Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Okul Açılış Diyalogları-2


İşte keyifli açılış görüntüleri bunlar, bundan sonra 5 katlı bir okulda olacağız, gerçi ben part time çalışanlardan biri olarak haftada sadece 8 saat bu ekiple birlikte olacağım ama öyle keyifli ve öyle enerji dolular ki, ne zaman oraya gitsem, tazelenip geliyorum, ne zaman hüzünlensem, orada ki ögrencilerimi düşünüp yeniden yeniden yaşama tutunuyorum, ne zaman kendimi yanlız, anlaşılmamış, ya da yanlış anlaşılmış hissetsem hemen orada ki özel gereksinime sahip olan çocukların yüzleri ve gülümsemeleri düşüyor yüreğime. ben orada çalışan herkesi, fedakarlıkları, çalışma azimleri, güleryüzle çocukları karşılayabilme güçleri, değer verme duygularını gösterme çabaları, ve enerjileri için tebrik ediyorum. Ama asıl okulun kurucu müdürünü tebrik ediyorum, o hep inandığı ve hiç vazgeçmediği için. Bu yeni okulun hepimize yeni ve zengin öğrenme yaşantıları sunması dileği ile.
Posted by Picasa

Kenan ve Evlenme Teklifi:)

Kenan Dawn sedromlu bir öğrenci, bir süredir okulda onu ne zaman görsem birlikte çay içelim gel diyorum, elimi omzuna atıyorum, hatırını soruyorum, neler yaptığını soruyorum, kendini değerli hissetmesi için de bazen onu göremediğimde özlediğimi ifade ediyorum, derken baktım benim ilgimden çok hoşnut Kenan ve dersimin bitmesini kapımda bekleyerek bana olan sevgisini gösteriyor, bu gün açılış hazırlıkları yapılırken mikrofonu boş bulan Kenan bana mikrofondan ilanı aşk etti, tam 3 kere mikrofondan "seni seviyorum, benimle evlenirmisin" dedi:))) durun durun dedim tam duyamadım bi daha söyle diye çocuğa tekrarlatıp durdum, evlilik meraklısı olmadığımı herkes bilir ama hepimiz bu duruma öyle çok keyiflendik ki, hemen oturdugum yerden kalktım Kenan bana mı söylüyorsun dedim, evet dedi gülerek, tam da anlaşılmıyor ya konuşması, arkadaşlar hemen vazgeçer belki o teklifinden bu anı ölümsüzleştirelim diyerek resimler çektiler, sonra geldi yamacıma yaklaştı, onun istediği şefkat elbette ama ben de ara sıra teklifini yineleyen Kenan'a tam da kadınlara özgü bir nazla, düşüneceğimi söyledim:)) Böylece herkesin duyduğu bir evlenme teklifi almış bulunuyorum, özgüvenim tavan yaptı benimle dikkatli konuşun diyerek dolaştım durdum, tabi Kenan'da beni gördüğü her yerde "seni seviyorum" diye işaret ederken herkese beni göstermiş oldu:)) Sonra herkes bana sende bir ışıltı var gözlerinde bu günlerde neden acaba diyordu da bir türlü söyleyecek birşey bulamıyordum, bu gün buldum o sorunun cevabını işte, Kenan bana beni sevdiğini söyledi ya dedim, hem de mikrofonu eline alıp herkese duyura duyura, gözlerimde ki ışığın tek sebebi bu işte, düşün yakamdan:))) Bu arada saçlarımı da kestirdim bu gün ama bir arkadaşımın "kadınlar canı sıkıldığında saçlarını değiştiriler" fikrinden değil, benim canım hiç sıkılmazken kestirdim, uzadı çok , modeli bozuldu diye, zaten mutluyum bu günlerde canım sıkılmıyor hiç, barıştım kendimle saçımla başımla derdim kalmadı , hem niye olsun diye, hani duyurulur o'na;)

Gelelim Kenan'a, o bir Dawnlu, şu an 30 yaşında, yaklaşık ömrü diğer akranları gibi ortalama 40 yıl, yaptığı davranışlarında bilinç yok, planlama yok, oto kontroli yok, ama maske ve engellerde yok tabi, ama onun o masum ve samimi ışığı, ben varım, beni görün, beni sevin çığlığı farkedilmeyecek gibi değil. kalan yaşamında ve bu yeni okulunda çok mutlu olur umarım.

Posted by Picasa

Okul Açılış Diyologları-1


Sanırım bir yıl kadar olmak üzere 2007 Ağustos ayından beri bir özel eğitim rehabilitasyon merkezinde görevlendirme ile haftada 8 saat derse gidiyordum, 4 tane özel durumu olan engelli çocukla bireysel olarak çalışıyordum, işte o rehabilitasyon merkezinin kurucusu –benim de eski bir dostum olan Semra kurumunu bir okula dönüşme hayalini gerçekleştirmeye karar verdi bu gün de o okulun açılış töreni vardı, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra ruhsat, izin, prosedür her şeyi hallederek büyük bir heyecan ve umutla yepyeni binada bu kez bir okul olarak hizmete girdi. Herkes heyecanlı telaşlı ve de meraklıydı. Kalabalık açılıştan saatler öncesi okulun etrafını sardı. Şimdi açılış diyalogları ile biraz renklendirelim yazımızı:)
bazı arkadaşlara eğlence mekanlarının açılışı düşerken bize de bir okul açılışı düştü ama olsun bizim kalbimiz deniz ve yosun kokulu şehirlerde, başka başka açılışlarda, farklı mekanlarda, uzak özlemlerde kalsa bile gene de oldukça keyifliydik, mutluyduk, umutlu ve heyecanlıydık:)))

Gözlüklerim

Yaklaşık bir haftadır güneş gözlüklerimi kaybettim, hemen her yıl, başıma gelen geleneksel hale getirdiğim bu güneş gözlüğü kaybetme işi artık canımı sıkmaya başlamış olacak ki, dün akşam Liva’da otururken Mehmet’e dedim ki, Mehmet, bir arkadaşım araçlara araç takip kiti taktırdığını ve internete girip araçlar nerde her an görebildiğini söyledi, hatta bir seferinde de benim yanımda telefondan bağlanıp araçlar nerde ona bakıyorum dedi, benim gözlüklere de taksak böyle bir şey olmaz mı dedim, o da bana “Bence sana bir takip kiti taktıralım çünkü kendini de unutacak gibi görünüyorsun, özellikle bu son günlerde” dedi, hepimizi yıkıldık gülmekten ve o kadar çok güldük ki, arka masada belediye başkanı arkadaşları ile yemek yiyordu, Mehmet, başkan şimdi kalkıp bizim masaya gelecek burası daha eğlenceli diyerek gecenin espirisini de yapmış oldu. tabi bu konuşmanın öncesi de ki diyalogu, yani mehmet’in bana ve mevcut dalgınlığıma olan takılmalarını buraya aktaramadığım için üzgünüm:) biraz da utandım zaten, neyse dün akşam üzeri Arzu ve Nuray ile gidip kendime yeni bir güneş gözlüğü aldım, onlar ısrarla büyük gözlük seçerken ben büyük istemedim işte bu gözlükleri aldım, ama artık öyle çok pahalı gözlük almaktan son iki yıldır vazgeçmiş bulunuyorum ilk kaybettiğim Dolce Gabbana gözlüklerine epey hayıflandığımdan beri, geçen yıl osse almıştım gecen hafta ona da veda ettim dikkatsizliğimden dolayı, şimdi gene başka bir osse aldım, öyle çok para vermedim 200 ytl sadece, nasılsa seneye yazın kimbilir nerde unutacağım diyerek, hemen de Nihal’ ide yamacıma alıp gözlüklerim nasıl duruyor açılış başlamadan resimler çektim, tabi resimlerde yeni makinemden bu arada, geçen hafta içinde Amerika’dan yeni dijital makinem da gelmiş bulunuyor, bu sefer Canon oldu, umarım Sony makinemin başına gelenler onun başına gelmez. başıma güzel şeyler gelsin artık lütfen. Açılış macerasını anlatmadan bunu söyleyeyim önce istedim.

Cuma, Mayıs 30, 2008

Kendi Doğam


Birkaç gündür yoğun bir trafik var okulda, aslında dersler bitti bizim, sınavlarda ilan edildi ama mezunlar çıkışlarını almaya geliyorlar, yaz okuluna kalanlar kayıt yaptırmaya, staja çıkacaklar dilekçelerini vermeye. Ama ben şikayetçi değilim, hatta öyle mutluluk ve keyifle yapıyorum ki tüm işlerimi, enerjim yerinde, neşem yerinde, fazlasıyla keyifli olduğum dışardan görünebilecek kadar da coşkuluyum hatta. Bu arada Pazartesi Turhal'a gittim seminer için, özel gereksinimli çocukların anne babalarına ergenlikte cinsel gelişimi anlattım, nasılda heyecanlı göslerle bakıyorlardı bana, keşke elimde bir sihirli değnek olsaydı da dedim herkesin sorununu uzanıp düzeltebilseydim, sonra da aynı okulda ki özel gereksinmli çocukların öğretmenlerine zihinsel engellilerde matematik eğitimi ile ilgili çok keyifli,eğlenceli ve uygulamalı bir çalışma yapıp döndüm. Bu hafta bir telefon aldım, şaşırdım, afalladım ve bana telefonda söylenenin doğru olup olmadığını araştırdım. Doğruymuş! Evet son sınıf öğrencilerimden danışmanı olduğum iki kişi - hem de hiç beklemediğim iki kişi- bana yıl boyunca devam eden çok ciddi bir yalan söylemişler ve ben bunu yıl sonunda kim olduğunu bilmediğim bir kişinin telefonu ile öğrenmiş bulunuyorum. Bunun üzerine çok fazla şey söyleyesim var, yani yalan üzerine, çünkü yalanın ruhumda yarattığı yaraların tahribatı hiç iyleşmezken, başkalarını anlayabilecek kadar hoşgörülü bir bakış açısına sahip olduğum halde böyle yalanların gerekçelerini hiç anlayamazken, tekrar tekrar benzer durumlarla karşılaşmak hoş olmuyor tabi benim gibi biri için ama şimdi sadece aklıma gelen ve çok sevdiğim bir öyküyü paylaşıp bırakacağım, biraz hazmedeyim durumu, anlamaya çalışayım, herkesin açısından bakmayı deneyeyim, empati kurayım, sonra dönüp kendimi değerlendireyim, nerde hata yaptığımı bulayım, sonra da ne hissettiğimi elbet yazarım.
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli adam söyle der: "Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"

Perşembe, Mayıs 29, 2008

Dalgakıran...

Posted by Picasa,
Büyürken içgüdülerimizinde bizimle birlikte büyüdüğünün farkına varalı uzun zaman olmadı, ama masallarla gerçekler arasında hiç fark yoktur diye düşünmüşlüğüm çok eskiye dayanır. Çocukken, annanem bana sobanın başında masallar uydururdu, uydururdu çünkü okuma yazma bilmezdi ve ben heyecanla hep sonunda kalbimden geçen iyi insanların kazandığı, kötülerin cezasını çektiği ve çok mutlu olunabilen sonları daha anneannem söylemeden oracıkta kurgulayıverirdim. Oysa iyilerin ve hak edenlerin kazanmasını istiyorsan ve onlara gerçekten inanıyorsan mutlaka senin de birşeyler yapman gerektiği gerçeğini ve böylece onların sadece masallarda kazanmayacağını yıllar sonra öğrenecektim. Sadece masalların bir parçası değil, gerçeklerin de içinde olunması gerektiği gerçeğini.
sonra bir kitaba rastladım ilk ergenliğimin şeytanlarıyla savaşırken, orada da şöyle diyordu; "Büyürken, yanlışların yerine doğruları koymaya karar verdiğinde şunu anımsa; Hayat bir koşu değil, hedefi vurmaktır! Önemli olan zamandan tasarruf değil, bir hedef bulmaktır"
önce anneanneme rastladım, beni masallarla tanıştırdı , sonra Susanna Tamaro'ya, o da bana yaşamın bir koşu olmadığını, ve şimdi de Sema, masallarla nasıl umut edileceğini gösterdi...
"Pencereden dışarı bakmaya çalışıyorum ve masalların bize aslında umut etmeyi öğrettiğini görüyorum."Ne olursa olsun hayat karşına hep güzellikleri çıkaracaktır, eğer umut edersen," diyor masallar... Kırmızı başlıklı kız anneannesine yeniden kavuşacaktır, pamuk prenses zehirli elmayı yese de, bir prensin öpücüğüyle hayata yeniden tutunacaktır, Külkedisi her yeri temizlemesine rağmen davete götürülmese bile, eninde sonunda o sarayda mutlu bir yaşama başlayacaktır...Dalgakıran gibiymiş meğerse masallar; büyük dalgaların limandaki umutlarımızı yıkmasına engel olan ve avuçlarımızda sımsıkı tutabilmemizi sağlayan.
Dalgakıran...
Ne güzel bir kelime..."

Salı, Mayıs 27, 2008

Plansız tatil süprizi-2






Posted by Picasa

Artık tatilde nerdeydim, neler yaptım nasıl bana iyi geldi anlatıp bu serüveni bir sır olmaktan kurtarmaya karar verdim. -Merak eden arkadaşlara duyrulur-
Sürpriz bir şekilde gelişen bu tatile meğer ne kadar ihtiyacım varmış dönünce bendeki değişiklikleri hemen herkes fark edince anlıyorum. Herkes hala gözlerimden fışkıran ışıltıyı söyleyince ben de anlıyorum artık bunu. Dediğim gibi sanırım insan bazen kendini değerlendirebilecek kadar aydınlık düşünemiyor, ama başkaları görebiliyor ve başkaları o görebildiği şeyleri size de gösterince siz o zaman durup bir bakıyorsunuz kendinize, kendinize dışardan bakabilmeyi başarabilmiş o çok az insanın aydınlığı ve çıplaklığı ile. Sonrası o kadar da zor gelmiyormuş anladım.
Gülşen ile otobüse binerken yaklaşık 16 saat sürecek olan yolun nasıl biteceği konusunda endişelerimiz ve kaygılarımız vardı hatta ben biraz mızıklanmaya bile başlamıştım daha binmeden, oysa ömrümün yarısından çoğu yollarda geçti, üniversiteyi okurken Anakara-İstanbul arası sürekli yolculuk yaptım, okul biti bu seferde ailemden uzak bir yerde öğretmenlik yaparken yolculuklar, daha çok olmadı master yapacağım, hayallerimin peşinden gideceğim diye Ankara-Tokat arasını her hafta büyük bir heyecan ve keyifle arşınlamam, yol boyu hayaller kurmam, kendim olabilmek uğruna açtığım savaş, yollarda ağlamalarım gülmelerim hep meşhurdur.
O yüzden yolculuklar korkutmaz sadece heyecanlandırır sadece derim hep, ancak yola çıkma telaşı ile Cuma günü yanıma almayı çok istediğim sınav kâğıtlarını unutmuşum ona hayıflanıyorum, eğer unutmasaydım gittiğim yerde onları okutacak birisi vardı daJ geri dönünce öyle güzel bir tatilin üstüne sınav kâğıdı okumak pek de eğlenceli olmadı elbet. Neyse ben yolculukta kalmıştım, otobüs biraz belediye tarzında her durakta durmaya başlayınca ben tabi hemen oflanmaya başladım, hemen bir tavsiye geldi kısa bir not şeklinde hatta biraz talimat gibi “kitap oku vakit geçer” oysa kitabı ben yalnız yolculuklarımda okurum eğer yola birkaç kişi çıkmışsam ben mümkünse yanımdakini rahatsız eder biraz şımarıklık yapmayı tercih ederim. biz daha yerimize yerleşip hayaller kırmaya başlamıştık ki otobüste yol arkadaşlarımız varmış meğer Ender ile Yiğit. Böylece muhteşem dörtlü olarak yola devam ettik, Ankara’ya geldiğimizde muavin bizi uyardı valaa o kadar konuştuk ve kikirdeştik ki yolcular muhtemelen rahatsız olmuşlar, gerçi Gülşen bizi kıskandılar diye yorumladı ama ben her zaman ki kendimi suçlayıcı tavrımla ayıp ettik biz diye yorumladım. Sonra molalar oldu keyifli, neşeli ve kısacık molalar. Geç vakit olup da konuşamayınca bu sefer de küçük bir not defteri ile yazışmaya başladık, şimdi bakıp gülümsüyorum o deftere de. Bir baktık ki sabah olmuş. Ben başladım burası neresi şurası neresi diye çocuk gibi Gülşen’i dürtüklemeye. Bu coğrafya Ege oluyor az sonra deniz ve yosun kokusuyla kucaklaşacaksınız hanımefendi diye seslen bana dedim durdum kızcağıza da. Sonunda kızcağız delirdi ve Allahtan Aydın’a az kaldı seni bir atabilseydim Aydın’da diye söylenmeye başladı. Otobüs sabahın köründe Aydın otogarına girince Gülşen bakınmaya başladı hemen, seni almaya gelen yoksa hemen Marmaris’e devam ediyoruz bak ona göre demeye. Sabah 06.20’yi gösteriyordu saatlerimiz, ben Aydın’da indim, Gülşen Marmaris’e doğru devam etti. Sonra tabi Kuşadası, yolda deniz göründü önce, sonra burnuma iyot ve yosun kokusu geldi, burnumun direğini sızlatan bu kokularla sarhoş oldum, denizin her tarafını görebildiğim, yosun ve iyot kokusunu içime çekebilecek kadar yakınında olduğum, halatlarla örülmüş salaş ama keyifli bir yerde, fazla demlenmemiş olmasına rağmen gayet keyif alarak sabah çayı içtim, simit yedim, ilk deniz görüntülerini çektim, şaşırdım, heyecanlandım, çocuklaştım, utandım, şımardım. Sonra otele gidip yerleştim, aslında uyumam gerekiyordu ama heyecandan uyuyamadım hemen indim havuza girdim, güneşin tenimde dans etmesinin o tarif edilemez keyfini sürdüm, öyle sarhoş oldum ki o denizin görüntüsü, kokusu ve büyülü esintisi ile bir süre kendimi alamadım bu büyülü manzarayı izlemek için. Sonra akşam oldu hemen.
Hafızam unutmuyor elbet;
Akşam Melih’in getirdiği ve benim daha önce hiç yemediğim Yunanistan’ın en pahalı balığını keyifle yediğimizi, masada ki o sohbetin tadını, İpek’in hayatında ki vazgeçemediği 3 şeyi ve onu savunurken nasıl kalkanlarını çıkardığını, Melih’in ezberlemek istediği Atilla İlhan şiirini, masada ki gülleri, Bazı arkadaşların adada haftada iki gün eller havaya-yoksa eller cebe miydi?- yaptığını nasıl itiraf ettiğini, arkadaşın birinin bizim merakımız sonucu annesini arayarak saat kaçta doğduğunu bizimle aynı anda öğrenmiş olmanın yüzüne yansıyan keyfini, ve gülümsemesine yansıyan sevimliliğini, yükselen burcuyla doğum burcu aynı olan kovanın ne kadar dahi bir burç olduğunun söylenti olup olmadığı tartışmasını, İpek’in yükselen burcunun başak olduğu tahminimin isabetli olduğunu, ada meyhanesinde çalınıp söylenen şarkıları, o meyhanedeki taş duvarların beni alıp çocukluğumla buluşturduğunu, öndeki arabanın park sorunu yaşamadığını, ama bizim hamili kart yakınımdır sözü ile kesinlikle işimiz olmadığını, İpek’in şıklığını ve kırmızı topuklu ayakkabılarını, gecenin son mekânında arkadaşlarımızın nasıl da dans etme tutkusuyla dolup taşıdığını ama benim nedense uykumun geldiği ve herkes üzerinde ki fazlalıkları çıkarırken benim nedense üşüdüğümü, ama Allahtan üzerime alabileceğim bir ceketin bulunduğunu, dans şovunu izlerken gözümün biri açık biri kapalı bile olsa gene de ne kadar keyif aldığımı, uykulu bile olsam gene de fıstık ayıklayabilecek kadar uyanık olduğumu, o an’ların lezzeti zihnimde hala anımsayarak ve gülümseyerek dolandığımı da hadi itiraf edeyim…

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

Zaman...

Posted by Picasa

"Sonra farkettim ki;

su akıyor, rüzgar esiyor, yağmur yağıyor.

Herşey yine ve aynı şekilde oluyor!"

Oysa zamanı biriktirmek isterdim
Ama saatimi kaybettim…

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

İyi ki....

Posted by Picasa
İnsan bazen herkese, her şey için zaman verirken, kendine hiç zaman vermiyor, sürekli bir kendini itekleme halinde sürüklenip gidiyor. İşte ben de bir süredir öylemişim. Sanırım bu süre de epey uzun sürmüş olsa gerek ki, yanımda ki herkes bundan bir süredir şikâyet etmeye başlamış. Bunu şimdi fark ediyorum. Bazen böyle şeyler yaşayabiliyor insan. Yanı başında duran, hep yaşadığı içgüdüsel olarak bildiği bir şeyin farkına varmıyor uzun bir zaman ve kendini hayatın akışına bırakıp o kıyıdan o kıyıya savruluyor. Bir an geliyor bir tokat gibi yüzüne çarpıveren gerçeği anlıyor, ya da ne zamandır anlaması gerekenleri anlıyor., belki bir şarkının sözlerinden etkilenip ,yada bir filmin ilk karesinde kendini görüp…-tatile gitmeden bir hafta önce ki gecelerden birinde uymaya çalışırken birden fark ettim bunu kendi kendime herhangi bir anımsatma noktasına ihtiyaç duymadan üstelik- … Demek ki hayatın telaşıyla, zoruyla, acısıyla, sıkıntısıyla, o hiç vazgeçemediğim ama başa da çıkamadığım yalnızlığımla dopdoluymuşum diye düşünemeden edemedim… Demek ki başka her şey beynimin bir kenarında bekliyor, bir gün fark edilmek üzere.
Sabah uyanınca, içim acıdı fark ettiğim şeyden… Çok fazla acıdı içim… Sanki bir şeyler kayıp gitti avuçlarımdan, ya da içimden bir yıldız daha kayıp gitti… Acının tarif edilebileceği ne kadar çok kelime varsa, o kelimelerin hepsi geçti içimden… Böyle durumlarda hep olduğu gibi kendimi, yaşamımı, beklentilerimi, elde ettiklerimi, edemediklerimi, yenilgilerimi, yanılgılarımı, başarılarımı kısaca aklıma gelen her şeyi sorgulamaya başladım. Sonra sorgulamam bitti, kendimi sürekli bir ceza verme durumunda bıraktığım için kendime olan kızgınlığımda hafifleyince görmem gerekenleri görmeye başladım, ya da görmem gerekenleri görebilecek ışığa kavuştu gözlerim. Aydınlığa çıktım. İşte tüm bunların ardından çıkageldi bu tatile çıkma fikri. Belki de bu kadar hesaplaşmanın ardından bir yenilenme, bir tazelenme heyecanı sardı beynimi ve bedenimi, bunca hesaplaşmanın ağırlığından kurtulma, denizle kucaklaşma, yosun ve iyot kokularını içine çekme arzusu belirdi yüreğimde. Yeniden canlanma arzusu, belki de yaşadığımı gerçekten de hissetmeye ihtiyacım olduğu sinyallerini veren sadece yüreğim değil aynı zaman da bedenimdi de. Tatil teklifi ise aslında nerdeyse bir yıldır aralıklarla yapılan bir teklifti ama hiç bu kadar etkili, önemli, değerli, anlamlı ve cazip olmamıştı, sanırım zamanlama denilen şey bu olsa gerek, kendimle hesabımı yeni bitirdiğim bir anda çıkıp gelivermesi! –bazen işaretlere de inanmak gerek sanırım- Bir de tabi insanın nerde olursa olsun gerçekten ‘arkadaşım’ diye bahsini edebildiği birilerinin varlığını bilmesi, samimiyet ve güvenle, üstelik hiç çekinmeden ve hiçbir kaygı duymadan kendini ortaya koyması kadar enfes bir şey olamaz! O ne güzel bir histir ki anlaşılmama kaygısını hiç taşımadan, hiçbir şeyden çekinmeden, korkmadan, utanmadan, içinde acabalar barındırmadan, içinizde ki çocuğu bile saklamadan üstelik, tüm doğallığınızı üzerinize giyinip,
birinin gözlerinin içine bakmak, hatta onca ciddiyetine rağmen burnundan makas almak, çekiştire çekiştire konuşmak, durup dururken pinokyo muamelesi yapmak, karşılığında hoş bir gülümseme ile sevgi ve anlayışla karşılanmak… Çok sevdiğim, nicedir unuttuğum ve çok özlediğim kendim olmanın doyumsuz tadını yaşamak, ya da o tadı yeniden yeniden hatırlamak...
'arkadaş' olabilmenin ayrıcalığını hissetmiş olanların anlayabileceği türden ayrıntıların gizlendiği bir coğrafya anlatmaya çalıştığım....

Yıllar önce benim arkadaşlığım için yazılmış satırlar düştü zihnime, bir arkadaşım bana; “Onun o gökyüzü kadar saf, temiz ve berrak kalbinde bir yer bulmuşsam ve ona birazcık olsa ulaşabilmişsem ne mutlu bana. Eğer onunla şimdiye kadar, iyi bir arkadaşlık kurabilmişsem ve onu tanıyabilmişsem, bunu onun bir arkadaşlık kurmadaki çabasına ve başarısına borçluyum… ÇOK YAŞASIN…” yazmıştı, ne demek istediğini anlayabiliyorum, arkadaşlık kavramının da ne kadar değerli ve korunası bir şey olduğunu öğreneli uzun yıllar oldu, üstelik yere düşürmeden taşınması gereken bir cam fanusun içinde, özenle saklanıp, büyütülmesi gereken bir şey olduğunu da hiç unutmadan yaşıyorum uzundur.
Şimdi ben de aynı duygular içindeyim…
Sanırım kız kardeşimden okumuştum bu satırları, “Yıllardır verilen emeklerin meyvelerini döktüm kucağıma ,hapur hupur yiyiyorum…Yaşanmış her tesadüf, başımızdan geçen tüm şeyler için iy ki demenin rahatlığıyla,….”
Evet,
iyi ki!

Cuma, Mayıs 23, 2008

Ben giderim.. ruhum arkamdan gelir...





Aynı anda gitmeyiz pek.. Ben gittiğim yerde onu beklerim, soluk soluğa yetişir bir süre sonra.. Yavaş! der bana.. dur.. biraz yavaş yürü.. Derken aynı ritmi tuttururuz.. Bazen ağır aksak, bazen koşar adım, başlarız aynı anda yürümeye... Tam alışmışken adımlarımızı uydurmaya, dönüş vakti gelir.. Yine ben giderim, o arkamdan yetişmeye çalışır.. bazen de kalır işte böyle.. dönmez bir süre.. dönemez"

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Plansız tatil süprizi - 1

Posted by Picasa
Kendimi unutmuşum bir süredir, bir süredir yalnızca yaptığım iş olduğumun farkında bile değilken çıkıp geldi bu tatil, aslında kapımı çaldı demek belki de daha doğru olur. Bazen unutuyor insan kendini, hep başkalarını izleyerek bir yaşam sürdürüyor ve sonra biri sesleniyor arkanızdan, “pişştt” diyor, siz dönüp bakıyorsunuz ve kedinizi görüyorsunuz. İşte böyle bir ruh halindeyken ben, gerçekten de kendimi unutmuşken, final sınavları, okuldaki işler, dersler, sorumluluklar ve zorunluluklar kuşatmışken yaşamımı. Bundan hiç şikayet bile edemeyecek kadar onlarla boğulmuşken, kendime katmışken bu durumu, hatta yakın bir zamanda bir yerlere şunları karalamışken; “Benim hayatım sayısız ayrıntıyla, çalan telefonlarla, ertelediğim sorumluluklarla, kaçtığım insanlarla ve zorunluluklarla dolu, bir de onlarla dolu günleri taşıyabilmek için edindiğim alışkanlıklarla, bunları bana unutturabilecek ne olabilir ki? Ya da bunları bana unutturabilecek bir yüz istiyorum yaşamımda” kendimi hatırlamaya karar verme anım ise çok kendiliğinden gelişti, Gülşen ile Üniversitedeki odamda oturuyoruz sınav sonrası kâğıtlarla savaşıyorum ben bir yandan söyleniyorum, bir yandan da hayıflanıyorum. Yapacaklarımı sıralarken 19 Mayıs tatilini birleştirip Konya’ya ananemin ve annemin yanına gitmekten bahsediyorum, arabayla gidelim yol boyu her ayrıntıyı görelim diyorum ona, kendimizle ilgilenelim, doğayı seyredelim, ne biliyim bir şeyler yapalım ben nefes alamıyorum artık diyorum, önce olur diyor ama sonra nasıl oluyorsa –o kısımda ki detaylar ben de kalsın- bir anda kendimizi deniz yosun ve iyot kokusunu içimize çekerken düşlemeyi hayal ediyoruz. Her şey birkaç dakika içinde şekilleniyor, öyle çılgın bir yönüm varmış da ben yeni öğreniyormuşum gibi oluyor ve Cuma günü yola koyulmak üzere otobüs firmasını arayıp yerlerimizi ayırtıyoruz…
Şimdilik bu resimle idare edin, nerde, nasıl bir tatil yaptığımı, neler hissettiğimi, nasıl fotoğraflar çektiğimi ve nerde olduğumu anlatmaya devam edeceğim….

Mezuniyet Töreni




Ayşegül, Sezer ve ben:)


Bölüm birincisi, ikincisi ve üçüncüsü:))




Aslında tatillimi anlatmaya hazırlanıyordum ve yazmaya da başlamıştım ama araya dün mezuniyet töreni girdi, ben uçaktan iner inmez hala daha tatil şarhoşluğum üzerimdeyken törene hazırlandım. Danışmanlığımda olan 36 öğrenci bu yıl mezun oldular. Gözlerinde ışık yüreklerinde heyecanla okullarını bitirdiler umarım hayat onlara istediğini sunarken çok acımaszı davranmaz...

Ben tatilimi nasılsa yazı dizisi haline getirip herkesi usandırana kadar anlatacağımdan, ben tatilimi sindirmeye çalışırken-yani rüyamıydı yoksa değilmiydi diye anlamaya çalışırken- araya mezuniyetin girmesinde bir sakınca yok, şimdi çok yazmayacam ama resimlerle anlatacağım bu kısa ve sade bir mezuniyet töreniydi hepsi bu....








Salı, Mayıs 20, 2008

Mayıs

Talihsizliklerle başlayan bir Mayıs ayı, deniz, güneş, mutluluk ve umutla ugurlanmaya hazırlanacak tarafımdan;)
tatildeyim hala, bu kısa not, beklemeye sabrı olmayan iç seslerimin
dışarı fırlamasından oluşan küçük fısıltılar sadece, dönünce hem ben anlatacağım hem de resimlerim;:)
Az kaldı!

Cuma, Mayıs 16, 2008

MASAL



Masal diyince aklıma sadece bu kitap gelir! Ve 365 tane masalın içinde sadece bir tanesi, bir Uygur masalı, Kadına Benzeyen Ağaç. Masalı okumanızı isterim, aslında buraya yazmak isterdim ama bence bu kocaman kitabı elinize alıp okumanın tadını çıkarın derim:)

Büyüklerle çocukların belki de aynı keyfi aldıkları ender birlikteliklerden biri sayılır benim için, aynı zamanda derslerimizin vazgeçilmez parçası olan bu hergüne bir masal kitabı her eve lazımların içinde olmaya aday benim tarafımdan:))

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Özet geçiyorum

Geçen hafta sonu Kars’dan misafirlerim vardı, doktor ve cemali bu coğrafyadaydılar, uzun yıllardan ve uzun yollardan sonra görüşebilmiş olmanın tatlı bir keyfi vardı üzerimde, elimdeki belirsizlik ve geçmeyen ağrı yüzünden nerdeyse onlar bana hizmet ettiler diyebilirim, güya uzak yollardan, uzun yıllardan misafir geldiler, mesela balık yaptık bir aksam, balıkları Gulsenin eşi Yüksel kendi usulüne göre fırına verdi (fırında sebzeli levrek şeklinde) servisi ve salatayı Gülşen yaptı, doktor “ben sadece yiyiciyim” diyerek köşeye çekildi, bulaşık makinemi boşaltıp doldurma işi ve çay servisini de Cem’in yaptığını söylersem sanırım daha açıklayıcı olur:) ben de talimatları verdim, aksam masada zeytinyağlı dolmaları gören Alperen “anne bunları sen mi yaptın” dedi önce, ben gülerek evet diyince, bir daha sordu çocuk, hatta 3 kez üst üste sorunca artık herkes anladı benim yapmadığımı oğlum dedim:) tabi fotoğraf makinem hala serviste olduğu için görüntülediğim tüm kareler zihnimizde kaldı. Bu arada makinem için Ankara’da bir Sony servisi 169 ytl tutuyor tamiri diye aramış, ben de kalsın yapmayın, ben yenisini alırım dedim.
Haftaya alçıda olmayan ama sızlayıp duran elimle başladım, bazen elimin kırık olma ihtimalini unutup normal hayatıma devam ederken yakaladım kendimi, bir şey olmaz dememek lazım demekmiş meğer ne zaman elime normal muamele yapsam hemen gecesinde intikamını aldı benden. Ancak ilginç bir sağlık sistemimiz var bizim, Perşembe günü sonucumu aldım, baktım doktorum orada değil asistanlardan biri var ertesi günü beklemektense bir göstereyim dedim, baktı inceledi filmi, tamam dedi, gidebilirsinizi, nedir durum dedim, bilek kemiklerinden birisi kopma şeklinde kırılmış, nolcak peki dedim, 2 ay kadar sürer ağrısı kendiliğinden düzelir, ilginç buldum söylediğini ama tabi ertesi gün kendi doktoruma götürmek üzere hastaneden ayrıldım, ertesi günü gittim doktorum diğer birimde ameliyatta olduğunu söyledi başka bir asistan, bu sefer o bilgisayarda kayıtlı olan bana verilmeyen tomografi raporuma baktı, kırık var doktorunuz görsün dedi, onu bulmak için katlara çıkıyordum ki koridorda karşılaştık hemen baktı sonuca ve alçıya alıyoruz tam alçı hem de dedi, nasıl yani dedim, kırık var ve 6 hafta alçıda kalacak, merdiven başında ağlamaya başladım sinirlerim bozuldu, Arzu’yu aradım beni gel al arabayla dönemeyeceğim muhtemelen yeniden alçı ve üstelik 6 hafta dedim. Arzu geldi geçen sefer kolumu alçıya alan asistan bu kez tüm alçı yapmak için malzemeleri çıkardı ve başladı sarmaya, ben de bir yandan ağlıyor bir yandan da sorular soruyorum gene düzelmezse ameliyat olabileceğinden söz ediyor, kırığın ciddi bir yerde olduğundan. Alçıyı sarma işlemi bitti, 1 saat kadar beklememi söyledi ve kendisi geri gelmek üzere genel müdahale odasından çıktı, yaklaşık bir saat kadar ben hem ağlayıp hem de ben ne yapacağım bu halde 6 hafta diye mızmızlanırken, bu kez bir ekip olarak içeri 4 dr (sanırım hepsi asistan, birisi baş asistan olmalıydı) geldi, birisi parmaklarımı kontrol etti, alçıyı kesin dedi, herhalde olmadı yeniden yapacaklar dedim, elektrikli bir kesici ile alçıyı kesitler ve filmi yeniden inceleyip bu kararı veren doktoru aradılar ve ardından da atel sprit takılmasına karar verdiler, 15 gün sonra yeniden kontrol için gelmemi de söyleyerek. Şaşkınlığım hala geçmedi, nasıl bu kadar birbirinden farklı görüşlerle müdahale edilebiliyor anlayabilmiş değilim, normalşartlarda ben o hastaneyi ayağı kaldırmalıydım öyle biriyim ama bana nolduysa sustum kaldım, hiçbirşey yapamadım, yat hastaneye dese biri gelip sorgu sual olmadan tamam diyeceğim nerdeyese, bana ne oldu böyle bilmiyorum, Selim okulda beni görünce nasıl hocaya çıkıp söylemezssin bu olanları sana yakıştıramadım dedi, ben de kendime yakıştıramıyorum olanları diyebildim ama birşey de yapmaya gücüm yoktu nedense, ama ben hemen pazartesi sonuçlarımı başka bir uzmana götüreceğim, ya da bölümdeki hocaya gidip onun kolum hakkında daha değişik bir fikri olup olmadığını sorup, araştırma hastanesi asistanlarının ne kadar uyumlu çalıştıklarını!! anlatacağım, doğrusu hayal kırıklığına uğradığım söylenemez beklemediğim bir durum değildi, ben kırık bir elle 10 gün tomografi sonucu bekledim öyle açıkta ve sadece bana söylenen “dikkat et” sözüyle. İlginç gerçekten ilginç. Akşam atel ile uyudum korkudan, muayene ederken fazla kurcaladığı için elimdeki sancı geceden beri devam ediyor. Bir ağrı kesici alıp haftaya başlayacak final sınavları için soru hazırlayacağım, hala okunmamış vize kağıtları ile boğuşacağım, belki pazartesi başka bir dr daha farklı bir şey der diye evde yapılması gereken tüm toparlama ve kaldırma işlerini yapacağım, bu arada 1 ay içinde ev bulup taşınmam gerekiyormuş, bu bina kız yurdu olacakmış, bir sürü olacaklarla yapılacakları üst üste koyup elimin sancısı da aklıma takılırken söylene söylene yapmaya çalışayım. Bu bıkkın yoğunluktan ne bir şey yazasım var ne de bir şey yapasım, bazen yazılanları okumaya başlıyorum belki iyi gelir bana diye, bu sefer yarıda bırakıveriyorum nedense, bahar yorgunluğundandır diye beni teselli eden arkadaşlarıma da buradan sevgiler yolluyorum:))