
Hepimiz birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. O zaman hepimiz birbirimizden sorumluyuz.
Pazartesi, Mart 16, 2009
Enka Bahar Toplantısı

Çarşamba, Şubat 18, 2009
Azra bebek hoşgeldin....

Pazar, Şubat 08, 2009
Tatilin Ankara Cephesi
Ankara'da en az İstanbul kadar keyifliydi... Leyla, Arzu,Özlem,Nurdan ve ben... 5 kız toplandık, hepimiz Leyla'da kaldık, Ankara'nın altını üstüne getirdik, çocukları da kah alışveriş merkezine kah sinemaya bırakarar kendımıze kısa kısa zamanlar yarattık, gezdik tozduk, güldük mutlu olduk, hayaller kurduk, tatili yedik-bitirdik geldik:)Yeni döneme hazırız artık.... Buyıl ben leyleği havada görmüşüm öyle diyorlar, umarım hep öyle olur pek bi memnunum bu halimden....
Balmumundan kanatlarımla İstanbul

Salı, Ocak 27, 2009
Kısa kısa

Perşembe, Aralık 25, 2008
Yılın Son Karı, son kararı....

Sanırım o dışardan görünen sosyal ve dışa dönük yapımın içinde yalnızlığına ve mahremiyetine çok düşkün, hassas alıngan utangaç, çok kırılgan kendi içindeki ıssızda sessizce ağlayan bir kadın var. Bu nedenle bazen bana hiç benzemediği düşünülen çok sakin, minimalizim hayatı her yönüyle benimsemiş, az konuşan ve serinkanlı insanlarla çok ama çok iyi iletişim kurduğum oluyor. Görünüşte bu kadar zıttım olan biriyle nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiğim çevremdekileri daima şaşırtmıştır. Yalnızlığı da çok severim aslında, yalnız kalmak tıpkı yazmak kadar önemli bir ruh gereksinimidir. Benim için zorunluluk. Ruhumdaki fırtınaların iniş çıkışların sarsıntılarını tek başına göğüslemek için kendime zaman ayırmalıyım diye düşünürüm. Neşeli ve keyifli olmayı sevdiğim kadar hüzne de tutkuluyum. Çelişkilerimin büyük kısmının farkında, kendisiyle asla uzlaşmayan ama çoktan barışık bir huzursuz ruhtur benimkisi… Bunlar acıtır tabi… Ama hayatta böyle bir şey işte insan belli deneyimlerden sonra hayal kırıklıklarına karşı hala bağışıklık sağlayamamışsa eğer, yıllar içinde yaralı ruhuna iyi gelen bazı ilaçları keşfetmeyi başarıyor. Herkesin kendi bünyesine uygun ilaçları var. Benim ilaçlarımdan biri saklanmak, ağlamak ve yazmak. Yazmak unutturmasa bile iyileştiriyor ve başka yollar açıyor bana. Saklanmak ve ağlamayı ise hiç sorma.. Aylar süren kendimi berbat hissetmelerimi birazda olsa unutturabiliyor. Ve işte tüm hissedilenleri yazıya dökmek… yazmak çıplaklaşmak demek benim için..ruhum soyundukça savunmasız, korunmasız kalıyorsun… Yazmak, yüzleşmek demek. Yüzleşmek cesaret ister. Bu cesaret öyle yüksekten atlamak cesaretine benzemez. Atlamak! Atlarsın ve biter. Ya başarırısın ya da sakat kalırsın. Ve ya ölürsün. Ama yüzleşmek ömür boyu sürer ve çok acıtır…
Aşka gelince, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır beklide.
Ama aslında gerçek aşk yalnızca hayranlık duymaktır. Benim herkes gibi olmasa da belirgin hayranlık noktalarım vardır. Ayırt edici bulduklarım…İki kez âşık olup, her ikisinde de derin hissiyata boğulmuş olmama karşın aşkın hep çok önemli olduğunu savunmuşumdur. Belki de yanlıştır bu ama hala da aynı yanlışı savunurum…
Perşembe, Eylül 18, 2008
Kız Kulesi keyfi...
İstanbul'da toplam 17 gün kaldık, ama daha gitmeden Alperene başladı "ben hiç kız kulesine gitmedim, ne zaman gideceğiz" diye, tamam dedik, ben 4. kez göreceğim belki ama sen iste yeter ki mutlaka bir gün de oraya gidelim, Gülşen ile Deniz'inde bizimle birlikte olduğu bir gün, sabah erkenden Ortaköy'e gittik, ayvalık tostu ile başlayan güzel bir sabah kahvaltısının ardından motorla kızkulesine geçtik, Alperen Deniz ile kanki modunda kızkulesinde dolaşırken gezerken bir ara dönüp, "anne bu Deniz'in yüzünden kızlar bana hiç bakmıyorlar, onu sevgilim sanıyorlar galiba" diyiverdi, güldük güldük güldük:) oğlumun yaz aşkı yaşarım belki diye başlayan tatilinin bu cümle ile "aşksız" devam edeceği sinyallerini hep birlikte almış olduk:)Dönüşte dolmabahçe sarayınıda görsün çozuklar dedik ama haftanın tatil gününe denk geldiği için, Beşiktaş'a kadar eğlene eğlene yürümek zorunda kaldık...
Şimdi resimlere bakınca fark ediyorum da, bir sürü deniz gördüm, hemen hemen hepsiyle kucaklaştım ama bu marmara denizi gerçekten de içimi pare pare ediyor benim...
Pazartesi, Eylül 15, 2008
Liva'da Eylül Esintisi
Mehmet Liva'ya davet etti, arkadaşlarım bana süpriz yatılar, yemekler yendi, çaylar içildi, pastalar kesildi, ben Liva'nın o çok sevdiğim bahçesinde Eylül rüzgarı ile şalıma sarılırken 36 yaşından hayata baktığım o ilk gece herşey ama herşey ilk çocukluk günlerinde ki gibi umut dolu oldu.... Sarıldık, sarmalandık, kucaklaştık, fotoğraf kareleriyle anılaştırdık...Teşekkür ederim; Mehmet, İlkay, Zehra, özlem ve Alperen'e....
Pazar, Eylül 14, 2008
Hüzünlü Eylül Çocuğu....
"Kaçıncı yaş günü olursa olsun, o hep etrafına ışık saçan küçük kız! Benim hassas kalplim, can yoldaşım, kadim dostum iyi ki doğmuşsun, varlığın benim ve etrafında ki herkes için şans ve doğum günün kutlu olsun bitanem. Nice mutlu seneler dilerim ayrıca sarılaraktan yanaklarından öper öperim" LeylaBu sabaha bu mesajla uyandım... Sonra sabah Arzu aradı, "bu yıl sesin geçen yıldan daha iyi geliyor" dedi, daha iyi olmam gerek elbette diyerek, geçen yılı anımsadım, zaman gerçekten de elimizden kayıp gidiyor, ve biz yalnızca ardından bakakalıyoruz şaşırarak...
Her doğum günümde olduğu gibi bunda da yaşamımı sorgularken buldum kendimi, 36 yı dolduruğum bu gün, geriye dönüp baktığımda yaşamımı kötü yönettiğim yıllarımın olduğunu fark etmeme rağmen, hala daha hayallerimin peşindne koşacak kadar güçlü ve kararlı olduğumu gördüm, kendimi sevmem için yeterince sebeblerim olduğunu da. Yaşamın dinamikliği ile önüme bakmam gerektiğini, ve değişimin kimse tarafından engellenemeyeceğini hatırlattım kendime...
Ve daha pek çok şeyi de hatırlatarak kendime, gülümsedim aynadaki aksime....
Evet, bu hüzünlü eylül çocuğu bu gün 36 yaşını doldurdu...
Perşembe, Eylül 11, 2008
"Kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır"
Aslında İstanbul'u kronolojik sıraya göre anlatmaya başlamıştım ama az önce sevgili Nesrin'in bana sataşması ile birden sıralama değişti:))İstanbul'un aylak aylak gezildiği o sıcak yaz günlerinden biriydi, ben kızkardeşime gitmek için Maltepe'ye geçtim, Şule ile görüşmek için daha gitmeden planlar yapmıştık zaten...
Şule beni maltepe'den alıp adaların küçük küçük göründüğü, güzel bir deniz kenarına götürdü, Ozan'ın en sevdiği yer diye de eklemeyi unutmadı, onu özlemenin sesindeki yansımasıyla,kimi zaman konuşmanın ortasında adalara doğru o nefis manzaraya kayan gözlerim bulutlandı, ama orada, o sanki yıllardır tanışıyormuşuz izlenimini veren sohbetin içinde gerçekten de Şule'nin "kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır" sözüne inandım, bir de babalar için kızlarının gerçekten de ne kadar önemli olduğuna. Şule'nin sözcükleri dünyanın yükünü hafifletip, omuzlarımı biraz daha dikleştirmeme yardımcı oldu, hüznümü parçalara böldü, anlamanın, anlayarak bakabilmenin o özel coğrafyasında bulunmanın hazzını yeniden hatırlattı...
O gün o kısa zaman diliminde, denizden iyot ve yosun kokuları yükselirken, hala neden yeterince büyüyemediğime hayıflanırken, zamanın silemediklerini birbirimize çıtlatırken, ada manzarası ile gözlerimiz buğulanırken, hep ağlayacak bir sebebim olduğuna hüzünlenirken, kabuk bağlamış yara izlerimizi severken, sözcükler havada uçuşurken, zamanı tutmak isterken,hala umut etmek için sebeblerimizden söz ederken, yaşamımımda "iyi ki" diyebildiğim bir karşılaşmaya daha tanıklık ederken, Şule'yi yıllardır tanıdığıma neredeyse yemin edecekken, ne de güzeldi o dondurma ile gözlerimden akan birkaç damla yaşın tadı...
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
ŞEHİRLER, YOLLAR, YÜZLER VE KOKULAR
Cumartesi, Haziran 28, 2008
"Yazılarını yazman için biraz ışık"

Geçen gün taşınma telaşı zihnimde okulda acil yapılması gereken vize programını hazırlıyorum ilan edilmesi gereken tarihi kaçırmışım bir yandan kendime kızıyor bir yandan da neden ben tek başıma bunca işle uğraşmak zorundayım ki diye hayıflanıyordum, dahili telim çaldı bir an tereddüt ettim acaba dedim açmasam beni oyalayacak biri olursa programı yetiştiremem, bunlar zihnimden ışık hızıyla geçiyor ve telefonum ısrarla çalmaya devam ediyor, derken açıverdim aniden;
- “Hocam merhaba, sizi yerinizde bulmak ne kadar zormuş” diyen bir ses. Karşıladı beni.
Arayan Türk Dili Edebiyatı bölümünden Doç Dr Turan Karataş, epey oluyor benim yazılarımdan birini okumuş ve çok beğendiğini ifade etmiş yayınlanması gerektiğini söylemişti, bir an tereddüt edip aslında yazılarımı paylaşma konusunda biraz tereddütlüyüm demiş olmama rağmen gene de ona yazımı vermiş ve “Olabilir” demiştim.
Ve bu sabah erkenden uyandım, birkaç kutu boşaltıp yerine yerleştirdim, boş kutuları kapıya koymak için kapıyı açtım ki, kapının önünde bir sepet, bir kutu mum ve üzerinde bir not vardı;
“Yazılarını yazman için biraz ışık” kim, ne zaman gelip bıraktı bilmiyorum, hiçbir ipucu yok, o notun dışında, benim de hiçbir fikrim yok ama zamanlama adına müthiş güzel bir yeni ev hediyesi oldu bana. Bildiğim tek şey, mumları sevdiğimi bilen biri olduğu...
Ben bu gece o ışıkla yazılar yazacağım, belki bir edebiyat dergisinde belki de burada, ama mutlaka sizler de okuyacaksınız, mutlaka paylaşacağım…
Çarşamba, Haziran 25, 2008
Başka Bir Zamanda Yaşamak....

Dün gece rüyamda İstanbul’da deniz kenarında kumsalda oynuyorum, ama 5 yaşımın İstanbul’u, ben de 5 yaşımın verdiği çocuksu coşkuyla kumsalda deniz kabuğu topluyorum sonra bakıyorum ki biri beni izliyor uzaktan , o birisi benim 35 yaşım, birden ürküyorum onu fark edince, 5 yaşım bana gülümsüyor ama 35 yaşım ona dudak büküyor. Sonra 35 yaşım bir süre 5 yaşımın coşkulu oyunlarını izliyor sahil boyunca denizin sesiyle birlikte, sonra arkasını dönüp oradan uzaklaşıyor, üzerinde uzun bir askılı elbise var, aynı elbisenin 5 yaşımın üzerinde olduğunu fark ettiğinde dudağındaki somurtkanlık yerini umutlu bir gülümsemeye bırakıyor, 5 yaşım onu izlemek için elindeki deniz kabuklarını sahildeki kumlara bırakıp yürümeye başlıyor, 35 yaşım uzun bir yürüyüşün ardından bir merdiven tırmanmaya başlıyor, o merdivenlerin sonunda Yeniköy Kahvesine ulaşıyor, 5 yaşım o merdivenleri tanımadığını fark edip oradan 35 yaşım gözden kaybolana dek onu izliyor.
Bu rüya bana çocukluğumun mahallesini anımsattı, sabah mail kutumda ise sevgili Baver’in bloğuna yeni bir yazı eklediği iletisiyle karşılaştım, Baver benim çocukluk arkadaşım, biz aynı mahallede büyüdük o hala İstanbul’da aynı mahallede deniz ve yosun kokularıyla yaşıyor, şimdilerde Milliyet Blog yazarı kendisi ve bir gün “Özel Lezzet Durakları” başlığı altında Yeniköy kahvesi'ni anlatan bir yazı yazmıştı onu buradan http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=42064 okuyabilir Yeniköy Kahvesi’nin nasıl güzel ve özel bir yer olduğunu görebilirsiniz.. Lütfen okuyun bu güzek kahveyi, öyle bilinen kahvelerden değildir, hem sevgili Baver çok güzel anlatmıştır:))
Not: Ben yarın taşınıyorum, eşyaları evden eve nakliye firmasına verdim öğlen sularında gelip taşımaya başlayacaklar, ben de sabah telefon ve Internet nakil işlemlerini halledicim, telekom baş müdür yardımcısı ne kadar yakın arkadaşımmış göreceğiz:)) çünkü aynı gün içinde halledeceğinin söyledi bana bu gün, hatta dert etme sen hallederim ben diye de bastı havasını. Yeni yazımı muhtemelen yıldızlara yakın olduğum yeni evimin terasından yazacağım size, bu akşam son kez kutuların arasından Türkiye-Almanya maçını izleyeceğiz Gülşen ile, umudum Türkiye'nin gurbetçileri sevindirecek güzel bir sonuç ile yarı finale yükselmesi, zira önümüzdeki maçlara bakamadığımız için bu maçta, arkasına bakmadan evine dönen takımın Almanya olmasını istiyorum, hem de çok istiyorum. Şimdi bu yazıyı yayınlayıp hemen mng kargoya gideceğim Kuşadasındaki arkadaşım Medihâ'ya süpriz bir paket yollayacağım, eminim görünce çok şaşıracak ve sevinecektir, sonra da evdeki son paketlenmesi gerekenleri kaldırıp maç izlerken atıştıracak birşeyler alıp eve geçeceğim.
Pazartesi, Haziran 02, 2008
Her Ölüm Erken Ölümdür!
Geçenlerde Özlem ile hayat üzerine konuşuyorduk, üzgündü, geçecek demiştim, hayat hep öğreterek devam edecek sana, bana, bize. Ve biz büyüyeceğiz, acıyarak, acıtarak belki ama hep öğrenerek. İlk gençlikte insan her yenilgiyi bir kesin son , bir bitiş anıyor ya… sonra her duygusal yaralanışta, yok artık iyileşmem ben diye düşünüyor, ve yalnızlıkların başa çıkılamaz olduğunu sanıyor hani. İşte Özlem’de böyleydi. Ama öğrenmek ve kabullenmek arasında bir zamanlık yol mevcut. Bildiğimiz şeyleri gerçekten kavrayabilmek zorlu ve uzun bir süreç gerektirir. Zamanı gelmedikçe hiçbir öğreti kavranmaya hazır olmaz. Ve hepimizin farklı zamanları vardır. O da duygusal hasarlarını tamir ederken çok zorlanıyordu, sen bana benziyorsun dedim, kimsenin yardımını kabul etmiyorsun kendi kendini bir kuyuya gömüyorsun, hiç ışık sızdırmıyorsun içeriye ve orada kendi başına, dizlerini büküp başını da yukarı kaldırıp, iyileşmeye çabalıyorsun. Bana "Hocam ben kimseyi üzmek istemiyorum, üzülmek de istemiyorum ama hayat bana hep acımasız davranıyor gibi" Kim üzmek ve üzülmek ister ki? Oysa acımasız davranan hayat değil, bizim bakış açımızdı, ben bunu 30 yaşımda öğrendim, ona daha erken öğrenmesi için anlatmaya çalışmıştım ama bazen sözcüklerin de yetmediği anlar yaşayabiliyor insan, öylece bakakalıyor yaşanılanların ardından, akıp giden zaman mı, kayıp giden hayat mı diye kararsız aklıyor. İşte o zaman ihtiyacımız olan şeyin sadece zaman olduğunu kalbimize anlatmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen biriyim ben, ben sürekli kendimi kanatan biri olarak zamanla hep ama hep kavgalıyım bu yüzden. Çünkü o öğretmeden imtihan ediyor. ona kendine acıma ama kendine karşı da merhametli ol diyorum, benim kendime yaptığım haksızlığı sen kendine yapma. Senin gibi birine yakışmıyor bu diyorum, ama bir yandan da ona içim acıyor, acımak, başka birinin mutsuzluğuna, uğradığı kötü bir duruma üzülmek, merhamet etmek anlamına gelen son derece insani bir duygudur çünkü.Özlem burada müzik bölümünde şan hocası çok genç, çok tatlı, çok sevecen, çok güler yüzlü, çok düşünceli bir küçük kız çocuğu sanki daha önceki yazılarımda ondan çokça bahsetmişimdir. annesi bir süredir kanser tedavisi görüyordu memleketleri Bursa’da, kemoterapi süreçleri sancılı olur babamdan biliyorum, ona mümkün mertebe onunla çok zaman geçir dediğimi anımsıyorum, çünkü asıl acıtıcı olan hala konuşulacak şeylerin olduğu halde konuşacak kimsenin ya da konuşmak istediğin kimsenin artık yanında ol(a)mamasıdır diyorum. Ve gecen hafta aniden Özlem’in babası kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma aldılar, hemen Bursa’ya git dedim, ama teyzesi zaten görüştürmediklerini söyleyerek buradaki işlerini bitirip öyle gitmesini söylemiş telefonda o da burada okulda ki son kalan işlerini toparlıyor, nemli gözlerle bana bakıyor, ben de bakışlarımı ondan kaçırıyor ve bu olumsuz havadan onu uzaklaştırmaya çabalıyordum kendi acemi yöntemlerimle. Çünkü ben hayattan korktuğum zamanlar böyle saçmalıyorum. İnsan bazen beklemediği sonlarla yüzleşirken çaresizliğine isyan edesi geliyor, ama tam isyan edeceğim noktada hayat bana başka bir yüzünü daha gösteriyor. Bak diyor, ben ne kadar güçlüyüm, benimle yarışamasın! En iyisi uzlaşalım! Ben de hep uzlaşmacı oluyorum onunla. İnsan zaman zaman kendi geçmişinin karanlık ve tehlikeli bölümlerinde yolculuk etmeyi göze almalı elbette ama en azından bu yolculuğun zamanlamasını kontrol edebilmeli. Ama bazen hayat buna bile izin vermiyor.
Özlem bu gün Bursa’ya dönecekti, vedaları sevmem hocam o yüzden veda etmeye gelmeyeceğim demişti ama ben olur mu hiç öyle diyordum, bu veda değil gene görüşeceğiz elbet, ama öğrendim ki Özlem’in babası aniden fenalaşmış ve teyzesi onu aramış apar topar gitmiş Bursa’ya. Özlem babasını kaybetmiş. Bilgi aradı telefonla, ne yapacağımı bilemedim, arayamadım, elim telefona gitmedi, birincisi bu tür duygusal konuşmaları telefonda yapmayı sevmiyorum; çünkü bu sırada karşımdakinin yüzünü görememek gibi bir eksiklik, asıl durumu perdeliyor ve ben saçmalıyorum, ikincisi; sevimsiz ve lezzetsiz gelen bu konuşmayı yapamayacağımı düşünüyor cesaretisizleşiyorum.
Sonsuzluk, önemsizlik, bitiş ve ya yok oluş. adına ne dersen de, insan bir gün kendisinin de ölümlü olduğunu anlıyor, ondan sonra yaşamı değişiyor diye söyleniyorum kendi kendime...
Ama insan ölümlü olduğunu gerçekten hissettiğinde bunlaıma girmiyor, aksine yaşamına koyduğu anlamsız duvarlardan ve insanlardan kurtulmaya çalışıyor. Yarın ölebilmek gerçek bir olasılık olarak anlaşıldığında yaşam anlam kazanıyor. Manasız ve sıkıcı olan taraflar atılıyor ve gemi pupa yelken yola devam ediyor... İnsanın kendi ölümünü de kabullediği gün, artık eski kıytırık ve eski beklentiler gidiyor, yerine gerçek sevgi ve içi dolu heyecanlara yöneliş geliyor. Çünkü ölüm karşısında hepimizin çaresiz kalışı kadar önemli hiç bir öğreti yoktur!
Ardından babam geliyor aklıma hemen, babamı özlediğim, buram buram özlediğim geliyor. Ve o özlemi söylemeyecek oluşumun yakıcı sıcaklığı sarıyor bedenimi. Sonra Özlem ne kadar şanslısın diyorum içimden, ben babamı kaybettiğimde 19 yaşımdaydım ve cenazesine bile yetişemeyecek kadar uzakta!
Ve sonra Cemal Süreyya’nın o unutmadığım şiiri gelip oturuyor gözbebeklerime.
ÜSTÜ KALSIN
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...
Cemal SÜREYYA
Cumartesi, Mayıs 31, 2008
Kenan ve Evlenme Teklifi:)
Kenan Dawn sedromlu bir öğrenci, bir süredir okulda onu ne zaman görsem birlikte çay içelim gel diyorum, elimi omzuna atıyorum, hatırını soruyorum, neler yaptığını soruyorum, kendini değerli hissetmesi için de bazen onu göremediğimde özlediğimi ifade ediyorum, derken baktım benim ilgimden çok hoşnut Kenan ve dersimin bitmesini kapımda bekleyerek bana olan sevgisini gösteriyor, bu gün açılış hazırlıkları yapılırken mikrofonu boş bulan Kenan bana mikrofondan ilanı aşk etti, tam 3 kere mikrofondan "seni seviyorum, benimle evlenirmisin" dedi:))) durun durun dedim tam duyamadım bi daha söyle diye çocuğa tekrarlatıp durdum, evlilik meraklısı olmadığımı herkes bilir ama hepimiz bu duruma öyle çok keyiflendik ki, hemen oturdugum yerden kalktım Kenan bana mı söylüyorsun dedim, evet dedi gülerek, tam da anlaşılmıyor ya konuşması, arkadaşlar hemen vazgeçer belki o teklifinden bu anı ölümsüzleştirelim diyerek resimler çektiler, sonra geldi yamacıma yaklaştı, onun istediği şefkat elbette ama ben de ara sıra teklifini yineleyen Kenan'a tam da kadınlara özgü bir nazla, düşüneceğimi söyledim:)) Böylece herkesin duyduğu bir evlenme teklifi almış bulunuyorum, özgüvenim tavan yaptı benimle dikkatli konuşun diyerek dolaştım durdum, tabi Kenan'da beni gördüğü her yerde "seni seviyorum" diye işaret ederken herkese beni göstermiş oldu:)) Sonra herkes bana sende bir ışıltı var gözlerinde bu günlerde neden acaba diyordu da bir türlü söyleyecek birşey bulamıyordum, bu gün buldum o sorunun cevabını işte, Kenan bana beni sevdiğini söyledi ya dedim, hem de mikrofonu eline alıp herkese duyura duyura, gözlerimde ki ışığın tek sebebi bu işte, düşün yakamdan:))) Bu arada saçlarımı da kestirdim bu gün ama bir arkadaşımın "kadınlar canı sıkıldığında saçlarını değiştiriler" fikrinden değil, benim canım hiç sıkılmazken kestirdim, uzadı çok , modeli bozuldu diye, zaten mutluyum bu günlerde canım sıkılmıyor hiç, barıştım kendimle saçımla başımla derdim kalmadı , hem niye olsun diye, hani duyurulur o'na;)
Gelelim Kenan'a, o bir Dawnlu, şu an 30 yaşında, yaklaşık ömrü diğer akranları gibi ortalama 40 yıl, yaptığı davranışlarında bilinç yok, planlama yok, oto kontroli yok, ama maske ve engellerde yok tabi, ama onun o masum ve samimi ışığı, ben varım, beni görün, beni sevin çığlığı farkedilmeyecek gibi değil. kalan yaşamında ve bu yeni okulunda çok mutlu olur umarım.
Cuma, Mayıs 30, 2008
Kendi Doğam

Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli adam söyle der: "Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"
Perşembe, Mayıs 22, 2008
Plansız tatil süprizi - 1
Şimdilik bu resimle idare edin, nerde, nasıl bir tatil yaptığımı, neler hissettiğimi, nasıl fotoğraflar çektiğimi ve nerde olduğumu anlatmaya devam edeceğim….
Mezuniyet Töreni
Salı, Mayıs 20, 2008
Mayıs
tatildeyim hala, bu kısa not, beklemeye sabrı olmayan iç seslerimin
dışarı fırlamasından oluşan küçük fısıltılar sadece, dönünce hem ben anlatacağım hem de resimlerim;:)
Az kaldı!


