Pazar, Ocak 27, 2008

Süpriz Pazar, havuz sefası, mangalda hamsi,arkadaş sohbetleri...





Pazar sabahı uyandım ki Alperen daha iyi, en azından ateşi yok, kendisini daha iyi hissediyor- bilgisayar oynamak istedi çünkü- iyi dedim, hava her zaman ki gibi soğuk ve karlı, canım bir şey yapmak istemiyor, ruhum gene bana ağır geliyor, oyalanıyorum, dün evimizde temizlendiğinden en iyisi kitap okuyayım dedim, belki biraz dağılırım, telefonum çaldı, Semra aradı, “havuzu ve saunayı yaktık hadi gelin, akşama da balık yapacak Bülent mangalda” hiç planda yokken, Alperen’e dedim sen havuza giremezsin ama belki oynarsın Tunahan ile ne dersin, “olur anne gidelim” dedi, gene bulutlu olan bana da iyi geleceğine karar verildi(!) o sırada Sema ile yazışıyordum, ben çok keyifli değilim ya acaba gitmesek mi dedim, o da; “ Sen şimdi onları da karartır mıyım falan diyorsun ama öyle olmayacaktır. İnsanlar seni kendi aydınlıklarına çekerler hiç merak etme. Alpi'ye de iyigelecektir, sonuçta biraz hareket daha çabuk toparlamasına yardımcı olur.” Dedi. Dediği gibi de oldu sanırım.
Arabaya atlayıp gittik, gerçekten de iyi geldi, kocaman şato gibi bir ev, yeni yaptırdılar, çok zevkli, çok hoş, çok estetik bir ev oldu gerçekten de, kış günü karlı dağ manzarası eşliğinde önce bir güzel yüzdük-kapalı havuz ama sera gibi camlardan he yer görünüyor, güneş sanki içerden ışıldıyor gibiydi- Şükriye, Semra ve ben, havuz resimleri yok çünkü makineyi aşağı indirmeyi unutmuşuzJ
Sonra 85 derecelik bir sauna muhabbeti, yüzümüze maskeler yaptık, kızarmış pancarlar gibi olduk hepimiz ama doğrusu vücudum rahatladı diyebilirim, vücudumun rahatlaması ruhuma da yansıdı ve kendimi daha hafiflemiş hissettim, çocuklar için de çok keyifliydi, sonra Bülent bize mangalda hamsi yaptı, Semra nefis bir domates çorbası, salata, turşu, yanında biraz dedikodu, biraz sohbet, çay, pasta, kahve derken bir de film koyuldu ama sonunu getirmeye zaman kalmadı çocuklar birer birer yıkıldılar havuz sefasından sonra, Alperen havuza girmedi ama gene de ona değişiklik oldu ortam, Sema’nın dediği gibi çabuk toparlandı “ben mikrop saçarım havuzda size, o yüzden girmeyeceğim” demiş ben yukarıdayken, canım benim çok da anlayışlıdır oğlumJ balık da yemedi sucuk ızgara yapıldı ona zaten, balık sevmez ama çorba ile doydum demişti, keyfi yerindeydi ama… Sürpriz bir şekilde piyangodan çıkmış bir pazardı, hiç hesapta yoktu ama belki de bu bir işaret bile sayılabilir, ne zaman ruhumun bana yük olduğunu hissetsem bir yerlerden birileri çıkıp “hayır aslında öyle değil” diyebilmeme yardımcı oluyor, gerçi onlar eski dostlarım, eski arkadaşlarım benim ama bunun bir anlamı olmalı değil mi? Hayatımızda var olan, başımıza gelen her şeyin bir anlamı olduğu gibi…
Alperen tatile girdi, ben yarın sabah okula gideceğim, yeni dönemin ders kayıtları başlıyor, 120 öğrencinin danışmanlığı var üzerimde, 3 gün içinde hepsi tek tek gelip evraklarını imzalatıp ders kayıtlarını onaylatacaklar, benim de aklımda Perşembe Cuma günü izin alıp Şöyle bir kaçmak var İstanbul’a doğru, havalar bozmaz ise, izinde alabilirsem okuldan, 4 gün bana çoook iyi gelecek diyorum…. Bakalım…

Cumartesi, Ocak 26, 2008

Hoşgeldin gripli tatil:)

 



Dün karneler alındı, Alpi büyük bir heyecanla evden çıkarken "beni erken eve bekleme lütfen anne arkdaşlarımla son gün eğleneceğiz" diye çıktı, ve tabi geç geldi, oysa ben ona Şule'nin dediği gibi tost ısmarlaycaktım teşekkürlü karnesine:) soğuyu yemiş gezerken, şimdi içerde işte bu halde yatıyor, durmayan bir öksürük ve salya sümük bir şekilde, sabahtan beri ballı ıhlamur kürü,acıkınca çorba servisi, burnunu silmek için bir rulo tuvalet kağıdı taşıyorum, bir yandan da söyleniyor tabi, yarına sokağa çıkacak kadar iyileşirmiyim diye... Odada lavanta kokusu yayılsın, rahatlasın diye üzerine lavanta yağı damlattığım bir mum yaktım. Gözünü açamıyor aslında ama arada bir tek gözü ile tv. bakmaya çalışıyor. Bu arada teşekkür aldı, takdiri 2 puanla kaçırdım diye hayıflandı, ilk kez takdir alamadım diye telefonlarda kimseyle konuşmak istemiyor, sorulunca uzun açıklamalar yapıyor, Anadolu lisesi çok zor hem 2 puanla kaçırdım, hem sınıfta sadece 4 kişi alabildi, ben bu sefer alamadım.... diye devam eden uzun cümleler kurarken sıkılıyor, babannesi ve annenesiyle konuşurkende ofladı dün akşam, ama kuzenleri anladı onu teşekkür aldım diyince Nihan, "ee tabi lise zordur, Anadolu lisesi daha zor" biraz gülmsedi, anlaşılmak ne güzel bir duygu değil mi? Yaşın kaç olursa olsun, anlatmadan anlaşılmayı öyle çok isterdim ki... Oysa hayatım boyunca o kadar çok anlatmama karşılık ne kadar anlayışsız insanlarla karşılaştığımı düşünüp gözlerim doldu hemen.... Az önce Dory'nin kuzenin başına gelenleri okuyunca kendimi düşündüm, kendimi düşünürken kulaklarımda Sema'nın bana söyledikleri vardı...
İçerden öksürük sesleri kuvvetlendi, gidip ıhlamur yapayım, taze portakal suyu sıkayım, ateşine bakayım, çocukken de hastalanınca hemen onu nasıl kucaklayıp doktora gittiğimizi anlatayım, kendime de bir sıcak çukulata yapayım, yanınbaşına oturayım,yüzümü karanlıktan kurtarayım, sadece oa odaklanayım, tatilini iyi geçirmesini sağlamak için uğraşayım, çok huzursuzlanırsa da alıp hastaneye götüreyim, bir iğne ile daha rahat bir gece geçirmesini sağlayayım...
Posted by Picasa

Salı, Ocak 22, 2008

Tatil diyalogları





Pazar günü kek nefis oldu, sapsarı portakal kokularıyla mutfağı sardı, geç saatlere kadar çay içip kek yedim bir de patlamış mısır istedi Alperen tabi film izlerken. Tembel bir pazar günü geçirdik.
Pazartesi okula gittim notların çıktılarını teslim etmek için, 1. sınıflar Çocuk Gelişimi ve Eğitimi dersinden döküldüler başarı oranı %49 olunca çocuklarda teker teker okula dökülmüşler, itirazlar var ama yanlışlık yapılma ihtimali üzerine değil, sorular çok zordu ama ne yapalım üzerine, ben de birkaçını karşıma alıp, "ben size bu konuları tek tek anlattım mı? sonra nasıl soru soracağımı açıklayıp örnek soru yaptım mı? son ders fınallerden önce anlayamadığınız bir kısım varsa yeniden anlatayım dedim miİ? dediniz hocam, eeee? kafalar önde, ders seneye yeniden alıncak çünkü bizim okulda bütünleme yok ne yazık ki. Ben de telefonumu bir ara kapadım, onun dışında önemli bir şey olmadı, çok geç olmadan okuldan çıkıp eve geldim zira yerler çok buzluydu.
Uzun zamandır evdeki kütüphanem üzerime üzerime gelmeye başlamıştı kitaplar düşecek gibi oluyordu, okuldaki kitaplığımı eve getirmeyi planlıyordum, zaten onu alırken de amacım bir gün eve getirmekti, ancak o zaman okuldaki kitaplarım ne olacaktı . Birlikte çalıştığımız arkadaşım Ramazan OTDÜ’de doktorayı kazandı ve geçenlerde gitti, kendisiyle çalışmaktan büyük keyif alıyordum ama onun geleceği için güzel bir başlangıç oldu tabi ama uğurlamak biraz buruk oldu benim için ve tabi ben biraz üzüldüm- hala da üzülmekte ve hayıflanmaktayım, ama darısı başıma inşallah- o giderken tabi odasını boşalttı ve kendi kitaplığını bana hatıra olarak bıraktı, böylece benim ofisimdeki kitaplarım onun kitaplığına aktarıldı böylece benim de uzun zamandır eve getireceğim diye göz koyduğum kitaplığım açığa çıktı, hemen bir öğrenciden yardım alarak onu eve getirdim ve yerleştirdim,hatta mum bile yaktım üzerinde kitaplar nasıl da aydınlık ve hoş duruyorlar diye, kitapları izlemeyi bile çok seviyorum ama hala okunacak onca kitabım beklerken sürekli yenilerini aldığım ve kendime engel olamadığım için zaman zaman kızıyorum da, gerçi nasılsa okurum diyorum ama hep istediğim kadar zaman ayıramıyorum artık okumaya, ya da eskisi kadar diyeyim, ama kitapları yerleştirirken yeniden açıp baktım bazılarına fark ettim ki kokular sinmiş sanki okuduğum zamandan, ben okuduğum tüm kitapların sayfalarına notlar alırım ve sürekli karalar ve bir şeyler çizerim, bu yüzden de artık özelleşmiş olur kitabım ve eğer birisi kaybederse o kitabımı, yerine yenisini alsa bile gelen kitap benim kütüphanemde emanet durur, bana ait olmadığı her halinden belli olur, ya da ben böyle hissettiğim için huzursuz olur onu oradan kaldırmak isterim, işte bu yüzden bir süredir bazı kitaplarımı okumak için ödünç vermemeye başladım, bana göre çok yadırganacak bir davranış şeklidir aslında, her şeyini paylaşan biri olarak ama ne yapayım daha iyi bir çözüm bulamadım.
Kitaplığımı yerleştirdim, koltuklara polar örtüler aldım serdim, sürekli cips ve patlamış mısır yiyen oğlum tarafından epey hasar verildikten sonra.
Dersler yok okulda ama benim özürlü çocuklara olan derslerim devam ediyor, Salı-Cuma-cumartesi günleri, onların gelişim raporlarını ve karnelerini yazacağım birazdan sabah eski okulumdan arkadaşlarım kahvaltıya gelecekler öğlene kadar onlarla çay içip tembellik edeceğim, hatta bir de örgü bile başladım, Alperen'de cuma günü alacağı karne için notlarını hesaplayıp duruyor, bu okul zormuş takdir alamıyormuş çünkü takdir için 2 krediye ihtiyacı varmış ama teşekkürde fena sayılmazmış, matematik ve fizik dersleri 5 ingilizce dersi 4 düşüyormuş, karnesindeki tek 3 biyoloji dersiymiş, hayıflanıp, sızlanıp duruyor, tatil böyle bir şey ama gene de kesmiyor içimdeki bazı özlemleri, benim burnumda İstanbul kokusu var, hafta sonu uçağa atlayıp gitme isteğim, indirimden kendime bir beyaz kaban ve siyah bir çizme alma isteğim, Ortaköy’de deniz kenarında bir ada çayı içip,martıların uçuşlarını izleyip,motor seslerini dinleyip, yosun kokusunu içime çekip, Yeniköy’de bir sahil gezintisi yapıp hüzünlenme isteğim…

Pazar, Ocak 20, 2008

Dünyanın en eski erotik tatlısı nedir?



Günlerdir nihayet bu Pazar günü acaba ne yapsak ki diyebilecek kadar boş zaman buldum, ve buraya da bir şeyler yazabileceğim, gecen günleri kısaca özetleyeyim;
10 gündür devam eden final sınavları çarşamba günü bitti ancak Pazar gününe kadar sisteme notların girilmesi gerekiyordu, ve ben gunlerdir bunu yapmaya çalışıyorum, daha dün gece tamamını bitirip internet ortamından ilan ettim, çünkü üzerimdeki ders yükü gerçekten çok, ancak iki gündür de cep telefonuma itiraz mesajları geliyor mesajın bir tanesini çok manidar olması dolayısı ile sizinle de paylaşmak istiyorum, bu bir uygulamalı sınavdı, gruplar kendi yaratıcılıklarını da ortaya koyarak okulöncesi çocuklar için bir kavramı öğretmeye yönelik oyun planlayıp oynayacaklardı, hatta o dersin vize görüntülerini daha önce yayınlamıştım, “oyun ıcınde oyun” baslığı altında, aynı dersin finali de yapıldı, üstelik cok da eğlenceli geçti, çocuklar emek verip bayağı uğraşmışlar tabi ama ben “evet güzel olmuş” dememeliymişim, ya da dedim madem o dediğim oyuna tam not vermeliymişim, telefonuma gelen mesaj; “hocam Allah’ta biliyor ya, o hazırladığım oyunu begendıgınızı düşünmüştüm, nerde hata yaptığımı öğrenmek isterim, haşa itiraz etmek değil amacım sadece beklentilerinizi karşılayamadığım için çok üzüldüm” bu mesajı yazan ögrencının aldığı not ise 90! Evet evet 90, ama o neden 100 olmadığını sorguluyor, hak verdim, her ne kadar defalarca bana mesaj cekip soru sormayın rica ediyorum sizden desem de önüne geçemediğim bu uygulama karsısında ona cevap verdim, “ beğenmemin tam not almanı gerektirdiğini sanmıyorum, çünkü; yaratıcılık gerektiren tüm etkinliklerde her zaman daha iyisi ve daha farklısı olabilir dusuncesının doğruluğuna inanıyorum, size de bunu iyi öğrettiğimi sanıyorum, aldığın not gayet güzel, seni tebrik ederim” dedim. Ama aklıma final sınavının olduğu gün gelen bir başka mesaj geldi, sınava 2 saat kadar var, okuldayım bir şeylerle uğraşıyorum bir mesaj düştü telefonuma, “hocam ben x, yurttayım xx arkadaşımız rahatsızlandı, sğrekli kusuyor ama doktora gitmeyi reddediyor sınav oldugu için, zorla doktora götürelim mi, yoksa sizi ilgilendirmez mi” önce bir şaşırdım, bu ne diye, sonra kısaca “doktora götürün” yazdım, tabi o “sizi ilgilendirmez mi” kısmının sorgulamasını sınav bitimine bırakarak, hala daha soramadım onun hesabını gerçi ama:) ikinci dönem başında bununla ilgili bir iç açıcı konuşma yaparım herhal:)
Bu Pazar sabahına her zamankinden daha rahat uyandım, Alperen “bu gün ne yapalım anne” diye sordu, tam bir plan yapmak üzereydik ki, onun arkadaşı aradı onlar birlikte plan yaptılar bana da onları gidecekleri yere bırakmak duştu.
Simdi bu aşurenin hikayesine geldi sıra, Perşembe akşamı beni eski okulumdan aradılar, Cuma günü aşure yapılıyor okulda mutlaka bekliyoruz diye, tabi bensiz olmaz aşure….
30 yaşıma kadar aşurenin tadını bilmiyordum, Ankara’ya her hafta gittiğim yüksek lisanslı günlerimin birinde Buket Uzuner’in bir öykü kitabını okudum “şiirin kız kardeşi öykü” kitabın içinde aşure ile ilgili bir hikaye geçiyordu, ve aşure için dünyanın eski erotik tatlısı deniyordu, o anda içimde inanılmaz bir şekilde bu tadını bilmediğim tatlıya karşı bir merak uyandı, okula gelir gelmez, ağırlama gıda bölümüne, dünyanın en eski erotik tatlısı nedir biliyor musunuz diye sordum, sonra da tabi kantinde ki herkese, benim neşeli, keyifli ve bol kahkahalı nu- lu günlerimden biriydi, (bir donem kendimi ikiye ayırmıştım, birisi -nu- idi) sonrasında da ben aşure istiyorum dedim, kırmadılar ve yaptılar, 30 yaşıma kadar aşurenin tadını bilmeyen ben aşure sever olarak anılmaya başladım, hatta bir arkadaşım o ara beni telefonuna aşure diye kaydetti…. Güzel günlerdi….

Az önce fırına portakallı kek koydum, Endişeli peri’den kıskanıp,onun tarif ettiği gibi sapsarı olur mu bilmiyorum ama akşam 5 çayına yetişmesi gerek, şimdi kek fırında pişedursun, portakallı kek kokusu mutfağı sarsın, ben de yıkanmış çamaşırları asayım, okunmuş sınav kağıtlarını yerine kaldırayım, tüm bunları yaparken bir Sezen Aksu parçası açayım, bu Pazar günlerdir hatta haftalardır ihmal ettiğim evimi toplayayım, unuttuklarımı hatırlayayım, umutlanayım…

Salı, Ocak 08, 2008

Özlemin tarifsiz kokusu...




Altı kardeş! Altısından dördünün buluştuğu bir fotoğraf karesi. İki baştakiler halalarım, biri en büyük halam, diğeri en küçük halam, ortadakiler ise amcalarım, bu resim karesinde iki kişi eksik, halalarımdan birisi, muhtemelen o ortamdan uzak bir yerde bulunduğu için, yani yaşadığı köyde olduğu için yok, ama bu resimde başka bir eksik daha var, istese bile asla bu karede olamayacak biri, babam! Evet, az önce bunu düşündüm, babam bu karede olsaydı eğer nerde ve nasıl olurdu, muhtemelen ortada, küçük boncuk gözleri ve buğulu bakışlarıyla sağdaki küçük halamın gözlerine benzer bir görüntü sergilerdi. Babam yaşarken çekilmiş resimleri bu kadar önemsemezken, yokluğunda, olmayacak olmasında bulduğum kekremsi tad nedir? Beni nerelere sürüklüyor acaba? Resmi incelerken acaba ne düşünüyorlardı dedim içimden; bu resmi ben çekmedim ama “sanki yıllar mı hızlandı? yoksa daha dun gibiydi her şey” der gibi bakmışlar objektife, ama iki hüzünlü bakışı yakalıyorum hiç vakit kaybetmeden, kırılgan iki bakış, iki hüzünlü kardeşin bakışı yan yana, içinde mutluluğun barındığı ama gene de hüzünlü olduğu apaçık görülen bakışları.. Kim bilir belki de çocukluklarını düşünüyorlardı, belki de bu güne kadar yaşadıklarının etkileri, yaşamın onları nasıl savurduğuna hayıflanıyor, aynı zamanda buluşabilmenin şaşkınlığı ile ılık bir huzuru aynı anda yaşıyorlardı, işte “hayat” diyorlardı, aynı yerde, aynı fotoğrafa bakabilmenin tadına varmaya çalışırken acıları ve hüzünleriyle de boğuşuyorlardı, aynı anda bütün karmaşık duyguları tarafından sarmalanıyorlardı, yüzlerinde ki derin çizgiler onları ele veriyordu, eksiktiler belki, uzaklıklar vardı ama bir o kadar da mutlu olduklarını gizlemeyecek kadar içten…

Resme bakarken birden gözlerim kamaşıyor, hiç hesapta yokken babamla gittiğim deniz kenarı, iyot ve tuz kokusu burnumu sızlatıyor, amcamla gittiğimiz Yeniköy börekçisi görüntüleri, bir yaz gecesi esintisi gibi zihnimin tavan arasından fırlayıp, gözlerime yerleşiyor, onlara özlemle bakarken, yüreğime bir giz düşüyor ve Cemal Süreyya geliyor gene aklıma;

Her ölüm erken ölümdür tanrım,
Yine de verdiğin şu hayat her şeye rağmen güzeldi,
Üstü kalsın…


Çok yaşasınlar! Çok...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Yılın ilk beyaz güzelliği-1

 



Sevgili Sema, "Kar yagdı İstanbul'a, bu yüzden yenilendik" dediği günden beri hayıflanıyor ve kıskançlık yaşıyordum:) buraya ne zaman yağacak acaba diye, bu gün sabah dersim başka bir okuldaydı, orada işim bitince öğleden sonra kampüse gittim, odama bir kapandım, sınavlardan, gelen giden öğrencilerden basımı kaldıramadım, taaa ki, uygulamalı sınav yaparken, çocukların "Hocam dısarıyı gördünüz mü? Nasıl geri döneceğiz" demelerine kadar. Bir baktım cidden dedikleri gibi, ben okula gelirken sadace "havada kar kokusu var" diyordum, aradan bir kaç saat geçmedi ki, heryeri beyaz bir güzellik kaplamış, saatime baktım daha 20.00 bile olmamış, sınavı kısa kestim çünkü çocuklarda dönemezlerdi şehre bu şekilde, odama gidip pencereden seyrettim bu güzzelliği biraz resim çektim, nasıl eve giderim diye düşünüyordum ki telefonum çaldı, telefondaki ses; "Hocam nerdesiniz? Eğer kampüste iseniz ve de arabayla gitmiş iseniz oradan dönemessizniz isterseniz ben gelip sizi alayım bekleyin" dedi, pencereden bakıyordum arabalar kayıyor ve kaldırma çarpıyorlardı, minübüslerde aynı şekilde, ama manzara müthişti. Furkan beni almaya gelene kadar fotoğraf çektim, yağan kar çam ağaçlarında inanılmaz bir güzellilk oluşturmuştu, öğrenciler cadde üzerinde kayıyorlar, çığlık atıyorlar, sınavdan çıkmış olmanın rahatlığı ile neşeleniyorlardı, Furkan iyi ki geldi yoksa kesinlikle ben arabayla gelemezdim diye kendi kendime söylenerek çıktım, evde Alperen bekliyormuş bu kez dışarı çıkmayı ve gece yarısı 23.00 sularında heryeri kardan ıslanmış bir vaziyetde eve döndük... Şimdi erkenden kalktım bu resimleri yayınlıyım öyle okula gideyim diye ama tabi kar yagışı devam ediyor, en az 1 saat önce çıkmam gerek evden derse yetişmem için, botlarımın kara basarken çıkardığı o güzel sesi dinleye dinleye yürümek bana iyi gelecek biliyorum...
Posted by Picasa

Yılın ilk beyaz güzelliği -2


Gec vakit eve gelince, Alperen tutturdu kar topu oynamaya çıkalım diye, evin önünden başladık karların üzerinde oynamaya:)


Alpi ve Flora gece yarısı sokaklarda karın tadını çıkırdılar....

Salı, Ocak 01, 2008

Neden yazıyorum?



Biyo bas bas bağırıyor, "neden yazıyorsunuz haaa çabuk söyleyin" diye, ben de günlerdir ona bir cevap vermeyi düşünüyorudum:)

İnsan hayatında belli deneyimlerden sonra hayal kırıklıklarına karşı hala bağışıklık sağlayamamışsa eğer, yıllar içinde yaralı ruhuna iyi gelen bazı ilaçları keşfetmeyi başarıyor. Herkesin kendi bünyesine uygun ilaçları var. Benim ilaçlarımdan biri saklanmak, ağlamak ve yazmak. Yazmak unutturmasa bile iyileştiriyor ve başka yollar açıyor bana. Aylar süren kendimi berbat hissetmelerimi birazda olsa unutturabiliyor. Ve işte tüm hissedilenleri yazıya dökmek… yazmak çıplaklaşmak demek benim için..ruhum soyundukça savunmasız, korunmasız kalıyorsun… Yazmak, yüzleşmek demek. Yüzleşmek cesaret ister. Bu cesaret öyle yüksekten atlamak cesaretine benzemez. Atlamak! Atlarsın ve biter. Ya başarırısın ya da sakat kalırsın. Ve ya ölürsün. Ama yüzleşmek ömür boyu sürer ve çok acıtır…
Buket Uzuner der ki; Yaptığı her şeyi iyi yapma konusunda ben insanların bazı yeteneklerle doğduklarına, bunlar arasında yeterince takıntılı ve hırslı olanların yeteneklerini geliştirip, onları başkalarıyla paylaşma sürecinde mücadeleye girdiklerini düşünürüm. Yani şair doğulur ama şair ölünmez gibi:) çünkü her insanın sahip olduğu yetenekleri geliştirme ya da sürdürme süreci denen çok adanmış, mücadele dolu yolu izlemeyebilir. İnsan aynı anda çok yönlü yeteneğe de sahip olabilir, ama içlerinden biri çok öne çıkacak kadar onu zorlar Edebiyatın dalları içinde böyle olduğunu düşünüyorum. Benim yazma tutkum beklide sadece böyle küçük bir şey. Yazmak beni zenginleştirir ya da ben böyle sanıyorum. Yazmak da başarmanın, tam başarmak değil de daha çok var olmanın bir parçası benim için… bu var oluş yalnızca kendimle ilgili ama. Ama hayat sadece okumaktan ve yazmaktan ibaret değil elbette. Benimkisi mecburiyetten sanki yazmak yaşamın hızı, doğanın gücü ve insanın aslında küçük bir fani oluşu karşısında kapıldığım panikle başa çıkmam için bir mucize eseri olarak bana verilmiş bir ilaç gibi. Yazmak yaşamla başa çıkabilmem için en etkili ilaç. Yazmak derin soluk alabilmeme, sakinleşmeme, hızla akıp giden duygu ve düşüncelerin anlamlarını kavrayabilmeme olanak sağlayan bir yöntem. Yazmak, her gün mutlaka kendimle baş başa kalarak kendimi dinlemem için kesinlikle ihtiyaç duyduğum, o yalnızlık saatlerinin en iyi dostu en mükemmel eşlikçisi, yazmak huzursuz ruhumu kısacık da olsa huzura kavuşturabilen büyük aşk, yazmak bana şimdiye kadar yakın olmayı başarabilmiş bir sevgili, yazmak okumak gibi çok sevdiğim bir eylemin en kıskanç ama en yakın akrabası sanki. Baş agrısı karşısında alınan bir ilaç.. Yazmasam ölür müyüm? Elbette hayır. Tabii ki yaşamayı sürdürürüm. Ama bir çeşit biyolojik hayattır o. Çünkü eğer okumaz ve yazmasam huzursuz, sinirli, mutsuz, negatif dolayısıyla katılımsız ve hayatın çok kıyısında biri olurum. Buna da ne kadar yaşamak denirse. Böyle zamanlarda eminim çekilmez biri olurum. İşte tüm bu nedenlerden dolayı beklide yazmak bir çeşit mecburiyet benim için. Yazmak ne kadar üşensem de geceleri dişlerimi fırçalamak kadar mecburiyetten. Çünkü ölene dek yanımda taşımak zorunda olduğum ruhumun huzursuzluğa yatkın bir iklimi var. Kahretsin ki var..Ve yaşam hepimizin bedenleriyle ruhlarına hangi ilaçların iyi geleceğini bize öğretmek konusunda çok acımasızdır. Sadece hissettiklerimi yazan birisi olarak bile yazmak, hiçbir zaman çok neşeli ve kolay olmamıştır benim için. Hatta zaman zaman çok yorucu yıpratıcı, sancılı ve acıtıcıdır yazmak. Yazmak için bile olsa göze almak çok önemli bir başlangıç noktasıdır benim için. Beklide yazmak kendimi en iyi ifade edebildiğim tek yol. Konuşmamı o kadar iyi bulmam mesela.bazen dağılır zihnim ve aslında söylemek istediklerimden çok başka şeyler çıktığını fark ederek mahcup bir tavırla susuveririm oracıkta.. Yalnızlıkla yazmak arasında da sıcak bir ilişki kurarım hep ve bu ilişkiyi sürdürmeyi severim. Sanırım o dışardan görünen sosyal ve dışa dönük yapımın içinde yalnızlığına ve mahremiyetine çok düşkün, hassas alıngan utangaç, çok kırılgan kendi içindeki ıssızda sessizce ağlayan bir başka kadın var...



1-Blog yazmaya ilk defa ne zaman başladım?

Aylardan Ağustos, daha yeni yani 2007’de, kendimi bir kötü hissediyorum ki sormayın, bir süredir takip ettiğim bloglar vardı, Bagdat Cafe bunların başında ama kız kardeşim Hülya’nın blogunuda takip ediyordum, bir de kuzenim Ödül’un ama asla yazabileceğimi, yani blog açabileceğimi düşünmüyordum, yoksa yazıyordum tabi orda burada bırakarak hem de… Kısaca 2007’in ikinci yarısında başladım yazmaya. Bu konuda bana en büyük cesareti Dory verdi, sonrasında bunun bana iyi geldiğini fark ettim, sevgili Biyonun dediği gibi, günlüklerimizi köşe bucak saklarken annelerimizden şimdi bu şakur şukur yazıp, okunma hevesimiz nedir dedim kendi kendime, sanırım tek sebep anlaşılmak arzusu, insan sadece bu arzu için kendini ortaya dökebilir, üstelik böyle pervasızca.


2-Blog yazılarımın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?


Tamamen içimden geldiği gibi, bazen saçmalıyor bile olabilirim, yani bunu düşünmüyor değilim de


3* Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Elbette feragat ediyorum, etmiyorum diyen olamaz sanırım, ben de en az herkes gibi, bazen yemek yemeyi unutuyorum, yazmaya başlayalı daha az kitap okur oldum mesela, daha az uyuyorum, daha pratik yemekler yapıyorum, sokaklarda daha az geziyorum, daha az tv izliyorum demiyorum zaten eskiden de hiç tv izlemiyorum.


4 - Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Kendimi zorunlu hissetmiyorum aslında ama nasıl takip ettiğim arkadaşlarım yeni yazılar eklemeyince bir huzursuzluk ve ihmal edilmiş duygusuna kapılıyorsam- evet tam tarif bu ihmal edilmişlilik- kendimde yazsam iyi olur diyorum ama yazmaktan zevk aldığım için yazıyorum. Ama aslında ben kağıda yazmayı seviyorum, kalemle yazmayı tuşları sevmiyorum fazla, kağıt kokusunu hissetmeliyim ben yazarken, kalemin sıcaklığını, dokusunu...


5 - Blog yazmayı ne kadar sürdüreceğim?

İçimden geldiği müddetce sürdüreceğim, bu blog sayesinde çok hoş arkadaşlar tanıdım, bundan ayrı bir keyif aldım, kendini, sesini, nasıl biri olduğunu görmediğim insanların kalemine hayran oldum, bazen onların sözcüklerinde kendimi buldum, bunun ben de yarattığı o hoşluk duygusunu sevdim, önemsedim, benimsedim, bu yüzden de bulduğumu sandığım bu güzelliği elbet kaybetmek istemem.

Geçmiş zaman olur ki...



Aslında sevgili Biyonik kedi'nin sordugu niçin yazıyorsunuz siz bakiyim, sorusuna cevap yazmak için oturmuştum ama, bu resim ilişti gözüme, öğretmenler gününden kalma, -çok geçmiş zaman olmamış daha ama olsun benim zihnime öyle geldi-pek sevmiştim de bloga koyamamıştım, hazır şifrelemişken, artık öğrencilerim de öyle takip edemeyecekken, koyuvereyim dedim:) akşama kadar bir top sınav kagıdını okuyabılrsem eğer, kendime ödül vereceğim ve neden yazdığımı anlatan sobe oyununu yazacağım:) hehehehe, ne güzel teselli değilmi, yeni yılın ilk günü evde ütü yaparak, yemek yaparak, yazılı kağıdı okuyarak geçirdim, sinirlerim bozulmasın sakin olayım diye de, tütsü yakıp, lavanta kokulu mum yağı yaktım, peki sakinmiyim? hem de nasıl:)))

Yeni Yıl-2

 


Posted by Picasa


Gunler öncesınden Arzu ıle kararlastırdık, "Bıze gelın" dedı, bırlıkte bırseyler yapalım hem Özer'de burda olacak cocuklar eglenırler, ben de gece için evde biraz hazırlık yaptım, kaymaklı ayva tatlısı, rus salatası, brokoli salatası, fasulye piyazı, fırında püreli tavuk, ve hepsini yükledim arabaya doğru Arzu'ya, Arzu'Da nefis sarmalar, mercimekli köfteler yapmış, İnci teyze nefis bir domates çorbası, anlayacağınız masa göz doyurucu bir şekilde bekliyordu, aslında ben tam da endıselı Perı'nın dedıgı gıbı dusunuyordum, hanı demıs ya ;"sosyalleşmeyi de beraberinde getiren kutlamaların tümü acemileştirir beni, eğer o gün sevinçli bir poz için kendimi kandıramamışsam, beklenilen ruhu bir türlü giyinip, süslenemem. kutlamanın doğasında olan sevinç benim doğamda olmaz böyle günlerde" ben de anlatmak ıstesem bu cumleler cıkardı kalemımden, ama gece benım ıcın super olmasa da cocuklara ıyı geldı,Endişeli Peri ne kadar güzel söylemiş, evde çocuk varsa, tüm kutlamalar gereği gibi olmalı. , çocuk demek, her tür sevinci tepe tepe kullanmaya hazır olmak demektir" diye, kelimesi kelimesine katılıyorum , sonrasında yanımıza Umran ve Emıne'de geldıler, daha dogrusu biz gidip aldık onları Arzu ile, o ufaklık Emıne'nın cocugu, daha once kahvaltı resımlerını yayınlamıstım tabı ama buyudu:)Yemekler, hediyeler, sohbetler, oyunlar, anılar derken gece 12'yı vurdugubda dilenen güzellikler eşliğinde girdik yeni bir yıla...
Cocukken yenı yılda rahmetlı babam kuruyemıs getırırdı eve bız de heyecanla bekler o kuruyemıslerı bır an once kendı aramızda paylastırmak ıcın yarısırıdık, annem benım en sevdıgım salcalı tavuk yemegınden pısırır, tv karsısına gecer kucagımızda kuruyemışlerimizle keyifle sohbet eder, birlikte tombala oynardık, tombala oyununda hiç kazanamazdım, ya da ilk kazanan hiç ben olmazdım. Sonra büyüdüm, Dut Agacı'nın dediği gibi herşeyin çocukluğumda yaşadığım gibi tatlı olmadığını öğrendim, ama bir yandan da hayat devam ediyor diye bırakmadım tabi, yapmam gerekenleri..
Lise 3. sınıftayken robert Kolejde staj yapıyordum, oradaki veliler bir kutlama yaocaklarını ve o gece kutlamanın yapılacagı yerın üst katında çocuklarında eğlenebileceği bir mekan duzenlediklerini ve benim onlarla ilgilenip ilgilenemeyeceğimi sormuşlardı, hemen kabul etttim, hem bana farklı bir tecrübe olacak hem de para kazanacaktım, 8 tane çocukla gece yarısı saat 03.00 sularına kadar benim için şimdiye kadar hiç görülmedik bir yeni yıl kutlamasına tanık olmaktı yaşadıklarım, gece sabaha karşı beni şöförleri eve bırakmıştı, kazandığım parayla kendime bir sürü giysi,ayakkabı,çizme almış hatta ablamada bir hediye almıştım o gece kazandığım parayla... Zihnimde tazeliğini koruyan bir yılbaşıdır, 1988'in uğurlandığ 1989'un karşılandığı yılbaşı...
Gecen yılı basını dusundum bir de, Leyla ıle bırlıkte Ankara'daydık, yenı yıla kalabalık ve sevınclı gırmıstık, o gece de merak edıyordum 2007 bana ne getırecek dıye, tıpkı dun gece ki gibi, fotokopi bir hayat yasıyormus hissine kapılmamak mumkun degil bazen, ama bu hisside pekiştirmek istemiyorum tabi, daha yapacak çok şeyim var, gerçekleşecek hayallerim bekliyor sırada...


Boyle dusuncelerle kendımı yoracagıma, kalkıp ütu yapayım, camasır asayım, cay demleyıp kahvaltı yapayım, kalmıs sınav kagıtlarımı okuyayım, tv acıp yenı yılın ılk habelerını ızleyeyım, kitap okuyayım, kütüphanemi düzenleyeyim, yemek yapayım, İlk kez evde geçirdiğim bu Salı gününü seveyim, bu huzunlu havadan bir an önce sıyrılayım, kendımı uzmeyeyım demii ama:)

Ben herkese, 2008'in en sevinçli anımsadığı yıllarının kokusunu ve dokusunu taşımasını diliyor, sesizce işlerime koyuluyorum:)

Yeni Yıl

 



İki farklı kutlama yaptık, ilki pazar akşamı oldu, bizbize:) o görüntülerden başlayayım, daha gece bitmeden devam edeyim, eve döndük nasılsa, Blogu şifreleyip sadece davetiyeli okuculara açık olduğuna göre kendi resimlerimi de boy boy koyacağım artık:) Dory'nın ohh bee yazdım rahatladım sözü gibi yani:)-pembe badi ve sihay elbiseli ben oluyorum bu arada-
herkese mutlu, umutlu,anlayışlı, sevgi dolu bir yıl diliyorum, öyle olsun lütfen buna çok ihtiyacım var:)
Posted by Picasa