Hepimiz birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. O zaman hepimiz birbirimizden sorumluyuz.
Pazartesi, Mart 31, 2008
Gitmek...
Cumartesi, Mart 29, 2008
Işık Denizi....

Cuma, Mart 28, 2008
Kız kardeş...

Evde birinin olmasının bitmeyen faydaları;
1- Kapıyı size her daim açan birisinin olmasının dayanılmaz hafifliği-anahtarı cebinizde,arabanızda,okulunuzda bilimum her yerde unutma lüksünüzün oluşması-:)
2- Eve girerken apartmandan gelen yemek kokularına aldırmadan yukarı çıkmanız, nasılsa sizin evde de bir yemek hazırlayan olmuştur düşüncesinin verdiği rahatlık-
3- Sabah hazırlanmış kahvaltıya uyandırılmanızın hala rüyada olduğunu sanmanız:)
4-İşe gitmek için saat sesine gerek kalmaksızın çocuk sesiyle uyanma lüksünüz:)
5-Hangi süprizle karşılaşacağınızın merakı:)-Evde bir küçük çocuk demek her an yeni bir süprize açık olmak demek-
Evet, bizim evde kız kardeşim vardı, uzun yıllardan sonra ilk kez, oğlumun ısrarla "Anne gerçekten mi gelecekler, yoksa önümüzdeki 5 yıllık kalkınma planları dahilinde mi almışlar bize gelmeyi" diye sürekli espiri yaptığı, dahası buna inamkata zorluk çektiğini açıkca şfade etmekten çekinmediği en hasas gündemini oluşturan teyzemiz ve küçük hanımefendi Zeynep buradalardı, çok ama çok keyifli, bol kahkahalı bir hafta geçirdik... Önce gelir gelmez açılan hediye paketlerimizden çıkanları giyinip üzerimizde nasıl durduğu telaşı ile küçük bir hediye açma ve sevinme seranomisi yaşandı evde... (ay hediyelerimi söylemeye utandım şimdi) Sonra, Tokat turları başladı, benim telaşla acaba nereyi gezdirsem diye düşünüp düşünüp durduğum, bir türlü farklı bir şey bulamamanın verdiği eziklik duygusuyla karışık bir bocalayış.
Fatma en çok Taşhanı sevdi, orada oturup çay içmeyi, sonra anaokulunu, ama hep hayıflandı, yok yok burada yaşanmaz sen gelmeye bak diye, sonra, evet, sonra, ara sıra gelip giden hafızalarda "eski"ler, "yeni"lerin arasına sıkışarak kah hüzünlü, kah neşeli 'an'lar bıraktı bize ardında... Biz çocukken diye başlayan cümleler kuruldu, "sen gençken, sen evlenirken, sen büyürken, sen okurken, sen daha benim farkımda değilken, biz Hülya ile ....." diye devam eden cümlelere eşlik etti zamanlarımız... Biz eskiden İstanbul'dayken, annem henüz çok genç ve hiç bir hastalığı yokken, babam hala yaşıyorken, ablam hepimize nazi-hitler sıkı yönetimini uyguluyorken, bizim küçük mahalle bakallımız hala eski yerindeyken, mahallede çocukluk aşklarımız bize gülümserken,-ama hiç kimse bunu kabul etmezken- anılar bir bir yazılıyorken büyümek için acele ederken, hep birarada kalacağımızı sanmışız herhalde... Belki de sadece ben sandım bunu, İstanbul'da hep yaşarım, o şehir hep benim olur, Yeniköy'de çocukluğumu ve ilk ergenliğimi geçirdiğim o küçük evde yaşlanırım, orada sonsuza dek kalırım sanmışım... Öyle bir sanmışım ki bunu, sonrasında her İstanbul ziyaretim hüzün yüklü bulutlara dönüşmüş...
"Eski" eskimeyen bir anı zihnimin tavan arasında, "kız kardeş" kavramı ise bazen soluk ve biçimsiz bir hal alırken kalbimde, bazen de anı kutumun en önemli malzemelerini sakladığım küçük dünyamın büyülü ve hüzünlü bahçesi diyorum.
Ne çabuk büyüdük sahi? Ne çabuk uzaklaştık çocuk olmaktan? Ne çabuk değişti herşey? Ne çabuk kirlendi bu dünya? Ve biz ne kadar çok geç kaldık pek çok şey için.....
Yine de mutlu, yine de çok umutlu bir şey insanın kız kardeşinin, ait olduğu ailenin bir parçası hissedebilecek kadar yanında, yakınında bulması... Zamandan izler bularak kendini araması...
Perşembe, Mart 27, 2008
Yaşamın büyülü yüzü....
Bir haftadır evimizde bir yumurcak sesi, neşesi ve mızıldanması vardı, ama dün aniden bitiverdi... Bu sabaha çocuk sesi olmadan saat sesi ile uyandık ana-oğul...Unutmuşum ben 3 yaşında bir çocuğun sevimli ve yaramaz hallerini, unutmuşum ama aynı hızlada özlemişim sanırım. Kız kardeşimin kızı Zeynep bizim evin ilk yatılı misafiri oldu, uzun yıllardan sonra oğlumun "ağır misafir" diye isimlendirdiği küçük hanım bize keyif dolu günler yaşattı. Söylediği şarkılar, oynadığımız parmak oyunları, anlattığı yarısı hayal yarısı gerçek hikayeler, boyunun uzamasını gösterişi, babasını özlediğini anlatışı, resimlerden anne ve babasının nikah resimlerine uzun uzun hayran hayran bakması, elinden düşürememesi, gülümsemesi kadar mızmızlandığında yüzünü buruşturarak mutsuzluktan helak olmuş bir görüntüye bürünmesi, okulda top havuzunda oynarken birden annesine bakmak için ağlayarak merdivenlere koşması, benim teyzesi olmamın, annesi olmanın yerine asla geçemeyeceğini bir türlü öğrenemeyişim, tüm mesleki tecrübemi ve bilgimi hiçe sayarak bir günde bana alışmasını bekleyip, neden benimle de yatmıyor hep ağlıyor diye üzülüşüm, evde dolanan bir küçük yaşam mucizesine öyle hayran hayran bakışlarımız....
Kendi çocukluğumu anımsadım ona bakarken, sonra annesinin yani kız kardeşimin çocukluğunu, sonra birlikte geçen kısa çocukluğumuzu, karmaşık bir İstanbul öyküsü karışıyor hafizama bunları düşününce, içinde bir bisküvi kokusu olan ahşap bir evin gıcırdayan tahta merdivenleri... 3 yaşımın bulanık zihni var benim hafızamda, net bir görüntü yakalamam neredeyse imkansız ama Zeyneb'e bakarken her anneye bir kız çocuğu lazım, her kıza da bir kızkardeş lazım projesinin yalnızca ikinci kısmını gerçekleştirmiş biri olarak gülümsedim, Can Dündar'ın Kırmızı Bisiklet kitabında söyledikleri geldi aklıma; "babamın oğluydum, oğlumun babası oldum" demişti hikayesini bitirirken, ben onu şöyle değiştirsem olmaz mı acaba, Annemin kızıydım, oğlumun annesi oldum, sonra dört küçük mucizenin teyzesi...
Cuma, Mart 21, 2008
Çocuk İstismarını Durdurun
(kampanya şartları: 'çocuk istismarını durdurun' sloganına ve -forumdan edinilebilecek- ilgili banner'a blogumuzda yer verip, çocukluğumuzdan hatırladığınız bir şarkı ve şu anda dinlediğimizde hissettirdiklerinden bahsetmek...)Sevgili Peri'nin bloğunu okuyordum tam, baktım bu istismar konusu ne çok gündemde bu aralar dedim, ben de geçenlerde bir konferansa katıldım, daha doğrusu biz planladık desem daha doğru olur, belediye kent konseyi olarak kadın ve çocuk istismarları üzerine, ama bizimkisi daha çok duygusal istismarların kadın ve çocukların zihninde yarattığı o tamir edilemez trawma üzerineydi, tam bu konu açılmışken içimden de plan yaptım, vizeler biter bitmez öğrencilere bununla ilgili bir ilave ders yapayıım nasılsa öğretmen olduklarında karşılarına çıkacak-keşke hiç çıkmasa ama, bazı eğitimcilerin bile psikolojik olarak istismarı kullandığını ne yazık ki biliyoruz- yazının sonuna gelince baktım adım geçiyo:) hemen sevindim peri beni sobelemiş, ben daha kelime oyunundaki "vurgun ve sürgün" kelimeleri için yazacaktım aslında ama bunu hemen yazayım dedim, ama ben de onun gibi hatırlamıyorum ki çocukken hangi müziği dinlediğimizi, gençlik yıllarımı sorsa ya da ilk ergenlik dönemlerini hemen sıralarım şuracıkta bir sürü parça... Sonra içeri doğru sesledim,-kız kardeşim Salı günü bana geldi kızıyla birlikte-"Fatma biz çocukken hangi şarkıları dinliyorduk?" bagırdı bana "valaa abla ben MFÖ, Sezen Aksu dinliyordum ama seni bilemem" ben de "ülen onlar ilk gençlik yıllarımızda değilmiydi", tabi benim ilk gençlik yıllarım onun çocukluğuna denk geliyor, aramızda 4 yaş varda;)
Şimdi hafızamı yokluyorum, bizim evde çalan müzikleri düşünüyorum, evet kardeşim haklı, Sezen Aksu eksik olmazdı, ablamın bir sepeti vardı kasetlerini koyduğu ona dokunmak yasaktı bize, ablam elletmezdi hiç bir eşyasını, dokundurtmazdı, hele hele kaseti o almışsa -ki hep o alırdı- izinle dinlerdik, ya da o dinlerken teybe yakın bir yerde pusuya yatar dinlerdik. Ama kendi başımıza istediğimiz kaseti takıp ondan habersiz asla dinleyemezdik... Bir çalışma odamız vardı ortak, ahşap devasa bir şey, ayakları oymadan koca bir ahşap masa,masayı bir çizgiyle ikiye ayırmıştı ablam herkes kendi tarafında çalışmalıydı, çizginin diğer tarafına benim silgi kırıntılarım bile geçerse ceza alıyordum ben:)
Ne zaman o eve gitsem şimdilerde yatak odası olan odada hep bir kagıt kalem kokusu alırım ve hep derim ki, "Burası benim müzem, ergenlik şeytanlarımla hep bu evde savaştım, bu evde yalnız benim görebildiğim izler var, hengi izin ne anlama geldiğini ezbere biliyorum, çünkü o izler benim..."
Şimdi buraya MFÖ'den ya da Sezen'den bir şarkı eklemeye çalıştım ama beceremedim işte, teknoloji fakiriyim ben daha öncekileride sağolsun sevgili Sema eklemişti benim için ama hala beceremiyorum, belki bana sabırlı bir öğretici yardım elini uzatır hani ilerleyen günlerde;)
Birilerini sobelemeden önce, herkesin bu gün gelen bahar bayramını kutlamak istiyorum, gece ile gündüzün eşitlendiği bu baharın müjdecisi bayram herkese kutlu olsun, hüzünlerin yerini umut ve özlem alsın diyorum ve şimdi ben de yazmak isteyen herkesi sobeliyorum ama sevgili Geveze kalem ile Yıldız Yağmurları'nı başa yazayım, hele onlar bi yazsınlar bakıyım:)))
Pazar, Mart 16, 2008
İstanbul Gezi Notları-3 Kahvaltılı Veda
Pazar gecesi 2.30 da yatıp sabah 5.30 kalkmama reğmen yorgun değildim nedense, Pazartesi sabahı Papatya anaokulunda yaptığımız kahvaltı ile İstanbul'a veda etttik, gerçi Selçuk için zorlu bir geliş oldu anaokuluna ama:) Arzu'nun müthiş yol tarifi sayesinde zavallı saatler süren bir mücadele ile gelebildi okula:) ben aslında bizi döver sanmıştım ama neyse ki yengeç burcunun nezaket ve inceliğinden sesini çıkarmadı:)) hatta havaalanına bile o bıraktı bizi, ben yolda atar ve intikamını alır sanmıştım oysa ama;) İyi ki o yolu tarif eden ben değildim, zira o berbat yön kavramım ile eminim beni kesin döverdi:))) İstanbul'a gelirken, Gülşen'e uçakta; sabah kahvaltısı Tokat'da öğle yemeği İstanbul'da diye keyiflenirken, dönüş için kurduğumuz tersi cümle bizi pek keyiflendirmeye yetmedi ne yazık ki, ama gene de mutluyduk... En kısa zamanda yeniden geliriz dedik, yeniden yüzümüzü güldürür, gönlümüzü şenlendiririz...
Resimler; benim, Gülşen'in ve Selçuk'un makinasından, mekan ise; Papatya anaokulu, Emirgan, Yeniköy ve Kalender sahili...
Not :1- Biyocum yeter mi bu kadar İstanbul Resmi?
2- Sema en fazla 1 ay sonra görüşürüz, anladın sen onu;)
Cumartesi, Mart 15, 2008
İstanbul Gezi Notları-3/ Beyoğlu

Biraz karmaşık olmakla birlikte işte bir Beyoğlu gecesi...
Metro City'den çıkıp Taksim'e geldiğimizde artık hava kararmıştı, İstiklal ışıklanmıştı, ben uzun zaman oldu İstiklal'i görmeyeli, en son 2006 yazıydı, Leyla ile İngilizce kursu sevdasından her gün buraya gelir, her sabah taze sıkılmış portakal suyu ile kahvaltı yapar ve derse girerdik, ders arasında kahve molası verirdik, hatta dilekler tutardık doktoraya bir an önce başlayacağımıza dair, o zaman bu sokağın taşları sökülüp yeniden yapılıyordu, oysa şimdi her yer değişmiş gibi geldi gözüme, bu sokaktaki taşlar yenilenmiş, bu cadde değişmiş, ama biz hala doktoraya başlayamadık...
Her bir yönden gelen olunca nerde buluşulacak acayip bir sorun oluyor, ilk önce Arzu geliyor Beyoğlu'na İstiklal'de yürüyorum dedi arayıp, ben Gülşen ve Cumhur ilerlerken İstiklal'de Selçuk arıyor nerdesiniz diye, sonra hep birlikte Oxxo'nun önünde buluşuyoruz... Selçuk'un güzel bir yere götüreyim sizi demesiyle takılıp peşine gidiyoruz bakalım....
İşte bir araya geldiğimiz ilk an görüntüsü Gülşen'in objektifinden...
Doğrusunu söylemek gerekirse bu kocaman bardağın içindeki süzgeci çıkarmak için ne kadar beklenmesi gerektiğini bilmediğimden bir süre bekledim, sabırsız biri olarak bu bile benim için iyi bir sabır göstergesiydi:) neyseki uzun sürmeden içmeye başladık bu güzel kokulu çayı...

Bu mekan gerçekten de insanı rahatlatan bir yer, Selçuk sayesinde keşfettik o gece Robert's coffee'yi. Eski Markiz pastahanesiymiş. O gece bu mekan, uzun ve keyifli sohbetlere tanık oldu, Arzu'nun projelerine ve şaşkınlığına;), Cumhur'un benimle inadına didişmesine, Gülşen'in kendini arabulucu gibi habire ortaya atmasına ve "Selçuk'u döveceğim izin ver bizi bir pazar günü boyunca ekti aslında" diye sezenişlerine, benim ve Selçuk'un hiç elinden düşmeyen fotoğraf makinası ile herşeyi görüntüleme telaşımıza ve benim olu olmaz şımarıklıklarıma tanıklık etti. En çok da dost sohbetler eşliğinde atılan kahkahalar, verilen sözler, ışıltılı gözler, mutlu gülümsemelerle içilen mango kokulu çaylar, sıcak çukulatalar ve geçen zamana ahlanmalar.... Gece biterken ne güzel bir yermiş burası diye birbirimize fısıldarken benim aklımdan Yaşar Kemal'in bir şiiiri geçiyordu; "O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler gittiler"
Yeniden bir araya geliriz elbet, yeniden dost sohbetleri şenlendirir masamızı, başka bir İstanbul gecesine tanıklık eder gülüşlerimiz, yeniden mango kokulu çaylar içer, emeklilik günlerinde İstanbul'da açacağımız çocuk kitapları dükkanı için hayaller kurarız, Selçuk Arzu'ya dönüp "Nerde açacaksınız"diye sorar, Arzu'da "Heryerde şubemiz olabilir" diye cevap verir, Selçuk'da "Para konuşuyor galiba" der elbet:)))) Gülşen "Niye gidiyoruz,daha erken değil mi?" diyerek bakınır, Cumhur ona gereken cevabı verir elbet;))) Selçuk gazete satan bir başka çocukla pazarlık eder elbet, Arzu projelerini anlatacak birilerini bulur, ben İstanbul'da yaşama hayallerimi coştururum elbet....
İstanbul Gezi Notları-3/Metro City
Öğleden sonra Ulviye ile buluşmak için Metro City'ye ulaştık, biz bir yandan Erhan beyin bizim için aldığı sıcak çukulataları içerken bir yanda da Enka toplantısındaki dökümanları inceleyip bilgilerimizi ve düşüncelerimizi paylaştık, o Enka'ya gelememişti, ben ona dökümanları verdim, konuşurken bir noktada birleştik; Yenilik, heyecan,farklılık ve güzellik adına herşey özel okullarda var, Milli Eğitim içler acısı:( bunu söylerken ikimizde yıllarca MEB e hizmet vermiş iki eğitimci olarak nasıl yüzümüzü buruşturduk, nasıl bu duruma hayıflandık doğrusu görülmeye değerdi... Biz artık oradan yavaş yavaş kalkalım ve sözleştiğimiz gibi Taksim'e çıkalım...
İstanbul Gezi Notları-3/ Hala deniz kenarı
Faruk amcasıydı, biz çocukken bizimle voleybol oynar hiç sıkılmadan saatlerce bizi dinlerdi, bu yattayım şimdi hadi gezin dedi, Gülşen ile içeri geçtik,resimler çektik, Faruk amca yaşlanmış dedim içimden ama benim için aynı Faruk amcaydı işte....
Çarşamba, Mart 12, 2008
İstanbul Gezi Notları 3/ Pazar Kahvaltısı
Pazar sabahı erkenden uyandık, hemen kendimizi sahile atttık tarihi Yeniköy börekçisinde bir güzel kahvaltı yaptık sonra deniz kenarına doğru yürüyüşe çıktık, baktık ki zaten şehir erkenden uyanmış, herkes ya yürüyüş yapıyor ya da oltasını almış balık tutuyor, deniz, yosun ve iyot kokuları eşliğinde sahil boyunca doyasıya yürüdük, sonra Emirgan çınaraltına gittik, orada arkadaşım Zehra ile buluşup bir saat kadar sohbet ettikten sonra Metro City'ye gittik orada da Ulviye ve eşi Erhan beyle buluşup epey bir özlem giderdik. Telefon trafiği hızlanınca, akşam üstü Beyoğlunda buluşmak üzere plan yapmaya başlamıştık bile... Beyoğlu muhabbeti bir sonraki yazıda uzun uzun keyifli keyifli gelecek:)))
Resimler özlemlerimin tam orta yerinden...
İstanbul Gezi Notları-2/ Yeniköy Kahvesi
Akşam Eminönünden eve vardığımızda saat 22.00 olmuştu hemen sırt çantalarımızı annemin evine atıp, gene sokağa attık kendimizi ama bu sefer dinlenmek üzere Yeniköy kahvesine gittik, karşıda Sait Halim Paşa Yalısının o ihtişamalı görüntüsü eşliğinde taze sıkılmışportakal suları ve sıcak çaylar içtik, bize karşıdan dalga sesleri eşlik etti, denizden gelen tuz ve iyot kokusu ile burnumuz şenlendi.. Eve doğru yürümeye başladığımızda saat gece yarısına gelmek üzereydi... Yorgun ama ertesi günü planlayacak kadar huzurlu ve mutluyduk....
İstanbul gezi Notları 2/ Taşhan-Eminönü
İstanbul Gezi Notları-2/ Enka Okulları
Cuma gecesi Arzularda kaldık, sabah 8 de kalkıp, Enka’daki toplantıya gitmek üzere hazırlandık. İstanbul trafiğinide hesaplayarak erkenden çıktık yola ama tabi gene 1 saat sürdü Maslak’daki Enka okullarına ulaşmamız, yolda etrafıma bakarken gördüm, ne çabuk dğeişmiş bu şehir dedim, geçtiğim yerleri görmeyeli sadece bir yıl olmuş, ne çok farklılıklar olmuş, İstinye Park diye bir alışveriş merkezi açılmış mesela, bir alt geçit yapılmış o yolda, derken denize doğru yaklaştıkça iyot ve tuz kokusunu hissetmeye başladı burnum.
Toplantı için Enka’da tüm hazırlıklar devam ediyordu, epey bir kalabalık olacağı hissediliyordu, dikkatimi çeken ilk şey, görevli öğrenciler oldu, kendi öğrencilerini görevli olarak belli noktalara koymuşlardı, bu pek çok okulda-bizim de dahil olmak üzere- yapılan bir uygulamadır ancak bu ilk öğretim öğrencilerini dikkatle izledim, inanılmaz kendilerine güvenli ve kendilerinden emin bir şekilde yapacakları işe konsantre olmuşlardı, işte dedim böyle yetiştiriyorlar çocukları sonra bu kendilerini bilen ve tanıyan çocuklar hayatta nasıl başarısız olsunlar ki? Çok üzülerek söyleyeceğim ki Milli Eğitim Okullarının çoğunda-neredeyse tamamında demeye dilim varmıyor- itaat eden bireyler yetiştiriliyor, itiraz etmeyen, sorgulamayan, verilen her şeyi kabul eden bireyler! Daha geçenlerde tanık oldum, çocukla sindirilmiş durumdalaer, eğer itiraz eden sorgulayan bir çocuksa öğretmen tarafından “yaramaz” “saygızı” “çok konuşan” olarak etiketlendiriliyorlar. Ve ben bundan öyle rahatsızdım ki yıllardır, Enka okullarında ki çocukları görünce içim bir kez daha cız etti, kendim için, kendi oğlumun böyle bir okulda okuyamadığı için, sonra tüm çocuklar için, neden ülkemin tüm çocukları böyle okullarda okuyamasınlar ki diye, neden bizim okullarımız böyle olmasın diye, sonra söylenmekten ve üzülmekten vazgeçip hemen etrafı izledim ve benim geç müracaat etmeme rağmen oraya kadar geldiğim için katılabilmemi sağlamak amacıyla bana yardımcı olmak için oradan oraya koşturan yetkilileri beklerken salonlarında hangi konuların olduğu kitapçığı inceledim, sabah çayımı ve kurabiyemi de yedim.
İlk olarak açılış konuşmasında direktör Darlene Fisher’i dinledim, dikkatimi çeken ilk şey, yaşam boyu öğrenme üzerine bir konuşma olmasıydı, çözüme dayalı, kalıplardan kurtulmuş bir açılış konuşması oldu, yaşam boyu öğrenmeyi benimsediğiniz için sizde buradasınız zaten diyerek bitirdi, ardından MEB görevlileri konuştu, Arzu’ya dönüp dedim ki; nasıl da emanet duruyor şimdi bu diğer konuşmanın yanında, bunu hissedememek olanaksız değil mi?” ve de elbette aynı oranda üzücü de…
Daha sonra okulöncesinde matematik eğitimi ile ilgili bir konu dikkatimi çekti ve ben bu sunuyu izlemeliyim dedim, Arzu ve Nilüfer’de aynı sunuyu seçtiler birlikte sınıfa çıktık, zaten hemen dolmuştu sınıf, sunuyu izlerken bu seferde öğretmenlerin heyecanları ve incelikleri dikkatimi çekti, onlarda bu bahar toplantısı için dışarıdaki ilkbahar güneşi kadar heyecanlı ve ışıklıydılar. Neler öğrendiğimi burada uzun uzun anlatmayacağım, orada öğrendiklerimi burada uzun anlatacağım iki grup var çünkü birincisi kendi öğrencilerim, ikincisi ise okulöncesi öğretmenler. Bilgiyi paylaşmayı çok seviyorum ve bu paylaşımların insanı zenginleştirme adına yapılan çok önemli yatırımlar olarak görüyorum, paylaşıl(a) mayan bilginin fonksiyonel olmadığı için de gereksiz yer kaplayan bir eşya olarak görüyor olmamın nedeni sanırım bu bakış açımdan kaynaklanıyor.
Enka’yı hemen bitiriyorumJ 3 toplantıya katıldım, çok hoş hazırlanmış masalarda öğle yemeği yedim, eski arkadaşlarımla konuştum, yeni ve heyecanla birşetyler öğrenmeye gelmiş genç öğretmenleri izledim, okulun sınıflarını gezerek nasıl bir sistem içinde var olduklarını ve nasıl çocuklar yetiştirdiklerini gözlerim dola dola inceledim, bir ara dikkatimi bir ofis çekti, üzerinde lise müdürü yazıyordu içeriye bir göz Attım ve gayet sade düzenlenmiş, küçük ama işlevsel araçların içinde bulunduğu e içerisinde de lise müdürü olduğunu düşündüğüm elinde evraklarla çalışan sade giyimli duru yüzlü bir bayan dikkatimi çekti ve dedim ki gene bizim okullarda müdür odaları en kocamaından olur, okulun en büyük odası ona ayrılır-çok işe yarayacakmış gibi- en büyük koltuklarla, hatta mümkünse deri olanlarından- en afilisinden eşyalarla şatafatlı olarak döşenir. Oysa önemli olanın sadece işe yarayacak olması gerektiğini bilmek için başka örnekleri görmeye gerek olmadığını düşünecek kadar zihnim açıksa benim neden başkalarının değil? Neden benim ülkemdeki üniversitelerde yetişen öğretmenler özel okullarda bu kadar yaratıcı ve değerli olurken MEB okullarında çalışanlar sistemin içinde eriyip gidiyor ve bir fark yaratmak adına hiçbir çabaları olmuyor? Yaşam boyu öğrenmeyi öğrenciyken benimseyen çocuklar, değer duygusu ile çocukları yetiştirmenin onların var oluşlarına yaptığı büyük katkıyı iyi bilirken neden yaşamlarına geçirmede bu kadar zorlanıyorlar? Yoksa ben çok mu karamsarım? Göremiyor muyum bazı noktaları?
Bir an için kendi ülkemde kendi eğitim sistemimin enkazına bakarken yakaladım kendimi…
Salı, Mart 11, 2008
İstanbul Gezi Notları-1
Gülşen ile birlikte İstanbul’a gitmeye karar verdiğimizde, elimizde aslında orada yapmayı planladığımız hiç bir şey yoktu, sadece "Gitsek iyi olacak” diyorduk, aslında Gülşen çok istiyordu, ben ise, olur, bakarız diyordum ama, çok da ciddi bakmıyordum, oysa daha uçak biletlerini almadan, benim iş görüşmesi yapacağım, ertesi günü Enka okullarında yapılacak olan ilkbahar öğretmenler toplantısına katılacağım belli olmuştu bile, yola çıkmak isteyişimizin asıl nedeni ikimizin de biraz hava değişimine ihtiyacımız olmasıydı ancak kesinleşen tarih ile birlikte iki önemli görüşme de beraberinde gelince ben iyice heyecanlandım, Cuma sabah erkenden kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim, sabah özel okulda ki derslerimi bir gün öncesinden yaptığım için zaman problemim olmayacaktı, Gülşen’de okuldan izin aldı, hazırlıklarımızı bitirip, sırt çantalarımızı alıp havaalanına doğru yola koyulduk, gökyüzünde ışıldayan bir güneş vardı, anlaşılan dedik hafta sonu bahar gelecek, kimbilir belki de şanslıyız, havaalanında uçağın kalkmasını beklerken acaba nasıl bir hafta sonu bizi bekliyor diyerek birbirimize gülerek bakıyorduk, uçakta ise ajandama, “Aşağıda el sallayacağımız, ya da keşke olsa da el sallasak diyeceğimiz hiç kimse yok” diye yazmıştım…
Arzu benim 20 yıllık arkadaşım, hem lisans hem de yüksek lisans maceramızı birlikte paylaştık, Ankara'da o zorlu ve maceralı yolcuklarımızda büyük zorlukları yaşarken "Ama biz acaip mutluyuz, acaip keyif alıyoruz bunu yapmaktan"diyerek birbirimizi bazen konuşarak bazen de susarak anladık, o zamanlar birlikte çok güldük, çok ağladık, şimdi ise daha çok şeyi paylaşıyoruz ama aramızda biraz uzaklık var, o İstanbul'da şahane bir okulun müdürlüğünü yapıyor, çok çalışkan çok başarılı ama uzak, neyseki aramızda duyguların koyduğu mesafe yok, diğer mesafeleri aşmak o kadar zor gelmiyor artık bana... Uçağa binince 1 saat sonra istediğin yerdesin, ama duyguların koyduğu bir mesafe olsaydı, 500 metre arayla otursan ne yazar, uzak her daim yanıbaşından bakar sana, öyle acıta acıta....
Okula gelip, yemek yiyip kendimize geldikten sonra Browni keklerimiz eşliğinde kahve içtik, Ümit benim eski okuldan birlikte çalıştığım öğretmen arkadaşım, eşi benim öğrencimdi, şimdi eşi bu güzel okulda öğretmen, artık onlar 2 yıldır İstanbul’da yaşıyorlar, geldiğimi duyunca okula geldi hem beni görmek hem de eşini okuldan almak için… Yanımda ki Gülşen, diğer yanımdaki Arzu...
Ben biraz sakinleşinde, bir süredir orada yaşayan doktor arkdaşım Cumhur'u aradık o da hemen iş çıkışı geliverdi okula. Birlikte sohbet esnasında planlar yapıldı. Akşam okuldan hep birlikte Bakırköy’e gitmeye karar verildiğinde saat aslında epey geç olmuştu, ee kalabalık olunca her kafadan çıkan bir ses sayesinde nihayet kendimizi sokaklarda bulmuştuk ama bu seferde gideceğimiz İstasyon cafeyi bulana kadar ben kendimi her ayakkabı mağazasının vitrinine atlayıp “Ben siyah çizme istiyorum” diye bağırdım durdum ama İstasyon cafeye gidene kadar siyah olmasa bile gül kurusu deri ve kahve rengi süet çizme aldım:) poşetlerimi de arkadaşım Cumhur taşıdı sağ olsun var olsun:) çizmelerin resimlerini de eksemiydim ki:) Ümit’te beni Gülşen’i ve Arzu’yu eve bıraktı gece yarısını geçerken… Çarşamba, Mart 05, 2008
Tembellik-Yalnızlık-Güzellik-Mutluluk

Önemlidir- tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyini kaybedersin. Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyretmek gibi… hiçbir şey yapmamak, bir yere varmaya çalışmadan… Salyangoz gibi….
Yalnızlık!
Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim. Çünkü yalnız kalmaya doyamam. En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.
Güzellik!
Güzellik diye bir şey yoktur, fizyonomi dediğimiz şey var. Hatlar arası uyum söz konusudur. Matematikseldir.
Gerçek güzellik tabiî ki kişilikte yatar, kaşların biçiminde değil. Çirkinlik yoktur biçimsizlik vardır.
Mutluluk!
Bir şeye mutludur diyebilmek için, o şey bittiğinde de hala mutlu olmanız gerekiyor. Mutluluklar gelip geçicidir insan hayatında. Evet, hiçbir aşk mutlu değildir. Ben her aşka yarım kalacak gözüyle bakarım. Çünkü ne kadar sürerse sürsün sonunda bir gün bitecek ve bu geride kalana bir hüzün duygusundan başka hiçbir şey bırakmaz ilginçtir ne kadar güzel şey yaşarsanız yaşayın aşk bittiğinde o güzellikler dönüşüp hüzün olur. Bunun için belki de şiire daha çok hüzün yakıştırırım ben…







