
Eylül kendi hüznü ile ilerlemeye devam ediyor, ben de onunla baş etmeye çalışıyorum… Kendi ufak-tefek yöntemlerimle… Ders kayıtları, okul programları var ama ben hiçbirini görmüyorum nedense… Biri benim yerime yapıyor onları, ben sadece seyrediyorum uzaktan, ihtiyaç olursa bana da haber verir diyorum, ama gerek kalmıyor. Dilimde hüzünlü bir Eylül melodisi ortalıkta mırıldanıyorum sürekli…
‘Başım da korkunç bir ağrı var.. mevsimler bozuldu diyor ya haberler.. Belki de tüm sıkıntılarımın sebebi bu olmalı diye teselli ediyorum kendimi. Zavallı bir teselli şekli olduğunu bilerek… Gece gökyüzünde saatlerce bulutlara bakıp eskisi kadar karanlık değiller ya da karanlıklar ürkütmüyor beni artık dedim… Pencerenin başında bu şehirden neden nefret ettiğimi yeniden yeniden düşündüm… Bu şehir mi her şeyin sorumlusu? Yoksa zaten bu şehre yüklemeye çalıştığım, kendimden kaçtıklarım mı’ bunları birkaç ay önce yazmış bırakmışım bilgisayarımda, nasıl bir ruh halindeydim şimdi tam hatırlamıyorum aslında,! Bir şehre kapılarını kapattıktan sonra herhangi bir şehre de düşman olabiliyor insan. Aşkla sevdiği şehri özlediği gibi. Özlemek! En güçlü 3 duygumdan biridir demiştim yıllar önce bir derste, öğrencileri “özlem” kavramı üzerine epey bir konuşturmuştum, sonra sıra nefrete gelmişti. Nefret etmeyi bilmeyen, öğrenemeyen biriyim ben, kendim dışında, nefretle andığım kimseler olmamıştır hayatımda.. Bir tek kendim! Nefreti masaya yatırdığımızda ise hiç de hesapta olmayan şeyler çıkmıştı ortaya…
Hiç düşünmediğimiz bir anda, tamamen reddettiğimiz şeyler bile, başımıza gelebiliyor hayatta. Hayatta her şeyin tersine döndüğü anlar var. Bu yüzden de sürprizler anlamlıdır.
Ve sürprizler bize tersinin olabileceğini öğretmek için vardır.
Çok geç olmadan öğrenmek en iyisidi.r
Neyi öğrenmek diye sorarsanız, varsa, öğretmeye tam da bu sorunun yanıtından başlayacaktır.
Hayatın bize söyleyecekleri vardır ve ön yargılar, kalıplaşmış düşünceler, bir örnek tavırlar ne olursa olsun, “söz konusu aşk olunca her şey değişmeye başlamaktadır” (uzaklardan bir arkadaşım durup dururken söyledi bunu)… “Hayatın kendisine ait bir senaryosu var ve biz buna kader diyoruz sanırım…
Değişmeyen her şey çürüyeceği için, kader bizi değiştirerek ileriye götürüyor. Ama o götürdüğü ileri neresi olacak o görülmüyor çoğu zaman…
İnsan bazen inandığı şeylerin aslında inandığı gibi olmadığını öğrenmeye ihtiyaç duyuyor! Öğrenmek diyorum çünkü insan inandığı bir şeyin inandığı gibi olmamasını, tam aksi olmasını dilediğinde, bunu tek başına başaramayacağını acı içinde fark ediyor! Buna gücünün yetmeyeceğini! Ama şimdilerde başka bir şeye daha ihtiyacım var benim, … içimde büyüyen “hiçlik” duygusunu durduracak bir güce.. Öyle kocaman bir hiçlik… Kocaman, gittikçe büyüyen… O hiçlik büyüyecek, büyüyecek ve hiçbir yere sığmayacak korkusuyla yaşıyorum şimdi… Bundan beş yıl önce otuzuncu yaş günüme bir kaç hafta kala “otuzuncu yaş gününde hüzünlenmiş herkese” diye bir yazı yazmıştım, 30. yaş günümü yıllar öncesinden merak edip acaba bir değişime uğrayacak mıyım, acaba 30. yaşıma girince başkalaşacak mıyım diye beklemişliğim bile vardır. Daha doğrusu korkmuşluğum! Evet, galiba korkuyordum! Sonra otuzuncu yaş günümde, geriye dönüp kendimi, yaşamımı, geldiğim noktayı deşerek, kendimi acımasızca eleştirerek bir yazı yazmıştım günlüğüme… Yaşamım, yanlışlarım, doğrularım, gördüklerim, göremediklerim, hissettiklerim, hissedemediklerim, kırdıklarım, kırıldıklarım, üzdüklerim, üzüldüklerim… Bunları düşünürken Ece Temelkuran’ın o çok sevdiğim yazısı beynimi yalayıp geçiyor yine, “Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? "Olması gereken bu" diye, "Hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "Zaten daha ne olacaktı?" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye... Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikâyeler anlata anlata? Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.” Geri dönüş yolları nasıldır kim bilir, insan gittiği yoldan geri gelmek isterse eğer tabi… Hep sordum kendime, “ne kadar kendin kaldın bu hayatta?” ve “ne kadar kendin olabildin” diye, cevabını sormayın! Herkesin başkalarına göre kurgulandığı bir yaşamın içinde kaç kişi kendi olmayı, kendi olabilmeyi, kendi kalabilmeyi başarmıştır ki?
14 Eylül benim doğum günüm. Bir arkadaşım “kimi görsen sevinirsin doğum gününde” dedi; nerden çıktı bu soru şimdi dedim ve düşündüm, birden aklıma İclal Aydın’ın;
Beklemediğim anda karşıma çıkan ayrılıkları,
Aniden bastıran kışı,
Aynaya her baktığımda değişen kadını,
Mevsimler içinde mutlaka bir sevinç getiren yaz'ı,
Gülünce yüzleri bayram yeri olanları,
“Geçecek” diyerek yaraya üfleyenleri,
Okuduğunu anlayanları,
Anlayıp da susanları,
Cesur olanları,
Yeniden başlayanları
Ve
Hayatın mutlak coşkusunu,
Sizi, Seni,
Her şeye rağmen üstelik
“gördüğüme sevindim!” dizeleri geldi aklıma sadece, ona da böyle cevap verdim. Kimi görsem sevinirim, ya da kimseyi görmesem de olur artık, hayat bana hiçbir zaman cömert davranmamıştır zaten, ben hep bir kapıda beklemeye alışkınım, beklerim, beklerim öyle açılır, ya girerim, ya da çoğu kez şöyle bir bakar geçerim… Ama ne hediye istersin diye sorsaydı, bir deniz kabuğu derdim, kulağıma denizin esintisini, burnuma yosun ve iyot kokusunu taşıyacak bir deniz kabuğu… Beni alıp bu coğrafyadan uzaklaştıracak bir deniz kabuğu.
Evet, 30. yaş günümden bu yana aradan tam beş koca yıl geçti, kendime yürüye yürüye, ama ne çabuk geçtiğini şimdi fark edebiliyorum! iki gün sonra benim doğum günüm, ama Cahit Sıtkı’nın otuz beş yaş şiirini düşünmüyorum, ezbere bildiğim bu şiir aklımın ucundan bile geçmiyor hatta! İçimde büyüyen kocaman bir boşluk ve ürkek bir korkuyla, yaşadıklarım, sahip olduklarım ve ben’im olanlarla, elimden, yüreğimden uçup gidenlere bakıp, yıllardır beni bırakmayan bu coğrafyada, bu hüzünlü Eylül soğuğunda, çok üzülerek, çok üşüyerek iki gün sonra kapımı çalacak olan 35. yaşımı karşılamaya, dahası onu sevmeye hazırlanıyorum!