Cuma, Şubat 22, 2008

Ve sonsuza kadar çilek tarlaları....

Posted by PicasaMolaya kelime oyunları ile ara vereyim, sonra belki bir gün de sevgili Sevil'in beni soblediği şeyleri yazarım ve molayı kaldırırım aradan diye düşündüm, aslında yazasım hiç yokken bu çilek sözcüğü çok sık geçince aklıma bu hikaye geldi oturdu...
Beatles rock türü müziği ile 1960’larda dünya çapında yaygın olağan üstü hayranlık uyandıran İngiliz müzik topluluğuydu. İngiltere'nin Liverpool şehrinde küçük bir çılgınlık olarak başladılar, kısa sürede bütün gezegeni saran bir salgına, Beatlemania'ya dönüştülerTümü Liverpool doğumlu olan dört üyesi vardı. (James) Paul McCartney (18 Haziran 1942), John (Winston) Lennon (9 Ekim 1940), George Harrison (25 Şubat 1943) ve Ringo Starr (asıl adı: Richard Starkley 7 Temmuz 1940). Hepsi işçi ailelerinden geliyordu. Beraber çalmaya başlamadan önce çeşitli rock gruplarında deneyim kazandılar. Ancak ben burada onların yaşam öykülerini anlatmayacağım şimdi, belki sizinde çoktan bildiğiniz ama benim 2 yıl önce bir arkadaşımdan tesadüfen dinlediğim, aslında bir çok ları için çok sıradan sayılabilecek bir hikâyeyi anlatacağım.

Beatles grubunun üyelerinden biri henüz okula yeni başlamışken sınıftaki diğer çocuklar bir gün nasıl çilek yediklerini anlatırlar, o ise hiç çilek görmemiş biri olarak onları hayranlık ve merakla izler, bu, tadını ve neye benzediğini bilmediği meyveyi hayalinde canlandırmaya başlar. Ama utandığı için de arkdaşlarına çileğin nasıl bir şey olduğunu bilmediğini söyleyemez. Bir gün derse bir rahip gelir ve onlara cennetin güzelliklerinden bahseder, cenneti öyle bir anlatır ki tüm çocuklar birbirlerine şaşkın şaşkın bakarak büyülenirler bu anlatım karşısında, sonra rahip çocuklardan anlattığı ve onlarında bu süre içinde hayalinde canlandırdıkları cenneti resmetmelerini ister, herkes kâğıt ve kalem alır eline ve yapmaya koyulur rahibin anlattığı cennetin resmini.
Ve ilerde Beatles grubunun en küçük üyesi olacak olan bu küçük işçi çocuğu ise, arka sıralarda yaptığı resmin tam ortasına şöyle yazar “Ve sonsuza kadar çilek tarlaları”

Cuma, Şubat 15, 2008

Mola


Bu günlerde neler yapıyorum; okula gidip koşa koşa derslere giriyorum, öğrencilerin olmadık ve ani gelişen sorunlarıyla ilgilenmeye, çözüm üretmeye çalışıyorum, geri kalan zamanda odamdan dışarı çıkmıyorum, hiç planda yokken alışverişler yapıyorum, her gördüğümü almak istiyorum, -alıyorum da-eve gelip yemek yapmak yerine yemek yememeyi tercih ediyorum:), yürüyorum, vitrinleri seyrediyorum ama gördüklerimi hatırlamıyorum, bir sürü yeni kitap alıyorum, hepsini aynı anda okumak istiyorum, doktorda sıra beklerken bile kitap okuyorum, eski iş yerime gidiyorum, eski arkadaşlarımı görüyorum, anaokuluna gidip çocuklarla konuşuyorum, açık ve limonlu çaylar içiyorum, sandıktan eskileri çıkartıp, üzerimde nasıl duruyor diye bakıyorum, zamanı unutmak ve geceleri uyumak istiyorum, ne zaman eski ben geri dönecek ya da bu daha ne kadar böyle devam edecek merak ediyorum...
Sevgili Sema yeni saçlarım ile bir resim görmek istediğini ve yeni yazılarımı okumak istediğini söylemiş, ben de onun birinci istediğini yerine getirip, bir süre yazmaya mola verdiğimi belirtmek istiyorum, umarım bu süre kısa bir süre olur. Ama yazılanları elimden geldiğince takip ettiğimi bilmenizi isterim, özellikle özgürlük kelimesi ile ilgili ne kadar hoş yazılar yazıldı kelime oyuncuları tarafından. En kısa zamanda tekrar görüşmek dileği ile.
Posted by Picasa

Pazar, Şubat 03, 2008

Mutluluk pastası-Mezuniyet çikolatası-Kahve falı






Pazartesi günü feci bir kar yağdı, okulda kayıtlar vardı, buna rağmen o gün 84 öğrenci geldi, ben akşam 17.00 ye kadar okulda onlarla uğraştım, kayıtlarını onayladım, derslerini seçtik, genel itibarıyla yorulduğumu hissetmedim. Salı günü özel okuldaki derslerimi yapar yapmaz eve gelecektim ama sinema programımız vardı, kar yağışı devam ediyordu, Arzulara gittim erkenden, Alperen’i de oraya çağırdım bir şeyler yedik birlikte, sonra akşam 19.15 matinesi için Arzu Flora Aleren ve ben birlikte sinemaya gittik Ulak filmine, biz Arzu ile filmi begendik ama çocuklar o kadar da iyi bulmadılar, çarşambada aynı şekilde ders kayıtları ile geçti, o akşam Arzu’ya dedim ki “ lütfen bana fal bak” gel dedi, biraz sakinleşeyim diye bir süredir atkı örüyorum Semra’ya ördüm bitti, şimdi Şükriye’nin atkısı elimdeydi, Biyo’dan kıskandım tabi, aldım şişleri Arzu’ya doğru yola çıktım oğlumda tatil nedeniyle o akşam birkaç gün kalmak üzere babasına gitti.
Arzu bana kahve falında acayip şeyler söylerdi, ilginç tarihler verdi, 4-14-24 meselaJ bir sürü harfler gördü, güzel haberler, bol paralar gördü, biraz sıkıntılarda gördü ama olsun o kadardaJ
Bir de Sevil ile konuştum gece, Merkür gezegeni gerileme devrine girmiş, 28 ocak- 19 şubat arasında ve bu iletişimle ilgili her şeyi etkileyecekmiş, ikili ilişkileri bile olumsuz etkileyen bu olay beni de sarstı diye teselli ettim kendimi, Sevil’e 19 şubat dan sonra iyileşecek mi her şey dedim, 15 gün daha gölge günler devam edecek biraz daha zaman var dedi, bu konuyu bilmek beni rahatlattı, bu sırada çekmeceleri düzenlemek iyidir kaybolan eşyalarınızı bulabilirsiniz diyordu, ben de kaybolan takılarımı bulurum belki diyip bu işe el attımJ yani insanın kendini oyalama taktikleri, oysa dersler başlıyor pazartesi ve ben hazırlıklarımı tamamlamadım henüz, bu gece en azından pazartesi gireceğim derslerin tüm haftalık programını çıkarıp çocuklara dağıtmayı düşünüyorum, ödevlerini, okunacak kitap listelerini ellerine verip şöyle bir açılış sürprizi yapayım:)
Perşembe günü sabah rektör yardımcısı aradı “acele gel seni biriyle tanıştıracağım” diye tam ofisimi kapattım çıkıyordum, bir yandan da söyleniyordum arabayla gelmedim kar yüzünden, nasıl çıkacağım ben şimdi rektörlüğe diye, kapıda eski bir öğrencimi gördüm, çıkışını almaya gelmiş imza için önce bana tabi, hemen geri döndüm, nasıl geldin ilçeden dedim bu havada nişanlısı getirmiş, aşağıda bekliyor hocam dedi, yazın mezuniyet partisinde tanışmıştım çocukla, arabaya zincir takmış onu yalnız bırakmamış gelmiş, ne güzel dedim içimden, beni de alıp rektörlüğe çıkardılar, onlara takip edecekleri işlem basamaklarını söyledim, sonra bir ara arayıp kütüphaneden bir kitap aldıklarını kitabı teslim etmediği için ilişik kesemediklerini ve kitabı hemen nerden bulabileceklerini söylediler, birkaç kırtasiye adı verdim, akşam servis saatini bekliyorum odamda Ayşegül ve Arzu geldiler çay içiyoruz erken çıksam bu gün diyorum kendi kendime, odamın kapısı çaldı, Merve, çıkışını almış elinde nefis bir çikolata kutusu bu sizin için hocam emekleriniz var üzerimde dedi, baktım sanki nişan kutusu bu ayol dedik, güldük, sevindik, açtık yedik, resmini çek dedi Ayşegül bloğa koy, ben de öyle yaptım:) Merve’nin çikolatası.
Cuma gün ders arasında bir ara bir arkadaşıma rastladım sadece selamlaştık, baktı yüzüme pek de iyi görünmüyorsun dedi, nasıl yani dedim ne var ki halimde sadece makyajım yok, akşama baktım kapı çalıyor 3 kişi ellerinde pastalar, içecekler, kuruyemişler almışlar, birisi; “bu mutluluk pastası, sen ye ve bu yüzün değişsin mutlu ol diye alındı” “dedi, cidden duygulandım, birileri fark ediyor seni, iyi olmadığını, her zamanki enerjinin olmadığını fark ediyor ve bunu değiştirmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor, bu çabanın anlamı çok büyük benim için… Çok değerli…
Bu hafta kahrımı çeken çok aslında, Arzu, Ayşegül Özer, Berrin ve bir de mailleri ile beni sakinleştiren Sema’ya teşekkür ederim, çekilecek kahrım yok biliyorum, belki biraz daha sürecek bu ruh halim, bilgilerinize:) Evde yemeklerde bile kaytarıyorum, kıymalı makarna, menemen, tost, patates kızartması ile geçiştirdim bu haftayı hep, kendim yalnızken zaten yemiyorum yemek falan...
Az önce gene sinemadan geldik, bu kez Çılgın Dershane filmine gittik, Alperen babasından geldi dün gece, süveter ve kazak almışlar Rodi’den karne hediyesi, bu filmi çok istiyordu, bayıldı ama ben beğenmedim, bir sürü genç kız poposu izledim sadece, şimdi çay demledim Arzu ve Özer çay içmeye gelecekler, bunu yayınlayıp oğlumun yanına gideyim hemen, yanımda büyüyen küçük adamı-her ne kadar artık hoşlanmasa da- biraz mıncıklayayım...

Cumartesi, Şubat 02, 2008

Kelime Oyunları/ Ertelemek-Ertelenmek



Bazı şeyler zamandan ve uzaklıktan hep daha güçlüdürler. Dillerden ve biçimlerden hep daha derin!


Düşlerini izlemek ve kendin olmayı öğrenmek gibi.
Bir fincana bakarak yaşamını anlamaya çalışmak gibi!


Keşfettiğin büyülü dünyayı başkalarıyla paylaşırken ve hayat seni acımasızca büyütürken,
kendini başka bir hayata ertelememek, ertelenmene de asla izin vermemek gibi...