
Yarın ÜDS sınavı var, Sivas'a gideceğim. Uzundur yazasım yok ama yazmayışımın sebebi sınav değil aslında, içimde sınav heyecanı yerine nedensiz korku dalgaları, yitirilmişliklerimin yükü omzumda, gözlerimde papatya hüzünlü bir keder… Hayatımın her yerinden fışkıran bir mutsuzluğu örtme telaşı içindeyim! İnsanlara sadece “Yorgunum, çok, ama çok” diyorum! Belkide bayram geliyor diyedir, düşündüm de bayramlardan nefret edeli 5 yıl olmuş, dün gibi geçen kocaman bir 5 yıl… kendimi oyalama telaşları içindeyken, Badem grubunun söylediği nefis bir parça buldum ve bloğuma ekledim, “Sen Ağlama”"Kara gözlerinden bir damla yaş düşünce
güzel yüzün yanakların ıslanır
kara gözlerinden bir damla yaş düşünce
yüzün keder yüreğime yaslanırsen ağlama
bir damla göz yaşın yeter
sen üzülme gülüm
gamzende güllerin biter
yollarıma taş koysalar döneceğim
gözlerinden yaşlarını sileceğim”
öyle içten söylüyor ki grubun üyesi olan çocuk, ben sevdim ya, herkes dinleyince sever sanıyorum! Belki de büyük bir yanılgıyla. Bu günlerde bu parçayı sürekli dinleyip, kendi kendime, hayatımın her yerinden fışkıran bu mutsuzluk bir gün bitecek, evet bitecek ve ben bir gün düze çıkacağım! Diyorum, evet diyorum… Böylelerine ne diyorlardı, züğürt tesellisi miJBu gün Tokat kalesini seyrederken kendimi çok kötü hissettim…Haksızlık kavramlarını sorguladığım şu günlerde, farkında olmakla umurunda olmak arasındaki gizli ilişkiyi irdeliyordum ve bu gün Arşimet’in “buldum buldum” diye bağırması gibi ben de buldum, farkında olduğu halde umurunda olmamak gerçek bir bencilliğin göstergesi! Bulduğum şey sanki çok gerekliymiş gibi! İnsan anlıyor elbet, ancak zaman ne yazık ki geri gelmiyor, kaybettiğim bir dostluğun ardından insan sadece üzülüyor, bir bakıyorsun ki daha fazlası ne elinden geliyor, ne de yüreğinden! çünkü zaman geçmiş, yapılması gerekenler, yapılması beklenen zamanda yapılmamış, zaman öylesine acı içinde akıp gitmiş…Sen sadece “ama hak etmedim ki” diyebilmişsin. Geriye sadece telafisi mümkün olmayan yaşanmışlıklar, onların bıraktığı kanatan yaralar, iç çekmeler, hayıflanmalar, geriye dönüp bakan bir çift hüzünlü göz, birkaç küçük damla ve geçmiş güzel günlerimiz kalmış, Arzu’nun ifadesiyle “Mutlu mesut günlerimizde” o hep böyle der. Buzdolabımın üzerinde bir kaç resim var, doğu gezisi sırasında çekilmişti, bir yanesi, Hasankeyf’de keyifli günlerimizden bir kare, (çok uyumlu bir cümle çıktı ortaya)1 yıldır aynı yerinde duruyordu, Arzu bir sefer “mutlu mesut günlerinizden kalma bu resim hala burada duruyor, kaldırmayacakmısın?” demişti, geçen hafta buzdolabım değişti, servis yeni bir buzdolabı getirdi, eskisini alıp götürdü, üzerinde ki diğer her şey gibi resimler de aşağı indi, eski dolap uğurlandı evden, ama gene aynı şekilde yeni gelen dolaba diğer kağıtlar, mıknatıslar, fotoğraflar gibi her şey yerli yerine yerleştirildi… Kıyamadım indirip bir köşeye atmaya belki de… Kıyamadığım şeylerin ağırlığını her gün kalbimde taşıdığım gibi… Ayşegül ve Arzu'ya geçen gün, "üzülüyorum ve özlüyorum, ama sadece o kadar" derken buldum kendimi... İçimde hâlâ kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması garip değil mi? Ben de öyle düşünüyorum ama Amerikada'ki arkadaşım Nuray bana “Bu iyi bir şey hala yaşadığının işaretidir” dedi dün gece konuşurken. Umarım haklıdır. Haklı olmak ile hakkını almak arasında nasıl bir ilişki var acaba? Ya da hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermek ne demektir? Bilen varsa lütfen beni de aydınlatsın ne olur! belki acım hafifler...Uğradığı haksızlığı asla affedemeyen bir kalbim var benim… Belki de bu yüzden yalnızlığımı seviyor, onu çok değerli buluyorum, ona tutunuyorum… Varlığın yerine yokluğun denk gelmesi, belki de mutlu olmak için çok sebep var ama mevsim buna ayarlı değil! Oysa sonbahar güzeldi önceleri, şimdi ise karanlık…Bukowski'nin, nefret eden kadınları gibi;soğukta titriyor bu kent,içinde yalnızlığım,nefret ettikçe bütünleşiyor ruhumla,bırakmıyor yalnızlık yakamı,Veda mektubunda, “Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim” diyen Márquez’in yalnızlığının yüzyıllık olup olmadığını sormuşumdur hep kendime. Bence daha fazlaydı. Sadece görünen tarafı yüzyıllıktı, belki de kırıntısıydı tüm yalnızlığının. Dünyanın okuyan kısmının yazdıklarıyla tanıdığı Latin Amerikalı bu yazar ömrüne sadece yaşadıklarını sığdırdı diğer insanlar gibi, ama üstüne yaşadıklarını yazabilerek bu ömrün üzerinden yeniden geçti. Yine de gitti. Başka seçeneği yoktu. Hiç kimsenin de başka seçeneği yok sonuçta. herkes kendini seçiyor! Hayat bu işte...İşte tam da bu noktada Ece Temelkuran’ın “Canavarlar” başlıklı yazısında söylediklerini anımsıyorum, içim sızlayarak…“Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? "Olması gereken bu" diye, "Hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "Zaten daha ne olacaktı?" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye...
Şairin dediği gibi;
bir
koku
gelir
burnuma
hani
soğuk
beton
kokusu
gibi
gitmesin
burnum dan
diye
ne
yapacağımı
bilemeden
çaresizce
dönerim
yalnızlığımla
etrafımda
susuyorum
en
güzelinin
bu
olduğunu
öğrendiğimden
beri...