adet kartın içinden bu kart bana çıkmış olsun ki? Evet, olmalı mutlaka bir anlamı olmalı, olmalı ki ben de kendime inanayım, kimseye inanmazken üstelik! Herkes beni yanıltıp dururken! Kendime inanmaya öyle çok ihtiyacım olduğu şu günlerde… evet alışveriş bana iyi geldi, gülümseyerek gezdiğim birkaç saat armağan ettiği için bile değerdi…






şimdi yakışmamış mı? :))) Arzu görse turuncu turuncu pek begenir kesin, bir kaç gündür vitrin canımda gözüme takılan bu terliği sezonu bitmiş olmasına rağmen aldım, hem zaten yüzde elli indirim vardı hem de orada camın kenarında 3 gündür, "beni al,beni al" diye bağırdığını duyuyordum:)Mutsuz kadınların alışveriş yaptığı mı söylenirdi? Sanırım hala değişmedi, birkaç gündür ben de kendimi sokaklara atıp önüme geleni almaya başladım, bu günlerdeki tutkum ise ayakkabı- terlik ve çanta. Zaten oldum olası çok severim bu ikiliyi:) ama en sevdığım bu olduğu için sadece bunun resmini çektim:)


















Fatih için sadece birkaç dakika süren keyifli anlar, zira hayatının en kötü tatili olduğunu söyleyerek başlamış güne, annesi söyledi bize de ama biz de pek iç açıcı bir teklifle gelemedik ona, sonuçta bu coğrafyanın da bize sunduğu fazla bir seçenek yok....













Çocukluk, en güzelinden olsun mümkünse! 30 Ağustos zafer bayramı tatilinde bu coğrafyada yapacak fazla bir şey yok ne yazık ki, ne büyükler için ne de küçükler için. Ama bir sirk gelmiş onlara söz verdim hafta sonu kesin sirke götüreceğim, umarım hayal ettikleri gibi olur gördükleri diyerek. Ama madem tatildi bir şeyler yapılabilirdi diyerek çıktık yola. Oğlumu ve Fatih’i alıp çarpışan arabalara gittik, çünkü illa ki o olsun dediler sanki başka çok seçenek sunabilmişim gibi anlatıyorum ne de yaaJ Rodeo’da 14 yaşında ama hala çocuk… Hala coşkuyla biniyor çarpışan arabalara….

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Kitap Köşesi..

”Bir büyük hayalin olsun”
Hangi sarkacın gölgesi altında olmayı tercih etmeliyiz? Kendimiz olmaya daha çok yakınlaşıp, hayatta kendimize daha büyük bir mutluluk alanı açmamızı hangi yol sağlar? . Sanırım herkes kendi cevabını arayıp bulmak zorunda… Aklın yolu bir değil. Hayat düşündüğümüzden çok daha çoğulcu. Öyleyse hayal edin! Her şey hayal etmekle başlar… Ama ben bir ilave de bulunmak istiyorum, hayallerinizi hedefleriniz haline dönüştürmek için birinin size sihirli degnek uzatmasını beklerseniz, daha çookkkk beklerseniz:))
Dünyanın en eski aşk şiirini gör” eski şark eserleri müzesi, Sultanahmet İstanbul
4 bin yıl öncesine ait bir aşk şiiri gördünüz hiç? Dünyanın bu en eski aşk şiiri, 74 binin üzerinde çivi yazılı tablet ile dünyanın en zengin koleksiyonlarından birine sahip olan İstanbul arkeoloji müzesindeki arşivde bulunuyor… Evet çok aşık olmuş, hatta dünyanın en güzel aş şiirlerini de yazmış olabilirsiniz. Ama dünyanın en eski aşk şirini hala görmediyseniz ölmeden önce sevdiğinizin elinden tutup, Sultanahmet’teki İstanbul arkeoloji müzesinde soluğu alın… Tabi sevdiğiniz sizinle her yere gelebilecek kadar sizi seviyor ve de cesursa!

“Onu helikopterle gökyüzünde gezdir” Sefaköy-İstanbul
Yer İstanbul olunca elbet söylenecek söz de kalmıyor başka… Kitapta ölmeden önce sevdiğinizin birine İstanbul semalarında kuşbakışı bir gezinti armağan edin. Belki Yahya kemal’in şiirini temel alan Münir Nurettin Selçuk’un hicaz bestesini de mırıldanmak istersiniz… “sana dün bir tepeden baktım azizi İstanbul…. Böyle birine rastlarsanız bana da haber verir misiniz? Gerçi dün gece bir arkadaşım (adını deşifre etmiyim, ne olur ne olmaz) "benim için sevdiğimi helikopterle gökyüzünde gezdirmek yapılacak en kolay şey" dedi:) ee, ne diyeyim o zaman dedim, şanslı olacak senin sevgilin, evet, evet o biliyor kendini:)


Kuşkusuz ben edebiyat eleştirmeni değilim diye başlıyor yazar sözlerine ama benim de çok keyif aldığım bir bölüm olmuş bu kızım, herkes için geçerli olabileceğini düşündüğü bir liste oluşturmuş yazar. Bence herkes kendi listesini oluşturabilir gibi geliyor bana, hatta mutlaka oluşturmalı da, okumak ayrı bir yaşama şekli bana göre, okumak yazmanın da en kıskanç eşlikçisi. Ben de burada size zaman zaman benim için önemli olduğunu düşündüğüm kitapları paylaşacağım. Onlar olmazsa elbet olmaz… Yazar kitabında en güzel bulduğu 1021 kitabın listesini vermiş benim de içinde okuyup beğendiklerim, okuyup beğenmediklerim, okuyup unuttuklarım ve hiç okumadıklarım vardı ama yazarın kişisel beğeni ölçütleri içinde seçtiği kitaplar görülmeye değerdi…



Hangi köşe yazarıydı o ölmeden önce mutlaka Sezen Aksu dinlenmeli canlı olarak diye feryat eden.. Haklı bence, Sezen mutlaka canlı performansı ile dinlenmeli…
İnsanın kendini iyi hissedeceği o ender anlardan biridir Sezen dinlemek… Çünkü onu dinlemek demek yüreğin yükünü hafifletmek demek, çığlık çığlığa bir mutluluk içinde olmak, hayattan şahane bir gece çalmak demek…
Ölmeden önce açık havada dinleyin onu!




“Ölüdenize tepeden bak” Ovacık-Fethiye-Muğla
Ölüdeniz sizi gökyüzünden izlerken şaşırtmaya devam edecek denli özel coğrafya olduğundan bahsediyor kitapta. Bölgeye adını veren bu eşsiz lagüne ölüdeniz denmesinin bir hikayesi var. Söylenceye göre, bir baba ile oğlun gemisi Yediburunlar önlerinde fırtınaya yakalanmış. Oğul yürede yaşayan Belcekız adında bir kıza sevdalı olduğu için bilirmiş buraları. Kayalara yaklaşırlarsa içerde bir koya girebileceklerini ve azgın sulardan kurtulabileceklerini söylemiş babasına. Buna inanmayan baba ile oğul kendilerini şiddetli bir itiş kakışın içinde bulmuşlar. Baba kayalara çarpacaklarını sandığı an oğlunu bir kürek vuruşu ile denize atıp dümene geçmiş. İşte tam o anda bir de bakmıi ki sular duruluyor, dümdüz çarşaf gibi bir koya dönüşüyor. Koya sığınan ve kurtulan baba günlerce ölümüne sebep olduğu oğlunun yasını tutmuş. Belcekız da sevgilisinin öldüğünü duyunca kendisini denize atarak ona kavuşmak istemiş. O günden sonra oğlunun öldüğü yere Ölüdeniz, kızın öldüğü yere de Belcekız denmiş. Efsane böyle anlatılıyor kitapta. Ben de bu efsneyi ilk kez bu kitap sayesinde öğrendim. Ayrıca gereçk şu ki Ölüdeniz ölmedi, yaşıyor. Ölmeden önce Ölüdeniz’i havadan görün. Ona tepeden bakın, alın coşkuyu basın denklanşöre, verin coşkuyu çıkarın hayatın tadını diye eklemeyi de unutmuyor yazar… Ben Ölüdeniz’e hiç gitmedim, hep görmek istediğim, hayal ettiğim bir yer olarak bu güne kadar bende heyecanımı ve merakımı canlı tuttu, ancak bu günlerde nedense o içimdeki eski heyecanını yitirdiğini düşünüyorum… Şimdi birisi Ölüdeniz dese, benim gözlerim bulutlanıyor, hatta bu yazıyı yazarken de odamda hüzün hakimdi....Kimbilir bir daha ne zaman o heyecan beni yeniden gelip de bulur diye üzerinde hiç düşünmüyorum... Hissettiklerinin bu kadar esiri olan bir bşkası daha var mı etrafımda? Ben hiç bilmiyorum...





“Birinin kahramanı ol” bulursanız hayatınız boyunca o birini, mutlaka kahramanı olun tabi... Şaka bir yana kitapta benim anladığım türden bir kahramanlıktan bahsetmıiyor aslında, Bir kişinin yaşamı tehlikeye düştüğünde yapılan ilk yardım müdahalesinden bahsediyor. Böyle bir olası durum için kurs almaktan bahsediyor. Oysa ben birinin kahramanı ol sözünü duyunca aklıma hemen Doğan Çüceloğlu'nun kitaplarında ve söyleşilerinde bahsettiği durumu canlandırıyorum kafamda:) O sevdiğiniz birine "kahramanım" denmesini anlatmıştı bir söyleşisinde keyif ve neşeyle... Kahramanınızı buldunuz mu diye sormayı da unutmadan tabii...






Söylediğim gibi başlıyorum size kitap ta yer alan ve benim de ilgimi çeken birkaç yeri anlatmaya…
“Kızılçukur vadisinde günbatımını izle” Ortahisar-Kapodokya-Nevşehir
Türkiye romantik bir tatil, mekân ve ya etkinlik arayışında olan çiftlerin beklentilerine cevap verme potansiyeli açısından eşsiz bir ülke. Ancak romantik bir tatil denince akla hep nedense günbatımları geliyor. Bizi günden geceye, zorunlulukların dünyasından özgürlüklerin alemine taşıdığı içindir belki.. belki de bu yüzden törensel bir havaya büründürebilir, ritüel düzeyinde bir anlam atfederiz günbatımına… Romantik mekân sıkıntısı bulunmayan Türkiye’de günbatımının izleneceği yerler açısından da sıkıntı çekilmez. Ancak bunlar arasında bir tanesi var ki, size bu günbatımını sadece ufukta yiten bir portakal tadında sunmaz. Size adeta gerçek dışı bir coğrafyadaymışsınız hissini de verir. Evet, günbatımının en iyi izlendiği yerlerin başında bu romantik vadi gelir. Bu keyfi yaşamak için sevdiğinizi alıp Ürgüp-Avanos yolunun 3. kilometresinde aracınızdan inmeniz ve tabelaları izleyerek Kızılçukur vadisine girmeniz gerektiğini hatırlatıyor kitapta.. Ölmeden önce sevdiğinizle birlikte Kapadokya’ya gidin ve bölgenin en güzel vadilerinden Kızılçukur vadisinde romantik bir günbatımının tadını çıkarın… Sevgilisi olanlar, sevdiği olanlar, sevdiğinin yanında olanlar için yazıyorum bütün bu ayrıntıları… ayrıca kitapta ne zaman gitmeli, nasıl gitmeli ve ne günbatımında ne içmeli gibi ayrıntılarda unutulmamış...







Bu günlerde sürekli çantamda taşıdığım ve her boş bulduğum yerde oturup altını çize çize ve gülümseye gülümseye okuduğum bir kitapla, kitap köşemi açmak istiyorum… Kitaplar benim için çok önemli! Yaşamam için en önemli besinlerimden biri, birincisi! Resimde de görüldüğü gibi kitabın adı “Türkiye’de ölmeden önce yapmanız gereken 101 şey” kitabın içinde son derece keyifli bir anlatımla yapılacak etkinlikler sıralanmış, hem de öyle güzel bir dil ile anlatılmış ki insanın mutlaka oraları gidip göresi ve söylenilen her şeyi uygulayası geliyor. Ben kitabın içinden seçtiğim yalnızca bir kaç öneriyi paylaşacağım sizlerle, zira hepsini anlatmaya kalksam haksızlık olur:) merak edenler kitaba sahip olmanın yollarını bulacaklar:) Ancak bu yaz mevsiminin hem en keyifli, hem de benim için bazı özel nedenlerden dolayı en hüzünlü kitabı diyebilirim...








Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Kandille gelen çocukluk kokuları...

Bu üzümler öyle sanıyorum ki ananemin bağından toplanmış olmalı, ben çocukken o bağa ananemle birlikte gider sepet sepet üzüm toplardık bazı üzümlere ben isim takardım “bu kara kız olsun” derdim mesela, kutunun içine üzüm koyma fikrinin annemden çok ananeme ait olduğunu hissediyorum sanki, ananem 85 yaşında tonton bir nine oldu artık bu günlerde ama hala ben aradığımda sesimden tanıyacak kadar aydınlık bir hafızaya sahip, yaşlandıkça şekerleşen biri o, Evet özledim… Kimseyi özlemek istemiyorum dediğim bir zamanda onu da özlediğimi fark ettim… Belki kongre sonrası ben de onlara bir sürpriz yaparım, ne güzel olur, belki hepimize iyi gelen bir yolculuk, hatta arabayla bile gidilebilir, ağır ağır yolları tanıyarak, seyrederek, gördüklerimizi anlayarak, anlayamadıklarımızı yanımıza alarak… Yolculuklar…
Bunun adı bizim köyde “kelek” ya da “hırt” diye bilinir, kavunun küçüğüdür ama onu böyle olmadan yemenin tadı bir başkadır, bu da benim çocukluk tatlarımdan biridir… Annem özlediğimi düşündüğünden koymuş olmalı kutunun içine… dedim ya sürprizli bir kutuydu, içini açtıkça yüzümde gülücükler açtı…

Tarhana bizim köye özgü bir yiyecek, benim için kokusunun da tadının a ayrı ayrı güzelliği olan bir yiyecek, yaz mevsiminde sıcaklar geçmeden yapılır, ana maddesi süt-yoğurt-yarma denilen buğdayın dövülmüşü. Hepsi kocaman bir kazanda kaynatılarak bir gece dinlendiriliyor sonra sabah iyice yorulup evlerin çatılarına serilen çığ denen kamış örtülerde serilerek kurutuluyor ve toprak küplerde saklanıyor, gerçi artık eskisi gibi toprak küpler kalmamış olmalı kasabada. Kışın kasabanın vazgeçilmez bir yiyeceğidir. Çorbası da nefis oluyor ama ben böyle taze taze yemeyi seviyorum çorbasını ne zaman yapsam herkes bayılıyor bir gün yapınca onunda tarifini yazarım buraya. Halam bilir benim tarhanayı ne kadar çok sevdiğimi, bizim ailede sadece ben ve oğlum yiyoruz bunu gerçi kardeşlerimin hiçbiri bilmediği için yemez de aramaz da… Ama benim çocukluğumun kokularını taşıyan bu kuru ve garip şeyi çok seviyorum… bir yandan bunları yazarken diğer yandan elimde tarhana kıtır kıtır yiyorumJ uzun yıllar oldu köye gitmeyeli çok istiyorum ama bir türlü kısmet olmadı belki de bu yalnızlığımda özlediğimi hissettiğim yerlerin içinde o da var… gidilmesi, görülmesi gereken bir yer… Tam da kalabalıklarda yalnız kalmak isteyen bana ne kadar iyi gelirdi eğer gidebilseydim… ahhh, keşke….






Bu kandil bize bir sürpriz vardı, Annem yaz başından beri Anneannemin yanında kalıyor, köyde, ben arayıp halamla bir koli yolladığını söyledi. Ben önce küçük bir şey sandım, meger kocaman bir kutuymuş. Halamda sağ olsun hiç aksatmadan o koca kutuyu terminale götürüp otobüse vermiş, ama bizim otobüs firmasının çok düşünceli personeli araç Tokat’a geldiğinde koliyi indirmeyi unutunca benim koli tekrar Ankara yollarına düşmüş, bir tur daha atıp Ankara’da nihayet biraz önce bana ulaştı. Tabi annemin çok sevdiğimi ve özlediğimi bildiği kabak çiçeği dolması bu yolculukta bozulmuşlardı, ama anneme söylemedim üzülmesin diye… Çocukluğumun büyük bir kısmı anneannemin yanında geçtiğinden bana onu ırlatan her şeyin ayrı bir anlamı var. Bir de annemden gelen kolilerin anlamı da ayrı tabi. Sanırım 8 yaşındaydım köyde bir sabah İstanbul’dan gelecek bir paketi beklemek için sabah ezanı yollara dökülmüştüm… Kıştı hava soğuktu bu günkü gibi aklımda o heyecanım o günlerde aklımda kalan tek şey o koliyi karların üzerinde oturup beklediğimdir. O yüzden gelecek paketleri açmayı seviyorum ama gene de çocukluk paketleri elbet çok başka, aradan yıllar geçmesine rağmen hep şunu düşünmüşümdür daha sonraları daha güzel süslenmiş ve benim için özel hazırlanmış bir sürü hediye paketlerini açtım ama hiç biri bana o 8 yaşımın karlı bir sabahında sokak ortasında yere oturup ta açtığım o paketten çıkanların bana verdiği tadı vermedi… Çünkü hiçbir hediye paketini o kadar heyecanla beklemedim...o günlerde ne güzel günlerdi…çocukluk…şimdi büyüdük…herkes büyüdü…hepimiz büyüdük ve hepimizi kuşatan başka başka telaşların peşinden sürüklenip duruyoruz... Çocukluk mu? o gökyüzü gibi hiçbir yere gitmiyor, bizi hep takip ediyor...

Pazar, Ağustos 26, 2007

Boyayla gelen güzellikler...Papatyalı kutular,





Kutuyu boyayalı bir hafta olmuştu yaklaşık öylece bekliyordu köşede bir yerde, üzeri papatyalanacağı günü:)






Mozaik ile papatyaların ortasına doku vermeye çalışıyorum... Mavi daha çok yakışıyor sanki herşeye...


Papatyaları transfer tutkalı ile yapıştırmak benim en keyifli kısmı, çünkü sona yaklaşıyoruz sinyallerini veriyor:)












ve hepsi bir arada dağıtıma hazırlar:) Ben şimdi bunları tek tek hediye etmeye başlarım..

Üzerine sim dökerken kollarımda simlendi:) , Bu kutu Şükriyemin:)







Bu kutu da sahibini bekleyenler arasına katılacak...

Kahvaltı uzun sürdü ben eve döndüğümde çoktan saat 2 olmuştu bile, Şükriye‘ye söz verdiğim ama sürekli erteleyip durduğum çay kutusunu boyamaya başladım, başka hediyeler de vardı bekleyen biriktirdiğim bir sürü boyanacak kutu, elbet kesilmiş papatyalar ve bir anda balkondaki masada ahşap boyama malzemeleri ile yine eski günlerdeki gibi kendimi boyaların ve vernik kokularının içinde buldum bu kez bir farkla yanı başımda duran bir fotoğraf makinesiyleJ uzundur bekleyen tüm boyama işlerini akşama kadar bitirdim, kimisi yarı boyanmış atılmış bir kenarda bekleyen kutular kimisinin yüzüne hiç bakılmamış kutular, hepsi masadaydı, ben onlarla uğraşırken keyifli keyifli böylece zaman da çabucak geçmiş ve kapı çalmıştı Rodeo dönmüştü. Ahşap boyama tutkusunun bende nüksetmesi 2003 yılına rastlar, “yapacak başka bir şey daha olmalı” ya da “daha ne varsa getirin hepsini yapayım, her şeyi öğreneyim ben” diye aç gözlülük yaptığım yıllardı, bir şeyler öğrenmeye doymadığım aç gözlü ve sıkıntılı geçen yıllar, o yıllarda bu hobi bu coğrafyaya çok yeni gelmiş ve bizim okulda kursu açılmıştı, üstelik geceleri, Yıldız’ın ilk kursiyerlerinden olmalıyım sonraları benden çok bıktı gerçi amaJ yine de az kahrımı çekmedi, buradan onu sevgiyle anmadan geçemeyeceğim, o şahsına münhasır ve çok özel biridir! Öğrendiklerini öğretmeyi seven, kendi yaratıcılığı ile farklılık yaratan ve kendi içinde farklılığı ile bütünleşmiş biri! Ne zaman papatyalı bir kutu görse sanırım sadece beni hatırlıyor, sayemde belki de bu çiçekten nefret etmeye bile başlamış olabilir. Sayısını unutacak kadar çok şey yaptım ahşap malzemelerle, çok keyif alarak hala bazen çılgınca her şeyi boyayasım geliyor haniJ burada bulduğum malzeme ile yetinmeyip Ankara’dan, İstanbul’dan az malzeme taşımadım kut kutu, hala daha gözüm düşer gittiğim yerlerde boyama malzemelerine… Ve ne zaman mutsuz ve hüzünlü olsam içerdeki kutuda bekleyen ve her zaman imdadıma koşmuş bu boyama malzemelerini çıkarıp kendimi unutana kadar kucaklaşıyorum onlarla, kendimi iyi hissedebileceğim bir uğraşın içinde olmak, unutturmasa bile iyileştiriyor ve nefes almamı sağlıyor, biliyorum… Sonuçta ortaya çıkan, içinde kendi ruhumdan izler taşıdığına inandığım bu kutuların varlığından çok onları boyarken, onlarla çalışırken hissettiklerimi önemsiyorum daha çok, bana sonuçtan çok sürecin iyileştirici gücünü tekrar tekrar hatırlatan bu keyifli etkinliği çok ama çok seviyorum…
Şükriye ona yaptığım çay kutusunu belki de yarından önce bu sayfada görecek, yani ona yarın akşama verebileceğim en erken, beğenmezse eğer vazgeçme şansı var hala yani diye yazıyorumJ artık okulda onu ziyarete gittiğimde bana bitki çayı ikram etmek için dolaptaki poşetini çıkarmasına gerek yok;)
Ben bu yazıları eklerken Rodeo içerden sesleniyor “anne uyursam eğer beni 00.15 de uyandır lütfen maç var, ama n’olur” diye… Elbette kuzucuğum diyorum ben de ona, elbette… Okullar açılmadan, tatil bitmeden istediğin saatte yatıp kalkmanın tadını çıkar bakalım nasılsa az kaldı…
Şimdi özel eğitim öğrencileri için ders notu hazırlamalıyım…













Pazar kahvaltıları, arkadaş sohbetleri....







Bu Pazar sabahına da yalnız uyandım, (oğlum henüz gelmemişti) evde yapılcak işlerle kısa bir bakışma yaşadıktan sonra artık bir yerden başlamalıyım diye koyuldum, müziğimide açtım ki bana eşlik etsin diyeJ çok geçmeden telefonum çaldı, Şükriye “Hadi hemen bana kahvaltıya gel, Semralar da geliyor” dedi, -Şükriye ve Semra benim iki eski arkadaşım, meslektaşım aynı zamanda, Şükriye şimdi harika bir anaokulunun müdürlüğünü yapıyor, süper bir anne, öğretmen, arkadaş! Semra’da onun tam karşısındaki özel eğitim merkezinin müdürü, o da aynı şekilde çalışkan bir iş kadını, özverili bir anne, becerikli bir ev hanımı ve harika bir arkadaş. Biz eskiden üçümüz aynı okulda çalışıyorduk, üç çocuk gelişimci olarak…. Güzel günlerdi, hepimizin öğretmenler odasında ve okul kantininde çay eşliğinde öğrenci kurtarma operasyonları yaptığımız, gülmek ve konuşmak için bol zamanımızın olduğu yıllardı… Sonra hayat bizi savurdu! Onlar kendi işlerini kurdular, ben ise master öğrenimim bitince Üniversiteye geçtim ama hala bir araya gelip, birbirimizi anlayacak, birbirimize zaman ayıracak ve hatta dedikodu yapacak kadar yakınızJ Ne mutlu bize!

Uzun süren Pazar kahvaltılarını, kahvaltıdan kalkmadan çay eşliğinde yapılan masa başı sohbetlerinin tadını özlemişim… Konuşacak çok şey birikmiş, ikisi de tatilden henüz dönmüş olduklarından başta tatil mekânları olmak üzere çok şey konuşuldu, hatta erkeklerin arada bir keyifli sataşmaları, çocukların kendi aralarında ki oyunları, Kerem’e ısrarla benim ve Semra’nın o hangimizi sevdiğine dair sorduğumuz, çocuğunda “cıkk, ben annemi seviyorum” sözünü bıkmadan söylemesi bile birlikteliğimize son derece keyif katan kayda değer diyaloglar arasındaydı,, bir tek Rodeo yoktu aralarında-söz verdim Bülent’e söylemeyeceğim su parasını burada- JJ Fotoğraflar müdürümün balkonundan, resimleri çeken ben olduğumdan masada hiç olmayan da ben oluyorum doğal olarak… Bu güzel masa Şükriye'den...

Plansız Cumartesi hareketliliği...

Ne zaman umutsuzluga kapılsam, ne zaman birşeylere olan inancım zayıflasa, yaşam bana inadına canlılık işaretleri gösterir, utandırır beni!






Gel beni yee yeee diye bağırmıyor mu şimdi bu katmerler:)



Sevgi'nin annesi....
















Şeftalileri izlerken evime sadece 20 metre uzaklıktaki bu güzel bahçenin varlığından nasıl da habersizmişim diye hayıflanıyordum, hergün önünden geçtiğim bu evin ardında böyle bir güzelliğin saklandığını nerden bilebilirdim ki?








Emine ve Nevin balkonda çay içerken doğradılar şeftalileri, ellerine sağlık:)







Ve işte sonuç.....

Bu sabah uyandığımda derse gitmenin dışında aklımda bir şey yoktu- Bir süredir özel eğitim merkezinde engelli çocuklarla çalışıyorum- ve saat 10.00 olmadan okuldaydım, Berna ve Neslişah ile dersimizi tamamladık, anneler ile görüşmelerimi de bitirince plansız bir şekilde eve doğru yol aldım, oğlum bu hafta sonu babasına gittiği için tek başıma bir plan yapmak da canım istemediğinden evde kitap okurum belki diye düşünmüştüm. Eve girer girmez Emine aradı, “Biliyor musun, sana çok yakın bir yerdeyim katmer pişiriyoruz”dedi, -Emine çok sevdiğim ama uzundur eskisi gibi görüşemediğimiz bir arkadaşım, eski oturduğum evden komşum aynı zamanda, ona şimdilerde “Eski komşum” diye hitap ediyorum, ama hala arkadaşım tabi- üzerimde eşofmanlarımla tarif ettiği yere gittim, bu bir bahçeydi, benim oturduğum yere neredeyse 20 metre uzaklıkta, içeri girer girmez burnuma hamur kokuları gelmeye başladı, yeşilliklerin içinde insanlar oturmuşlar katmer pişiriyorlar, Allahtan yanımda fotoğraf makinesi eksik olmuyor da orada resim çekebilme şansım oldu. Bahçe şeftali ağaçları, domates, salatalık ve yeşilliklerle doluydu, ben hemen heyecanlandım tabi bahçeyi görmek için, hamur açan kadınlar Emine’nin akrabaları ancak onları izlemeye koyulmuşken bir ses bana “hocam hoş geldiniz” dedi, öğrencimJ gülümsedim, meğer hamuru açan kadın Sevgi’nin annesiymiş, Sevgi benim lisede çalıştığım yıllardan öğrencimdi, güler yüzlü, çalışkan, şeker bir kızdı, görmeyeli 1 yıl olmuştur en fazla ama aynı güzel gülümseyen yüzüyle karşıladı beni, bu yıl ÖSS sınavına girmiş olmalıydı, sordum ne yaptın diye ve öğrendim ki tekrar benim öğrencim olacakmış, benim çalıştığım üniversiteyi kazanmış, birlikte gülümsedik… Şeftaliler ağaçta güzel duruyorlardı tabi ama görüldüğü üzere bir tepside de güzel durdularJ orada çay içip o güzel hamur işlerinden yedikten sonra-vicdanım sızlaya sızlaya tabi- Emine ile gidip Nevin'i aldık ve eve geldik ve o güzelim şeftalilerden bir güzel reçel yaptık, tarifini yazmayacağım zaten her yerde bulunabilir, ancak reçel ocakta kaynarken evin içini bir şeftali aroması kapladı buram buram, nefisti… Reçel kaynarken biz de Emine ve Nevin ile balkonda çay içip eski hatıralarımızı konuştuk, sen eskiden….. Biz eskiden….. Yükselen hüzün dolu kahkahalar eşliğinde…. Bu şehri sevmiyorum ama boğulmak üzereyken bana nefes alacak kadar izin verdiği zamanlar haksızlık etmemeye çalışıyorum... -Buna da züğürt tesellisi diyorlardı sanırım-:)
İşte plansız Cumartesi özeti…






Cuma, Ağustos 24, 2007

Geçen Yaz İstanbul'da...
























































Bu yaz İstanbul’a gidemediğimiz için bu günlerde içimizde İstanbul özlemi dolaştığından bari geçen yazı anlatayım istedim. Geçen yaz Rodeo ben ve Leyla hep birlikte İstanbul’a gittik neredeyse 45 gün oradaydık (bunun 30 günü Rodeo’lu kalan 15 günü Leyla ve benimle geçti geçti, Rodeo yaz okulu bitince bizim İngilizce kursumuz devam ettiği ve evde sıkıldığı için babasına gitti) biz İngilizce kursu sevdası ile her gün Sarıyer-Taksim belediye otobüslerinde, Beyoğlu sokaklarında sefilleri oynarken Rodeo’da Büyükşehir belediyesinin yaz okullarına devam etti, orada masa tenis, basket, satranç dallarında ödüller ve dereceler aldı, hele bir gün biz biraz geciktik kurs çıkışı Beyoğlu’ndaki mağazalara daldık, eve geldik ki Rodeo anahtarını almayı unutmuş kapıda bekliyor ama elinde bir kupa var, aaa bu ne dedik hemen, “anne en teknik oyuncu kupası benim oldu” demesin mi” Leyla ablası ve ben hemen kucakladık öptük onu, sevinci gözlerine yıldız yıldız parlayan Rodeo başarılı olmanın gururu ile kasılırken biz de ona övgülerle destek oluyorduk. Ardından masa tenisi turnuvası ve satranç derecesi geldi. Tabi Sevin ablada tebrik eti onu, Sevin abla annemin kiracısı ama aslında benim için daha derin anlamları olan çok asil bir ruha sahip, özel ve özellikli biri, bizim evin alt katında, bizim çocukluğumuzun geçtiği bakkal dükkanını artık bir emlakçi olarak kullanan ve “vayy be bizim dükkan bu kadar güzelmiymiş” dedirtecek kadar değiştiren harika bir insan! Düşünceli, duygulu,akıllı, hassas ve çalışkan biri. Geçen yaz onunla deniz kenarında içtiğimiz çayların ve yediğimiz tostların güzelliği ile gülümsüyoruz bu yaz… Yukarıdaki resimde sihay elbisesiyle sahile bizi çay içmeye götürdüğü sabahlardan birinde bize herzamanki gibi gülümserken...Belki yeniden aynı güzellikleri yaşarız birlikte, kim bilir diyerek… Yaşam…

Biz İngilizce kursuna devam ederken yaz sonu başka konuklarımızda oldu İstanbul’da ve işte onlarda biri, bana “kelebek” diyen bir arkadaşımdan bahsetmiştim ya hani, işte o ve eşi formula yarışları için Çanakkale’den İstanbul’a gelince hepimiz çok şenlendik. O bir sanatçı, ressam, ama dana önemlisi o benim arkadaşım! Eşi yeğenleri ile gezerken, biz de Arzu ile Kız Kulesi, Emirğan Sabancı Müzesi, Eminönü Galata köprüsü, Ortaköy sahilinde denizi seyrettik, birlikte anılar yazdık, güldük, ağladık, hayallerimizi coşturduk ve bol bol resim çektik…
Şimdi geçen yazı özlem ve sevgiyle anarken, “yeniden yaşarız değil mi?” Diye kendi kendime sorup “elbette yaşarız” diye yine kendi kendime mırıldanıyorum… Yüzümü denize dönmüş hüzünlenirken...
Resimler geçen yazın İstanbul’undan “Harika Yaz” adlı dosyadan…Kaldırılmış anılardan…