Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 16, 2009

Enka Bahar Toplantısı


Bir süredir bloğumla doğru düzgün ilgilenemiyorum,yetişemediğim için kesinlikle, oysa bir zamanlar hergün yazar hatta gün içinde ikinci kez yazma isteğimin önüne zor geçerdim. Dermek ki gerçekten de içsel oluşıuyor bazı şeyler, zorlamdan oluşumunu beklemek gerek.... takip etme konusunda da eskisi kadar iyi değilim ama fırsat buldukça bakıyorum Şule neler yapmış, Fatoş hangi filmi izlemiş, Dory nemo ile görüşmüş mü, Sema gene ne işler beceriyor sesiz sessiz, Ayşegül nerlerede geziyor, Elektra kimi dolamış diline:), Sarı Laleler gene hangi sanatçının peşinde diye...

7 Mart'da İstanbul'a Enka bahar toplantısına katılmak için gitmiştim bu görüntüler oradan bir günlük kısa ama son derece keyifli bir İstanbul gezisi oldu bana. Bu günlerde ise Yunanistan'da katılacağım barılş konferansı için bildiri yazmakla meşgulüm, tam 3 ayrı bildiride adım geçiyor ve ben harıl harıl çalışıyorum, hafta sonu vize işlemlerim için Ankara'da olacağım. Bir de kesinlikle hazırlanamadığım ÜDS sınavına girmek için:(

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Azra bebek hoşgeldin....


Ben teyze oldum 6. kez hem de:) annem 7. kez anneanne, ablam 4. kızkardeşim 6. kez teyze, Hülya 2. kez anne, Adil ise abi.
Evet 14 şubat sevgililer günü hediyesi olarak geldi bize Azra bebek, çok bekletti bizi, meraklandırdı ama sonunda öyle güzel bir günde süpriz yaparak 4 kilo 100 gram olarak aramıza katıldı, biz göremedik onu, sesini duyamadık, dokunamadık ve koklayamadık. Çünkü okyanus ötelerinde doğdu... Maalesef... Ama babannesi sağolsun oradaydı ve onları yalnız bırakmadı. Bize de ilk resimleri düştü şimdilik.. Belki ilerde sesi, teni, bakışları ve kokusu da düşer payımıza belli mi olur....
Ben annesi doğduğunda da yanında değildim, ondan 8 yaş büyüğüm ama onun da bebekliğine ve ilk çocukluk yıllarına tanık olamadım ne yazık ki...
Tıpkı annesi gibi büzük dudaklı (resimler öyle diyor ben değil) Çok mutlu ol Azra bebek...
Belki bu küçük mucizenin bir kaç ışığı bize de değer... Kimbilir....

Pazar, Şubat 08, 2009

Tatilin Ankara Cephesi

Ankara'da en az İstanbul kadar keyifliydi... Leyla, Arzu,Özlem,Nurdan ve ben... 5 kız toplandık, hepimiz Leyla'da kaldık, Ankara'nın altını üstüne getirdik, çocukları da kah alışveriş merkezine kah sinemaya bırakarar kendımıze kısa kısa zamanlar yarattık, gezdik tozduk, güldük mutlu olduk, hayaller kurduk, tatili yedik-bitirdik geldik:)
Yeni döneme hazırız artık.... Buyıl ben leyleği havada görmüşüm öyle diyorlar, umarım hep öyle olur pek bi memnunum bu halimden....

Balmumundan kanatlarımla İstanbul


Geçen hafta balmumundan kanatlarımı takıp yenıden yollara düşmüştüm ya, önce Sivas'dan hava yolu ile İstanbul'a gittim,sadece 2 gün kaldım ama bakın neleri sığdırdım.
Liseden sınıf arkadaslarımla bulustum, kısa da olsa anıları tazeleyecek kadar, ucuzluktan İstanbul'u altını üstüne getirdim, alışveriş yaptım, hatta İkea'dan bile alışveriş yaptım, kendıme ıkı tane sirin sehpalar aldım, hatta onları bir arkadaşıma tembihleyip arkamdan yollamasını rica ettim, İstanbul Üniverfsitesinden Nilüfer hoca ve Mustafa hocayla Yunanistan'a giderek sunacağımız çalışmamızı konuştuğumuz bir akşam yemeği yedik, süper birgeceydi, yetmedi biz, tadı damağımızda kaldı ama olsun, sonra Sevin ablamla, son derece enerji dolu bir kahve molası verdik İstimye'de, konustuk, paylaştık, hüzünlendik... Birlikte deniz kokusu aldık Yeniköy ve kalender sahilinde, sonra hemen Ankara'ya doğru yola çıktım. Bu sefer 3 gün sadece gezmek dolaşmak ve eğlenmek için... Ankar'da süperdi onu da yazacağım:=)

Salı, Ocak 27, 2009

Kısa kısa


Bir süredir yollarda, yolculuklarla geçiyor günlerim ve haftalarım... Daha yeni gelmiştim İstanbul'dan ama yeniden yollara düşme vaki geldi. Bir süredir zamansızlık bahanesiyle blogumla ilgilenemiyorum farkındayım, ama gerçekten de öyle, bir barış projesi çalışmıştım Nisan ayında Yunanistan'da gerçekleşecek olan uluslararası bır kongre için,okulöncesi çocukları ve barış kavramı ile ilgili çalışmamın kabul edildiğini öğrendim, onun yoğun trafiğidir beni böyle dilsiz bırakan... Duyurayım istedim, bu sabah erken saatlerde tekrar İstanbul'a doğru yola çıkacağım balmumundan olan kanatlarımı takıp...
Resimler gecen hafta İstanbul-Bursa-Uludağ'dan...

Perşembe, Aralık 25, 2008

Yılın Son Karı, son kararı....



Sanırım o dışardan görünen sosyal ve dışa dönük yapımın içinde yalnızlığına ve mahremiyetine çok düşkün, hassas alıngan utangaç, çok kırılgan kendi içindeki ıssızda sessizce ağlayan bir kadın var. Bu nedenle bazen bana hiç benzemediği düşünülen çok sakin, minimalizim hayatı her yönüyle benimsemiş, az konuşan ve serinkanlı insanlarla çok ama çok iyi iletişim kurduğum oluyor. Görünüşte bu kadar zıttım olan biriyle nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiğim çevremdekileri daima şaşırtmıştır. Yalnızlığı da çok severim aslında, yalnız kalmak tıpkı yazmak kadar önemli bir ruh gereksinimidir. Benim için zorunluluk. Ruhumdaki fırtınaların iniş çıkışların sarsıntılarını tek başına göğüslemek için kendime zaman ayırmalıyım diye düşünürüm. Neşeli ve keyifli olmayı sevdiğim kadar hüzne de tutkuluyum. Çelişkilerimin büyük kısmının farkında, kendisiyle asla uzlaşmayan ama çoktan barışık bir huzursuz ruhtur benimkisi… Bunlar acıtır tabi… Ama hayatta böyle bir şey işte insan belli deneyimlerden sonra hayal kırıklıklarına karşı hala bağışıklık sağlayamamışsa eğer, yıllar içinde yaralı ruhuna iyi gelen bazı ilaçları keşfetmeyi başarıyor. Herkesin kendi bünyesine uygun ilaçları var. Benim ilaçlarımdan biri saklanmak, ağlamak ve yazmak. Yazmak unutturmasa bile iyileştiriyor ve başka yollar açıyor bana. Saklanmak ve ağlamayı ise hiç sorma.. Aylar süren kendimi berbat hissetmelerimi birazda olsa unutturabiliyor. Ve işte tüm hissedilenleri yazıya dökmek… yazmak çıplaklaşmak demek benim için..ruhum soyundukça savunmasız, korunmasız kalıyorsun… Yazmak, yüzleşmek demek. Yüzleşmek cesaret ister. Bu cesaret öyle yüksekten atlamak cesaretine benzemez. Atlamak! Atlarsın ve biter. Ya başarırısın ya da sakat kalırsın. Ve ya ölürsün. Ama yüzleşmek ömür boyu sürer ve çok acıtır…

Aşka gelince, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır beklide.
Ama aslında gerçek aşk yalnızca hayranlık duymaktır. Benim herkes gibi olmasa da belirgin hayranlık noktalarım vardır. Ayırt edici bulduklarım…İki kez âşık olup, her ikisinde de derin hissiyata boğulmuş olmama karşın aşkın hep çok önemli olduğunu savunmuşumdur. Belki de yanlıştır bu ama hala da aynı yanlışı savunurum…
Evliliğe gelince, beraber yaşamak konusu her ilişki türünde iki kardeşten, anne-çocuğa, iki arkadaştan iki sevgiliye çok önemli çok hassas bir konudur. Beraber yaşayan iki kişinin birbirine rahat nefes alacak alanlarını bırakabilmek çok önemlidir derim. İki kişinin bunu başarabilmesi için gereken nitelikse özgüvendir. Yani o “karşılıklı saygı” sözü bence palavradır. Bunun aslı kendine güvenen insan karşısındakine de güvenir ve yönetmeye değiştirmeye çalışmaz. Mutlu evlilik kavramları uydurmadır. İnsan kendisiyle bile çatışır, kendisiyle bile uyum sorunları çekerken iki kişilik bir yaşamın pürüzsüz ve lineer bir mutlulukta sürmesini nasıl bekler? Olur, mu böyle şey? Her ilişki ve evliliğine iniş çıkışları ve sorunları vardır ve olacaktır. Her aşkın ve evliliğin üst şahikaları vardır, her aşkın ve evliliğin yerlerde süründüğü dönemler olur. Herkes kendi ilişkisini bu iniş çıkışlardan kendisine en fazla yansıyanını algılar. Yoksa bazı insanların dışardan ‘o’ ne mutlu bir evlilikleri vardı, neden ayrıldılar? Tanımlamaları çok komiktir. İyi ilişkiyi belirleyen bir diğer etken de çelişki ve çatışma sonrasında yere dökülen kalp kırıklıklarının karşılıklı yapıştırma döneminde kişilerin ne kadar samimi olduğudur. . ahh o samimiyet hiçbir zaman çıkarların önüne geçmeyi başaramamıştır ne yazık ki…
Aile konusuna gelince bence bir kadınla bir erkeğin çocuğu olduğu andan itibaren, tam o andan itibaren aile yaşamı denen düzenli ve sorumluluk dolu yaşam başlıyor. Aile yaşamı herkesi ama herkesi normalleştiriyor, evcilleştiriyor. Çünkü çocuklar her zaman düzenli bir hayatı istiyor ve müşteri daima haklıdır şeklinde diretiyor. Doğanın kanunu herhalde. Haa tabi bu bir tercih meselesidir. Aynı zamanda bunu yapmayan arkadaşlarımda oldu etrafımda. Ama benim tercihim, çocuk düzenli ve sağlıklı bir ortamda büyüsün şeklindeydi. Ve bunun bedeli de yüksektir. Ben böyle mi büyüdüm? Hayır tabiî ki..ama Madem isteyerek bilinçli bir şekilde anne oldum oğlum için bu hayatı kurmanın bedelini ödemeye hazırdım.ve sanırım uzun yıllar kendimi yok sayarak ödedim de..
O şimdi 15 yaşında. İlk 12 yıl insan yaşantısının temelini kurmakta çok önemlidir. Buraya kadar kendime verdiğim sözü tuttum. Sonrasını göreceğiz. Bakalım başarabilmiş miyim? Oğlumun hayattaki duruşu bunu bana gösterecek. Ben zaten anneliği tam zamanlı duygusal bir iş olarak görüyorum. Buna severek ve isteyerek girdim bunun bedeli büyük olmasına karşılık bu da benim aklımı koruyor diye düşünüyorum. Kendime dönüp baktığımda çocukluğumun sancılı, üzüntülü anları da var aklımda elbette ama çocukluk kavramı saflık, sevgi ve güven duyguları yüklü bir dönem benim yaşantımda. Belki de en çok bu nedenle kötü, talihsiz çocukluk yaşayan küçükler için yüreğim gerçekten kanar. Çünkü neyi kaçırdıklarını iyi bilirim. Zaten hayat boyu şuna inandım annelik ya da başka bir şey fark etmez insan neyi yapıyorsa mutlaka iyi yapmalıdır. Buna kesinlikle inanmama karşın çok bezginlikler yaşadığım, hayatımı alt üst eden,
uzun yıllar kâbuslarıyla savaşadurduğum ve bir türü kurtulamadığım bir evlilik yaptım. Bu da ayrı bir handikap yaşamımda… ne yazık ki…
Ancak 2008 in son karı bu coğrafyaya düştüğü gün bu resimlerini gördüğünüz küçük ilçenin adliyesinde, neredeyse 28 aydır sürünen bu gecikmeli kararı beklerken, kar altında kalmış ağaçları izliyordum, ben karın altında neredeyse görünmeyecek ama güzelliğinden hiç birşey kaybetmemiş ağaçları seyretmeye koyulmuşken, üzerimde ki emaneti bu gün artık teslim edeceğim aniden doğuverdi içime. Tam o sırada duruşma salonunda ki hakim de son kararını yazdırıyordu katibe....
Gereği düşünüldü,
Türk medeni kanunun 166. maddesi uyarınca boşanmalarına........

Perşembe, Eylül 18, 2008

Kız Kulesi keyfi...

İstanbul'da toplam 17 gün kaldık, ama daha gitmeden Alperene başladı "ben hiç kız kulesine gitmedim, ne zaman gideceğiz" diye, tamam dedik, ben 4. kez göreceğim belki ama sen iste yeter ki mutlaka bir gün de oraya gidelim, Gülşen ile Deniz'inde bizimle birlikte olduğu bir gün, sabah erkenden Ortaköy'e gittik, ayvalık tostu ile başlayan güzel bir sabah kahvaltısının ardından motorla kızkulesine geçtik, Alperen Deniz ile kanki modunda kızkulesinde dolaşırken gezerken bir ara dönüp, "anne bu Deniz'in yüzünden kızlar bana hiç bakmıyorlar, onu sevgilim sanıyorlar galiba" diyiverdi, güldük güldük güldük:) oğlumun yaz aşkı yaşarım belki diye başlayan tatilinin bu cümle ile "aşksız" devam edeceği sinyallerini hep birlikte almış olduk:)
Dönüşte dolmabahçe sarayınıda görsün çozuklar dedik ama haftanın tatil gününe denk geldiği için, Beşiktaş'a kadar eğlene eğlene yürümek zorunda kaldık...
Şimdi resimlere bakınca fark ediyorum da, bir sürü deniz gördüm, hemen hemen hepsiyle kucaklaştım ama bu marmara denizi gerçekten de içimi pare pare ediyor benim...

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Liva'da Eylül Esintisi

Mehmet Liva'ya davet etti, arkadaşlarım bana süpriz yatılar, yemekler yendi, çaylar içildi, pastalar kesildi, ben Liva'nın o çok sevdiğim bahçesinde Eylül rüzgarı ile şalıma sarılırken 36 yaşından hayata baktığım o ilk gece herşey ama herşey ilk çocukluk günlerinde ki gibi umut dolu oldu.... Sarıldık, sarmalandık, kucaklaştık, fotoğraf kareleriyle anılaştırdık...
Teşekkür ederim; Mehmet, İlkay, Zehra, özlem ve Alperen'e....

Pazar, Eylül 14, 2008

Hüzünlü Eylül Çocuğu....

"Kaçıncı yaş günü olursa olsun, o hep etrafına ışık saçan küçük kız! Benim hassas kalplim, can yoldaşım, kadim dostum iyi ki doğmuşsun, varlığın benim ve etrafında ki herkes için şans ve doğum günün kutlu olsun bitanem. Nice mutlu seneler dilerim ayrıca sarılaraktan yanaklarından öper öperim" Leyla

Bu sabaha bu mesajla uyandım... Sonra sabah Arzu aradı, "bu yıl sesin geçen yıldan daha iyi geliyor" dedi, daha iyi olmam gerek elbette diyerek, geçen yılı anımsadım, zaman gerçekten de elimizden kayıp gidiyor, ve biz yalnızca ardından bakakalıyoruz şaşırarak...
Her doğum günümde olduğu gibi bunda da yaşamımı sorgularken buldum kendimi, 36 yı dolduruğum bu gün, geriye dönüp baktığımda yaşamımı kötü yönettiğim yıllarımın olduğunu fark etmeme rağmen, hala daha hayallerimin peşindne koşacak kadar güçlü ve kararlı olduğumu gördüm, kendimi sevmem için yeterince sebeblerim olduğunu da. Yaşamın dinamikliği ile önüme bakmam gerektiğini, ve değişimin kimse tarafından engellenemeyeceğini hatırlattım kendime...
Ve daha pek çok şeyi de hatırlatarak kendime, gülümsedim aynadaki aksime....

Evet, bu hüzünlü eylül çocuğu bu gün 36 yaşını doldurdu...

Perşembe, Eylül 11, 2008

"Kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır"

Aslında İstanbul'u kronolojik sıraya göre anlatmaya başlamıştım ama az önce sevgili Nesrin'in bana sataşması ile birden sıralama değişti:))

İstanbul'un aylak aylak gezildiği o sıcak yaz günlerinden biriydi, ben kızkardeşime gitmek için Maltepe'ye geçtim, Şule ile görüşmek için daha gitmeden planlar yapmıştık zaten...

Şule beni maltepe'den alıp adaların küçük küçük göründüğü, güzel bir deniz kenarına götürdü, Ozan'ın en sevdiği yer diye de eklemeyi unutmadı, onu özlemenin sesindeki yansımasıyla,kimi zaman konuşmanın ortasında adalara doğru o nefis manzaraya kayan gözlerim bulutlandı, ama orada, o sanki yıllardır tanışıyormuşuz izlenimini veren sohbetin içinde gerçekten de Şule'nin "kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır" sözüne inandım, bir de babalar için kızlarının gerçekten de ne kadar önemli olduğuna. Şule'nin sözcükleri dünyanın yükünü hafifletip, omuzlarımı biraz daha dikleştirmeme yardımcı oldu, hüznümü parçalara böldü, anlamanın, anlayarak bakabilmenin o özel coğrafyasında bulunmanın hazzını yeniden hatırlattı...
O gün o kısa zaman diliminde, denizden iyot ve yosun kokuları yükselirken, hala neden yeterince büyüyemediğime hayıflanırken, zamanın silemediklerini birbirimize çıtlatırken, ada manzarası ile gözlerimiz buğulanırken, hep ağlayacak bir sebebim olduğuna hüzünlenirken, kabuk bağlamış yara izlerimizi severken, sözcükler havada uçuşurken, zamanı tutmak isterken,hala umut etmek için sebeblerimizden söz ederken, yaşamımımda "iyi ki" diyebildiğim bir karşılaşmaya daha tanıklık ederken, Şule'yi yıllardır tanıdığıma neredeyse yemin edecekken, ne de güzeldi o dondurma ile gözlerimden akan birkaç damla yaşın tadı...

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

ŞEHİRLER, YOLLAR, YÜZLER VE KOKULAR



Geçenlerde Edebiyat Ortamı dergisinin Temmuz sayısında bir öyküm yayınlandı diye buradan duyurmuştum ya hani, işte o yazıyı az önce internet ortamında görünce heyecandan hemen paylaşmak istedim. Burada yazıyı yayınlayacaktım ama meğer zaten Edebiyat Ortamı dergisini bir bloğu varmış -http://edebiyatortami.blogspot.com/- ve onlar dergideki yazıları yayınlıyorlarmış. kendi yazdığım yazıyı görünce çocuğumu kucağıma almış gibi hissettim nedense ve bu güzel haberi hemen paylaşmak sizlerle. Yazımı merak edip okumak isteyenler için; http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/07/nuran-baaran-ehirler-yollar-yzler-ve_8169.html Editör ded ki; "Bu sayının en güzel öyküsünü dergiden başka internet ortamına da koyduk" o da benim öykümmüş meğer:)
Yazmanın tadı ile paylaşmanın tadı arasında ince bir uçurum varmış insanı kendi kendine sürükleyip götüren....

Cumartesi, Haziran 28, 2008

"Yazılarını yazman için biraz ışık"


Taşındım ve taşınma sırasındaki hikâyeleri yazarak başlayacaktım ama onun önüne geçen başka bir şey oldu onu önce yazıp sonra sırasıyla Sivas macerasını, Şirin’in nefis masasını ve taşınma hikâyesini yazacağım, ama taşınma sırasındaki hikâyeleri dizi haline getirmeye karar verdim, zira öyle ilginç bir taşınma oldu ki, mutlaka unutmadan yazmalıyım dedirtti bana.

Geçen gün taşınma telaşı zihnimde okulda acil yapılması gereken vize programını hazırlıyorum ilan edilmesi gereken tarihi kaçırmışım bir yandan kendime kızıyor bir yandan da neden ben tek başıma bunca işle uğraşmak zorundayım ki diye hayıflanıyordum, dahili telim çaldı bir an tereddüt ettim acaba dedim açmasam beni oyalayacak biri olursa programı yetiştiremem, bunlar zihnimden ışık hızıyla geçiyor ve telefonum ısrarla çalmaya devam ediyor, derken açıverdim aniden;
- “Hocam merhaba, sizi yerinizde bulmak ne kadar zormuş” diyen bir ses. Karşıladı beni.

Arayan Türk Dili Edebiyatı bölümünden Doç Dr Turan Karataş, epey oluyor benim yazılarımdan birini okumuş ve çok beğendiğini ifade etmiş yayınlanması gerektiğini söylemişti, bir an tereddüt edip aslında yazılarımı paylaşma konusunda biraz tereddütlüyüm demiş olmama rağmen gene de ona yazımı vermiş ve “Olabilir” demiştim.
Evet, benim çocukluğumun bir kesitini anlattığım yazarken keyfi ve hüznü aynı anda aynı şiddetle yaşadığım Anı-deneme yazım Edebiyat Ortamı adlı derginin Temmuz sayısında yayınlanmış, gerçi ben henüz göremedim haftaya elimde olacak dergi ama Ankara’da dağıtıma girmiş, editör arayıp yazıyı çok beğendiğini ve mutlaka başka yazılarımı da yayınlamak istediğini söylemiş ben de Turhan hocaya, “Yazılarımı paylaşmaya karar verirsem elbet yollarım” dedim. Turan hoca belki de beni motive etmek için bir sürü güzel cümleler kurarak beni övdü, hatta daha önce de bir sohbetimiz sırasında benim gibi bir okuru edebiyat bölümü öğrencilerinde bile bulmak zor diyerek bana yeni Türk Edebiyatı bölümünde master yapmayı teklif etmiş, “Böyle bir okurla bir tez hazırlama hayalim var” diyerek benimle çalışmak istediğini de vurgulamıştı. Kendi alanımla ilgili bir sürü bildirim ve makalem yayınlanmış olmasına karşılık bu yazımı bir dergide görme fikri beni heyecanlandırdı, yazının her satırını ezbere bilmeme rağmen yine de heyecanlandım, hemen görmek istedim dergiyi, sonra düşündüm, bu yazıyı annem okusa çok üzülür, çok ağlar, hemen kendini suçlayacak bir şeyler bulur, oysa onun bıraktığı bir giysiyi koklayarak özlem giderdiğim günlerimi hiç anımsamaz bile, çünkü yaşanılanlar taraflarda aynı izleri bırakmaz, bunu bilmek de öyle üzmez beni zaten.
İlk aşık olduğum çocuk okusa- Kim bilir nerede, ne yapıyordur şimdi- çok gururlanır, mutlu olur bir kadının zihninde böyle bir yer edinmiş olduğu için eminim kendiyle gurur duyar, oysa o benim çocukluğumun aşkıydı, 10 yaşımın güzelliği, kimseler bilmezken aynı sınıfta başka sıralarda oturup, aynı öğretmene seslenirken onun sesini bile duysam yüzümü ateş basar, o sınıfın en çalışkanı olduğu için içten içe ona özenir ve onu kıskanırken, ona bir şey sormaya çekinir, yüzüm kızarır vücut kimyam değişirdi ama o ve diğerleri bunu hiç bilmezdi.. Aşkın böyle bir şey olduğunu, hissettiğin hiçbir şeyi karşı tarafta görmeyi beklememen gerektiğini öğrenmek uzun yıllarımı aldı, bunu öğrenirken hep o çocukluk aşkımın yüzü geldi gözlerime durdu ve ben hep aynı şeyi yaşadım.
Acının ve aşkın enfes bir tanımı var ama bunu ancak yaşayanlar dillendirebiliyor, okuyucuların zihninde kalan tad ise hep farklı farklı oluyor….

Ve bu sabah erkenden uyandım, birkaç kutu boşaltıp yerine yerleştirdim, boş kutuları kapıya koymak için kapıyı açtım ki, kapının önünde bir sepet, bir kutu mum ve üzerinde bir not vardı;
Yazılarını yazman için biraz ışık” kim, ne zaman gelip bıraktı bilmiyorum, hiçbir ipucu yok, o notun dışında, benim de hiçbir fikrim yok ama zamanlama adına müthiş güzel bir yeni ev hediyesi oldu bana. Bildiğim tek şey, mumları sevdiğimi bilen biri olduğu...

Ben bu gece o ışıkla yazılar yazacağım, belki bir edebiyat dergisinde belki de burada, ama mutlaka sizler de okuyacaksınız, mutlaka paylaşacağım…

Çarşamba, Haziran 25, 2008

Başka Bir Zamanda Yaşamak....




Dün gece rüyamda İstanbul’da deniz kenarında kumsalda oynuyorum, ama 5 yaşımın İstanbul’u, ben de 5 yaşımın verdiği çocuksu coşkuyla kumsalda deniz kabuğu topluyorum sonra bakıyorum ki biri beni izliyor uzaktan , o birisi benim 35 yaşım, birden ürküyorum onu fark edince, 5 yaşım bana gülümsüyor ama 35 yaşım ona dudak büküyor. Sonra 35 yaşım bir süre 5 yaşımın coşkulu oyunlarını izliyor sahil boyunca denizin sesiyle birlikte, sonra arkasını dönüp oradan uzaklaşıyor, üzerinde uzun bir askılı elbise var, aynı elbisenin 5 yaşımın üzerinde olduğunu fark ettiğinde dudağındaki somurtkanlık yerini umutlu bir gülümsemeye bırakıyor, 5 yaşım onu izlemek için elindeki deniz kabuklarını sahildeki kumlara bırakıp yürümeye başlıyor, 35 yaşım uzun bir yürüyüşün ardından bir merdiven tırmanmaya başlıyor, o merdivenlerin sonunda Yeniköy Kahvesine ulaşıyor, 5 yaşım o merdivenleri tanımadığını fark edip oradan 35 yaşım gözden kaybolana dek onu izliyor.
Bu rüya bana çocukluğumun mahallesini anımsattı, sabah mail kutumda ise sevgili Baver’in bloğuna yeni bir yazı eklediği iletisiyle karşılaştım, Baver benim çocukluk arkadaşım, biz aynı mahallede büyüdük o hala İstanbul’da aynı mahallede deniz ve yosun kokularıyla yaşıyor, şimdilerde Milliyet Blog yazarı kendisi ve bir gün “Özel Lezzet Durakları” başlığı altında Yeniköy kahvesi'ni anlatan bir yazı yazmıştı onu buradan http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=42064 okuyabilir Yeniköy Kahvesi’nin nasıl güzel ve özel bir yer olduğunu görebilirsiniz.. Lütfen okuyun bu güzek kahveyi, öyle bilinen kahvelerden değildir, hem sevgili Baver çok güzel anlatmıştır:))
Not: Ben yarın taşınıyorum, eşyaları evden eve nakliye firmasına verdim öğlen sularında gelip taşımaya başlayacaklar, ben de sabah telefon ve Internet nakil işlemlerini halledicim, telekom baş müdür yardımcısı ne kadar yakın arkadaşımmış göreceğiz:)) çünkü aynı gün içinde halledeceğinin söyledi bana bu gün, hatta dert etme sen hallederim ben diye de bastı havasını. Yeni yazımı muhtemelen yıldızlara yakın olduğum yeni evimin terasından yazacağım size, bu akşam son kez kutuların arasından Türkiye-Almanya maçını izleyeceğiz Gülşen ile, umudum Türkiye'nin gurbetçileri sevindirecek güzel bir sonuç ile yarı finale yükselmesi, zira önümüzdeki maçlara bakamadığımız için bu maçta, arkasına bakmadan evine dönen takımın Almanya olmasını istiyorum, hem de çok istiyorum. Şimdi bu yazıyı yayınlayıp hemen mng kargoya gideceğim Kuşadasındaki arkadaşım Medihâ'ya süpriz bir paket yollayacağım, eminim görünce çok şaşıracak ve sevinecektir, sonra da evdeki son paketlenmesi gerekenleri kaldırıp maç izlerken atıştıracak birşeyler alıp eve geçeceğim.

Pazartesi, Haziran 02, 2008

Her Ölüm Erken Ölümdür!

Geçenlerde Özlem ile hayat üzerine konuşuyorduk, üzgündü, geçecek demiştim, hayat hep öğreterek devam edecek sana, bana, bize. Ve biz büyüyeceğiz, acıyarak, acıtarak belki ama hep öğrenerek. İlk gençlikte insan her yenilgiyi bir kesin son , bir bitiş anıyor ya… sonra her duygusal yaralanışta, yok artık iyileşmem ben diye düşünüyor, ve yalnızlıkların başa çıkılamaz olduğunu sanıyor hani. İşte Özlem’de böyleydi. Ama öğrenmek ve kabullenmek arasında bir zamanlık yol mevcut. Bildiğimiz şeyleri gerçekten kavrayabilmek zorlu ve uzun bir süreç gerektirir. Zamanı gelmedikçe hiçbir öğreti kavranmaya hazır olmaz. Ve hepimizin farklı zamanları vardır. O da duygusal hasarlarını tamir ederken çok zorlanıyordu, sen bana benziyorsun dedim, kimsenin yardımını kabul etmiyorsun kendi kendini bir kuyuya gömüyorsun, hiç ışık sızdırmıyorsun içeriye ve orada kendi başına, dizlerini büküp başını da yukarı kaldırıp, iyileşmeye çabalıyorsun. Bana "Hocam ben kimseyi üzmek istemiyorum, üzülmek de istemiyorum ama hayat bana hep acımasız davranıyor gibi" Kim üzmek ve üzülmek ister ki? Oysa acımasız davranan hayat değil, bizim bakış açımızdı, ben bunu 30 yaşımda öğrendim, ona daha erken öğrenmesi için anlatmaya çalışmıştım ama bazen sözcüklerin de yetmediği anlar yaşayabiliyor insan, öylece bakakalıyor yaşanılanların ardından, akıp giden zaman mı, kayıp giden hayat mı diye kararsız aklıyor. İşte o zaman ihtiyacımız olan şeyin sadece zaman olduğunu kalbimize anlatmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen biriyim ben, ben sürekli kendimi kanatan biri olarak zamanla hep ama hep kavgalıyım bu yüzden. Çünkü o öğretmeden imtihan ediyor. ona kendine acıma ama kendine karşı da merhametli ol diyorum, benim kendime yaptığım haksızlığı sen kendine yapma. Senin gibi birine yakışmıyor bu diyorum, ama bir yandan da ona içim acıyor, acımak, başka birinin mutsuzluğuna, uğradığı kötü bir duruma üzülmek, merhamet etmek anlamına gelen son derece insani bir duygudur çünkü.
Özlem burada müzik bölümünde şan hocası çok genç, çok tatlı, çok sevecen, çok güler yüzlü, çok düşünceli bir küçük kız çocuğu sanki daha önceki yazılarımda ondan çokça bahsetmişimdir. annesi bir süredir kanser tedavisi görüyordu memleketleri Bursa’da, kemoterapi süreçleri sancılı olur babamdan biliyorum, ona mümkün mertebe onunla çok zaman geçir dediğimi anımsıyorum, çünkü asıl acıtıcı olan hala konuşulacak şeylerin olduğu halde konuşacak kimsenin ya da konuşmak istediğin kimsenin artık yanında ol(a)mamasıdır diyorum. Ve gecen hafta aniden Özlem’in babası kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma aldılar, hemen Bursa’ya git dedim, ama teyzesi zaten görüştürmediklerini söyleyerek buradaki işlerini bitirip öyle gitmesini söylemiş telefonda o da burada okulda ki son kalan işlerini toparlıyor, nemli gözlerle bana bakıyor, ben de bakışlarımı ondan kaçırıyor ve bu olumsuz havadan onu uzaklaştırmaya çabalıyordum kendi acemi yöntemlerimle. Çünkü ben hayattan korktuğum zamanlar böyle saçmalıyorum. İnsan bazen beklemediği sonlarla yüzleşirken çaresizliğine isyan edesi geliyor, ama tam isyan edeceğim noktada hayat bana başka bir yüzünü daha gösteriyor. Bak diyor, ben ne kadar güçlüyüm, benimle yarışamasın! En iyisi uzlaşalım! Ben de hep uzlaşmacı oluyorum onunla. İnsan zaman zaman kendi geçmişinin karanlık ve tehlikeli bölümlerinde yolculuk etmeyi göze almalı elbette ama en azından bu yolculuğun zamanlamasını kontrol edebilmeli. Ama bazen hayat buna bile izin vermiyor.
Özlem bu gün Bursa’ya dönecekti, vedaları sevmem hocam o yüzden veda etmeye gelmeyeceğim demişti ama ben olur mu hiç öyle diyordum, bu veda değil gene görüşeceğiz elbet, ama öğrendim ki Özlem’in babası aniden fenalaşmış ve teyzesi onu aramış apar topar gitmiş Bursa’ya. Özlem babasını kaybetmiş. Bilgi aradı telefonla, ne yapacağımı bilemedim, arayamadım, elim telefona gitmedi, birincisi bu tür duygusal konuşmaları telefonda yapmayı sevmiyorum; çünkü bu sırada karşımdakinin yüzünü görememek gibi bir eksiklik, asıl durumu perdeliyor ve ben saçmalıyorum, ikincisi; sevimsiz ve lezzetsiz gelen bu konuşmayı yapamayacağımı düşünüyor cesaretisizleşiyorum.
Sonsuzluk, önemsizlik, bitiş ve ya yok oluş. adına ne dersen de, insan bir gün kendisinin de ölümlü olduğunu anlıyor, ondan sonra yaşamı değişiyor diye söyleniyorum kendi kendime...
Ama insan ölümlü olduğunu gerçekten hissettiğinde bunlaıma girmiyor, aksine yaşamına koyduğu anlamsız duvarlardan ve insanlardan kurtulmaya çalışıyor. Yarın ölebilmek gerçek bir olasılık olarak anlaşıldığında yaşam anlam kazanıyor. Manasız ve sıkıcı olan taraflar atılıyor ve gemi pupa yelken yola devam ediyor... İnsanın kendi ölümünü de kabullediği gün, artık eski kıytırık ve eski beklentiler gidiyor, yerine gerçek sevgi ve içi dolu heyecanlara yöneliş geliyor. Çünkü ölüm karşısında hepimizin çaresiz kalışı kadar önemli hiç bir öğreti yoktur!
Ardından babam geliyor aklıma hemen, babamı özlediğim, buram buram özlediğim geliyor. Ve o özlemi söylemeyecek oluşumun yakıcı sıcaklığı sarıyor bedenimi. Sonra Özlem ne kadar şanslısın diyorum içimden, ben babamı kaybettiğimde 19 yaşımdaydım ve cenazesine bile yetişemeyecek kadar uzakta!
Ve sonra Cemal Süreyya’nın o unutmadığım şiiri gelip oturuyor gözbebeklerime.

ÜSTÜ KALSIN

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...

Cemal SÜREYYA

Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Kenan ve Evlenme Teklifi:)

Kenan Dawn sedromlu bir öğrenci, bir süredir okulda onu ne zaman görsem birlikte çay içelim gel diyorum, elimi omzuna atıyorum, hatırını soruyorum, neler yaptığını soruyorum, kendini değerli hissetmesi için de bazen onu göremediğimde özlediğimi ifade ediyorum, derken baktım benim ilgimden çok hoşnut Kenan ve dersimin bitmesini kapımda bekleyerek bana olan sevgisini gösteriyor, bu gün açılış hazırlıkları yapılırken mikrofonu boş bulan Kenan bana mikrofondan ilanı aşk etti, tam 3 kere mikrofondan "seni seviyorum, benimle evlenirmisin" dedi:))) durun durun dedim tam duyamadım bi daha söyle diye çocuğa tekrarlatıp durdum, evlilik meraklısı olmadığımı herkes bilir ama hepimiz bu duruma öyle çok keyiflendik ki, hemen oturdugum yerden kalktım Kenan bana mı söylüyorsun dedim, evet dedi gülerek, tam da anlaşılmıyor ya konuşması, arkadaşlar hemen vazgeçer belki o teklifinden bu anı ölümsüzleştirelim diyerek resimler çektiler, sonra geldi yamacıma yaklaştı, onun istediği şefkat elbette ama ben de ara sıra teklifini yineleyen Kenan'a tam da kadınlara özgü bir nazla, düşüneceğimi söyledim:)) Böylece herkesin duyduğu bir evlenme teklifi almış bulunuyorum, özgüvenim tavan yaptı benimle dikkatli konuşun diyerek dolaştım durdum, tabi Kenan'da beni gördüğü her yerde "seni seviyorum" diye işaret ederken herkese beni göstermiş oldu:)) Sonra herkes bana sende bir ışıltı var gözlerinde bu günlerde neden acaba diyordu da bir türlü söyleyecek birşey bulamıyordum, bu gün buldum o sorunun cevabını işte, Kenan bana beni sevdiğini söyledi ya dedim, hem de mikrofonu eline alıp herkese duyura duyura, gözlerimde ki ışığın tek sebebi bu işte, düşün yakamdan:))) Bu arada saçlarımı da kestirdim bu gün ama bir arkadaşımın "kadınlar canı sıkıldığında saçlarını değiştiriler" fikrinden değil, benim canım hiç sıkılmazken kestirdim, uzadı çok , modeli bozuldu diye, zaten mutluyum bu günlerde canım sıkılmıyor hiç, barıştım kendimle saçımla başımla derdim kalmadı , hem niye olsun diye, hani duyurulur o'na;)

Gelelim Kenan'a, o bir Dawnlu, şu an 30 yaşında, yaklaşık ömrü diğer akranları gibi ortalama 40 yıl, yaptığı davranışlarında bilinç yok, planlama yok, oto kontroli yok, ama maske ve engellerde yok tabi, ama onun o masum ve samimi ışığı, ben varım, beni görün, beni sevin çığlığı farkedilmeyecek gibi değil. kalan yaşamında ve bu yeni okulunda çok mutlu olur umarım.

Posted by Picasa

Cuma, Mayıs 30, 2008

Kendi Doğam


Birkaç gündür yoğun bir trafik var okulda, aslında dersler bitti bizim, sınavlarda ilan edildi ama mezunlar çıkışlarını almaya geliyorlar, yaz okuluna kalanlar kayıt yaptırmaya, staja çıkacaklar dilekçelerini vermeye. Ama ben şikayetçi değilim, hatta öyle mutluluk ve keyifle yapıyorum ki tüm işlerimi, enerjim yerinde, neşem yerinde, fazlasıyla keyifli olduğum dışardan görünebilecek kadar da coşkuluyum hatta. Bu arada Pazartesi Turhal'a gittim seminer için, özel gereksinimli çocukların anne babalarına ergenlikte cinsel gelişimi anlattım, nasılda heyecanlı göslerle bakıyorlardı bana, keşke elimde bir sihirli değnek olsaydı da dedim herkesin sorununu uzanıp düzeltebilseydim, sonra da aynı okulda ki özel gereksinmli çocukların öğretmenlerine zihinsel engellilerde matematik eğitimi ile ilgili çok keyifli,eğlenceli ve uygulamalı bir çalışma yapıp döndüm. Bu hafta bir telefon aldım, şaşırdım, afalladım ve bana telefonda söylenenin doğru olup olmadığını araştırdım. Doğruymuş! Evet son sınıf öğrencilerimden danışmanı olduğum iki kişi - hem de hiç beklemediğim iki kişi- bana yıl boyunca devam eden çok ciddi bir yalan söylemişler ve ben bunu yıl sonunda kim olduğunu bilmediğim bir kişinin telefonu ile öğrenmiş bulunuyorum. Bunun üzerine çok fazla şey söyleyesim var, yani yalan üzerine, çünkü yalanın ruhumda yarattığı yaraların tahribatı hiç iyleşmezken, başkalarını anlayabilecek kadar hoşgörülü bir bakış açısına sahip olduğum halde böyle yalanların gerekçelerini hiç anlayamazken, tekrar tekrar benzer durumlarla karşılaşmak hoş olmuyor tabi benim gibi biri için ama şimdi sadece aklıma gelen ve çok sevdiğim bir öyküyü paylaşıp bırakacağım, biraz hazmedeyim durumu, anlamaya çalışayım, herkesin açısından bakmayı deneyeyim, empati kurayım, sonra dönüp kendimi değerlendireyim, nerde hata yaptığımı bulayım, sonra da ne hissettiğimi elbet yazarım.
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli adam söyle der: "Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Plansız tatil süprizi - 1

Posted by Picasa
Kendimi unutmuşum bir süredir, bir süredir yalnızca yaptığım iş olduğumun farkında bile değilken çıkıp geldi bu tatil, aslında kapımı çaldı demek belki de daha doğru olur. Bazen unutuyor insan kendini, hep başkalarını izleyerek bir yaşam sürdürüyor ve sonra biri sesleniyor arkanızdan, “pişştt” diyor, siz dönüp bakıyorsunuz ve kedinizi görüyorsunuz. İşte böyle bir ruh halindeyken ben, gerçekten de kendimi unutmuşken, final sınavları, okuldaki işler, dersler, sorumluluklar ve zorunluluklar kuşatmışken yaşamımı. Bundan hiç şikayet bile edemeyecek kadar onlarla boğulmuşken, kendime katmışken bu durumu, hatta yakın bir zamanda bir yerlere şunları karalamışken; “Benim hayatım sayısız ayrıntıyla, çalan telefonlarla, ertelediğim sorumluluklarla, kaçtığım insanlarla ve zorunluluklarla dolu, bir de onlarla dolu günleri taşıyabilmek için edindiğim alışkanlıklarla, bunları bana unutturabilecek ne olabilir ki? Ya da bunları bana unutturabilecek bir yüz istiyorum yaşamımda” kendimi hatırlamaya karar verme anım ise çok kendiliğinden gelişti, Gülşen ile Üniversitedeki odamda oturuyoruz sınav sonrası kâğıtlarla savaşıyorum ben bir yandan söyleniyorum, bir yandan da hayıflanıyorum. Yapacaklarımı sıralarken 19 Mayıs tatilini birleştirip Konya’ya ananemin ve annemin yanına gitmekten bahsediyorum, arabayla gidelim yol boyu her ayrıntıyı görelim diyorum ona, kendimizle ilgilenelim, doğayı seyredelim, ne biliyim bir şeyler yapalım ben nefes alamıyorum artık diyorum, önce olur diyor ama sonra nasıl oluyorsa –o kısımda ki detaylar ben de kalsın- bir anda kendimizi deniz yosun ve iyot kokusunu içimize çekerken düşlemeyi hayal ediyoruz. Her şey birkaç dakika içinde şekilleniyor, öyle çılgın bir yönüm varmış da ben yeni öğreniyormuşum gibi oluyor ve Cuma günü yola koyulmak üzere otobüs firmasını arayıp yerlerimizi ayırtıyoruz…
Şimdilik bu resimle idare edin, nerde, nasıl bir tatil yaptığımı, neler hissettiğimi, nasıl fotoğraflar çektiğimi ve nerde olduğumu anlatmaya devam edeceğim….

Mezuniyet Töreni




Ayşegül, Sezer ve ben:)


Bölüm birincisi, ikincisi ve üçüncüsü:))




Aslında tatillimi anlatmaya hazırlanıyordum ve yazmaya da başlamıştım ama araya dün mezuniyet töreni girdi, ben uçaktan iner inmez hala daha tatil şarhoşluğum üzerimdeyken törene hazırlandım. Danışmanlığımda olan 36 öğrenci bu yıl mezun oldular. Gözlerinde ışık yüreklerinde heyecanla okullarını bitirdiler umarım hayat onlara istediğini sunarken çok acımaszı davranmaz...

Ben tatilimi nasılsa yazı dizisi haline getirip herkesi usandırana kadar anlatacağımdan, ben tatilimi sindirmeye çalışırken-yani rüyamıydı yoksa değilmiydi diye anlamaya çalışırken- araya mezuniyetin girmesinde bir sakınca yok, şimdi çok yazmayacam ama resimlerle anlatacağım bu kısa ve sade bir mezuniyet töreniydi hepsi bu....








Salı, Mayıs 20, 2008

Mayıs

Talihsizliklerle başlayan bir Mayıs ayı, deniz, güneş, mutluluk ve umutla ugurlanmaya hazırlanacak tarafımdan;)
tatildeyim hala, bu kısa not, beklemeye sabrı olmayan iç seslerimin
dışarı fırlamasından oluşan küçük fısıltılar sadece, dönünce hem ben anlatacağım hem de resimlerim;:)
Az kaldı!

Pazartesi, Mart 31, 2008

Gitmek...

" ‘Gitmek’ terk etmek kavramından kesinlikle uzaktır. Bazı kişiler bu kadar çıplak ve bitişik sanıyorlar. Gidebilen insanın şefkatsiz ve acımasız olduğunu düşünüyorlar. Hiç ilgisi yok, burada ki gitmek, ciddi ve sakin bir karar. Terk etmekse bir panik halinde ve ani olabilir, sert bir karardır. Gitmek ise çok yumuşak ve zor bir karardır. O yüzden gitmenin bedelleri ince ince oturur insana, ama terk etmek “pat” diye çarpar. Evet, gitmek çok güzel, hep gitmeli ama giderken bunun dönüşü, kazanımları ve giderleri olduğunun da farkında olmak gerekiyor. Tabii 20 yaşındayken çok planlamıyor insan. Ama sonradan bakıyor ki hiçbir şey tesadüf değil. O gidişlerin arkasında çocukluktan alınmış kararlar olabiliyor. Ama herkes gider mi? Hayır, galiba en çok ‘kendi olabilenler’ gider… Ama gitmenin terk etmekle hiçbir ilgisi olmadığını vurgulamaya çalışıyorum ısrarla, terk etme cesaretine sahip olacağınız koşullar varsa nerde olursanız olun terk edebilirsiniz. Terk etmek çok farklı bir eylem gitmekten, gitmek çok cesaret isteyen bir şey yaa, hem de çok! Terk etmek için çok cesur olmanıza gerek yok. Ama giden ya da terk eden, iki ayrı bölümde de aslında önceden terk edilmiş oluyor. Her terk eden bırakmış olmuyor. Duygusal olarak siz zaten terk edilmiş oluyorsunuz. Yani terk etmek için ille de gitmek gerekmiyor. Bırakmak terk etmektir. Aynı evin içinde aynı iklim içinde de olabilirsin.. Terk etmeyi maç kazanmak gibi görmek zavallılıktır. Çünkü her terk ediş terk edenden de bir şeyler götürür."