Pazar, Eylül 30, 2007

Ramazanın üçüncü misafirleri...

Bu sefer masamız özel arkadaşlarımız için hazırlandı, ancak bu hazırlığın nasıl bir koçturmaca içinde yapıldığını kısaca özetleyeyim, sabah 10.00 da dersim vardı, dersten hemen sonra ise toplantım, toplantım bitip eve geldiğimde ise saat 16.00’ı gösteriyordu, bende hatırlamıyorum gerisini desem gülmeyinJ) İnsan yeter ki istemeye görsün mü demiştim bir zamanlar?
Bu akşam varlıklarıyla bizi mutlu edenler, Arzu, eşi Olcay ve Olcay’ın annesi… Arzu gülerken yalnızca yüzünün değil aynı zamanda kalbinin de güldüğü ve bunu gösterebilen ender insanlardan biridir, hayatımda Arzu isminden çok olduğundan onun adı, tarafımdan “sanatçı Arzu” olarak değiştirilmiştir. Masada Alperen öyle keyifliydi ki, çanakkale gezisini anlattı sürekli, olcay'ın annesi Çanakkale'de yaşadığı için onlarla konuşmak, gezi izlenimlerini büyük bir heyecanla anlatan Alperen için iyi oldu. Susuz İstanbul, formüla yarışları, 2006 yaz anıları yeniden konuşuldu...

Alperen Olcay abisiyle telefonun özelliklerini tartışırken, biz de bu güzel frambuazlı pastayı yemek için sabırsızlanıyorduk, gerçi pastayı bitiremediğimiz için hayıflanırken, gecenin ilerleyen saatlerinde, bu güzel pasta, başka arkadaşlara da nasip oldu....



Ve doğum günü hediyem, aslında bitip gideli çok oldu, doğum günümde kimseyi görmek istemediğimden, hiçbir kutlamayı kabul etmemiştim. Ruhumun söyleyeceği birşey varsa, onu dinlemem gerekir. Ve ne zaman içime baksam, ürkerim. 35. yaşımı karşılarken içine giremediğim bir hayat yaşadığımı fark etmenin büyük hayal kırıklığı ve şaşkınlığı ile yalnızca kendimle kalmak istemiş, ürkmüştüm. Arzuladığım ne varsa her şeyin karşılıksız kaldığını görmeye başlamıştım bu hayatta. Yaşadığım dünya sanki var olmak için değil de, kaybolmak için bulunduğum bir yer olarak görünmeye başlamıştı gözüme. Arzu beni anlar, o sessizliğimin ve incinmiş hislerimin sebepleri ile tanıştırmama gerek kalmadan anlar, onun karşısında, yüzüm ki, kalbini hiç saklayamaz.. Aramızdaki her şey bir bardak su kadar sadedir, o anlar, o daima anlar… Bu dünyada ruhunuzun dilinden anlayabilen çok insan var mı?" Yazarın dediği gibi, Bizi anlayanlar, bizim içimizdeki bir şeylere de hükmederler"Evet, İçimdeki masumiyeti, kanayan benliğimi ondan hiç saklayamam, saklayamadım… Aramızda her iki tarafın da yüreğinde sakladığı sessiz bir sözleşme vardır. O hiçbir şeyi sorgulamadığım, sıradan ve küçük bir hayat yaşamanın bana göre olmadığını bilir.
Gene de hediyemi almış, bekletmiş, illaki vermek istemişti…

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Pastırma Yazı...

Yüreğimizde isimsiz korku dalgaları... Ekim kapıya dayandı... Önce kirazlar tatsızlaştı, sonra günlerimiz...
Ufuktaki bulutları sezenler, ışığın kıymetini daha iyi bilir. O yüzden pastırma yazı, bahardan daha değerlidir...
Şairin Yaprak Dökümü şiirinde söylediği gibi,


Sonbahar gelince pastırma yazının sıcaklığını
Ve ılık esintilerini hissediyorum tenimde!
Nasılsa bir sarhoşluk hali gibi gelip geçecektir bu mevsimde...
Ve hiç birşey kalıcı değildir nitekim şu mevsim gibi yeryüzünde...
Hanemizden yapraklar döküyoruz ulu bir çınar gibi bu mevsimde...
Çok yakında hiç birşey kalmayacak bizlerden,
Bizleri biz yapan değerler eksilirken bir bir hanemizden;
Ben bizle değil birbaşıma sürdüreceğim hayatımı şu evrende!

Pazar, Eylül 23, 2007

Babam...

İlk sevdiğim erkek babamdı! Onu hep yeterince anlayamamış olmaktan dolayı hep hayıflandım! Acaba gerçekten nasıl bir hayat istemişti ve nasıl bir hayat yaşamıştı? Hayalleri nelerdi, onlara kavuşmuş muydu? diye düşünmüşümdür çoğu zaman. Onu kaybettiğimde 51 yaşındaydı, bense 19! Yani bu soruları sorabilmek için henüz çok da fazla olmayan bir yaş. Cenazesine bile yetişemeyecek kadar uzaktaydım ölüm haberini aldığımda! Geldiğimde evde sessizlik hakimdi, herkes sakin sakin oturuyordu. Onu çoktan uğurlamışlardı. Hissettiğim şeyi şimdi net olarak anımsamıyorum ama onu son bir kez göremedim diye çok ama çok üzüldüğümü biliyorum. Ölümünden hemen sonra gelen mektubu ise beni keşkelere boğmuştu… Bazen böyle şeyler yaşayabiliyor insan. Yanı başında duran hep yaşadığı içgüdüsel olarak bildiği bir şeyin farkına varmıyor uzun bir zaman ve kendini hayatın akışına bırakıp o kıyıdan o kıyıya savruluyor. Bir an geliyor bir tokat yüzüne çarpıveren gerçeği anlıyor.
Eğer daha uzun yaşasaydı konuşacak çok şeyimiz olurdu herhalde… Ölüler neden hüzün bırakır geride, iyi biliyorum artık. Çünkü geride konuşulmayanlar kalır ve asla da konuşulamayacak olanlar onun için ölüm hep özlemi getirir beraberinde bir de asla telafi edilemeyecek olan üzüntüleri. Ne garip bazı şeyleri insan ancak yasayınca anlayabiliyor, önceden anlayabilseydik yasam daha iyi olurdu ama iste her şey olup bittikten hiç bir yararı kalmadıktan sonra anlıyoruz. Ölüm de onlardan biri işte, her şey olup bitiyor ve artık yapılan-yapılacak hiçbir şeyin yararı kalmadıktan sonra anlıyoruz biz.. Babam sevgi dolu bir insandı ve ben onu yeterince anlayamamış olmaktan dolayı kendimi hiç affetmedim! Sonraları yazılarını bulup okuduğumda onun ne kadar hassas, düşünceli, sevgi dolu ve çok romantik bir adam olduğunu gördüm! Şaşkınlıkla üstelik! Bir de çok iyi bir yazar olduğunu! Bence, onu yaşarken kimse anlamadı zaten, annem bile, çünkü annem de o zamanlar başka telaşlarla yaşamaya çalışıyor 4 tane çocuğu için mücadele ediyordu, hayalleri, beklentileri, babamı ve yaşamı fark edecek kadar zamanı olmadı onunda, ama bazen diyorum ki keşke ama keşke daha yavaş yaşasaydık ailecek, koşmak yerine yürüseydik mesela, belki daha farklı olurdu her şey. Babamın yaşarken ne kadar yalnız bir hayatı olduğunu fark ettiğimde 30 yaşıma girmek üzereydim. Kendim için yalnız bir yaşamı seçtiğim sıralarda fark ettim bunu. Oysa kendimin hiç istemeden, zorunlu olarak ne kadar yalnız bir hayatı yaşıyor olduğumu fark ettiğimde henüz 24 yaşındaydım! Yalnızlığın değerini öğrendiğimde ise 25! Herkesin kendi yazgısını yaşamaya mahkûm edildiği bir dünya. Bir yazarın dediği gibi, o uzun koşuda hedef aslında yolun ortasında. Ama bunu o kadar geç fark ediyoruz ki, bu gün artık biliyorum; hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz.
Sonra da ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın ağırlığını hayıflana hayıflana sırtımızda taşırız...

Cuma, Eylül 21, 2007

Ramazanın ilk misafirleri...



Ramazanın ilk misafirlerini ağırlamış bulunuyorum, üstelik de evime de ilk kez gelen bu misafirleri bir razaman sofrasında ağırlamak kısmet oldu. Evet üstelik çok da kısa bir süre içinde hazırlandı bu masa. Okuldan eve geldiğimde saat 15.30 u gösteriyordu, bu masanın üzerindeki tüm çeşitleri hazırlayıp masaya koyduğumda ise saat 16.45. demek ki aslında çok da zaman almamış yapılanlar, tabi Ayşegül’ün masa örtüsünü ütülediğini, -üstelik beli ağrıya ağrıya- elbet unutmadım:)) Menümüzde neler var sayalım; domates çorbası, alabalık, yeşil salata, brokoli salatası, turşu, kırmızılâhana salatası, zeytinyağlı barbunya, pilav, cevizli baklava, susamlı ekmek, karpuz. (insanın karnı aç olunca hiç doymayacağını sanıyor cidden, onca şey hazırladık kısa bir süre içinde ama yarısı bile yenmedi kaldı) Pazar günü içinde gene ağırlanacak misafirler belirlendi, neler pişirileceği düşünüldü ve planlar uygulamaya geçmeye hazırlanıyor… “Ramazan ayı sana huzur getirecek biliyorum, sana dua edeceğim” demişti Arzu, galiba haklıydı, iyileştirici gücünün etkisini gösterdi ve beni sakinleştirdi, artık eskisi gibi hırçın değilim hayata karşı, olanları anlayışla karşılayıp duaların gücüyle iyileşiyorum, hala küçük çapta göletler oluşsa da, yaralarımı sarıyorum… Ve biliyorum elbet zaman....




İnsan öğreniyor yaşarken, ama dost sohbetleri ve arkadaş gülümsemelerini yerini tutan başka bir şey yok yeryüzünde, öteki her şey geçip gidiyor sonuçta… Üzüntüler de yerini başka başka şeylere bırakıyor, insan hem affetmeyi öğreniyor hem de kabullenip yürümeyi. Çünkü duygusal olarak kendinizi güvende hissetmediğiniz hiçbir yerde kalamıyorsunuz. Duygusal güvenlik o kadar önemli ki insan kendini duygusal olarak güvende hissetmediği hiç bir yerde kalamıyor. Ben evimde kendimi hep iyi hissetmişimdir, bir de kendimi saklamak zorunda kalmayacağımı hissettiğim arkadaşlarımın yanında… Haftanın son günü olmasına rağmen, işten çıkıp koşa koşa eve gelip bir telaş ve heyecanla hazırlanmış bu ramazan sofrasında otururken aniden bir şeyi fark ettim, insan yeter ki bir şeyi istemeye görsün onu engelleyecek tek şey korkuları olur herhalde. İyileşmek istiyorsan iyileşirsin, kanamak istiyorsan kanarsın, anlamak istiyorsan anlarsın, dürüst davranmak istiyorsan davranırsın, kendini kandırmaya gelince onu seçersen sonsuza dek kanarsın! Hayat devam ediyor işte…



Elbet Türk kahvesi olmadan olmazdı.


Pazartesi, Eylül 17, 2007

Yaşama Geri Dönme Çabaları

Bugün okullar açıldı. Sabah her hangi bir heyecan belirtisi olmadan uyandı Rodeo. Sanırım onu neyin beklediğini bilmediğinden olsa gerek telaşsız, kararsız kalktı yataktan. Yeni okulu için ne hissedeceğini bilemiyordu sanırım, bu yıl oks stresi, sınav heyecanı derken 8. sınıfı bitirdi, o artık liseli oldu, Anadolu lisesini kazandığını öğrendiğinde çok üzülmüştü, daha yi bir sonuç beklediğinden kendine kızıp, kendi heyecanımı kontrol etseydim daha iyi bir sonuç alırdım diye düşündüğünden uzun süre kendine haksızlık etti, suçladı, (bana benziyor) oysa ben biliyorum ki o elinden geleni yaptı, elinden gelenin en iyisini hem de! Onunla gurur duyuyorum! Kendi liseye başladığım yılları hatırladım da birden, kendimi çok büyümüş hissetmiştim, bu gün bile hala tazeliğini koruyan bir kayıt anım var. Babamla, babam elimden tutup beni Ortaköy’de bir liseye götürmüştü. Yeniköy’de oturuyorduk, belediye otobüsü ile yaklaşık 30 dakika süren bu okula birlikte ilk kez gittiğimizde okul bana çok büyük gelmiş olmasına rağmen boğaz köprüsünün ayaklarının altında olması sebebiyle mi artık yoksa denizin kenarında güzel bir yer olması sebebiyle mi beni büyülemiş, heyecanlandırmıştı. Ama aynı zamanda sanki biraz ürkütmüştü. Ben çocuk gelişimi bölümüne yazılmak istiyorum dediğimi dün gibi hatırlıyorum. Lise yılları bana çok şey kattı, Tülin öğretmenimi, Jülide’nin neşeli sesini, Figen’in gülümsemesini, Şeyda’nın muzipliklerini, sıra arkadaşım Refika’yı ve daha pek çok arkadaşlıklarımı hala zihnimde taze anılarıyla hatırlar, gülümserim… Acaba oğlum neler hissedecek lise hayatı boyunca, neler yaşayacak neler öğrenecek sonra biz birlikte neler öğreneceğiz şimdilik bilmiyorum tabi. Bildiğim bu okulların açıldığı ilk günden onun artık büyümüş olduğunu bir kez daha görmüş olmam ve kendime aynada bir daha bakarken, yaşadıklarımı buruk bir gülümseme ile karşılamam.. Olgunlaşıyor muyum ne? Hayat öğretmeye devam ediyor, ben de hayata tutunma çabaları içinde yaşamaya, Kendi okulumda da Üniversiteyi yeni kazanan ve 2. sınıfa geçmiş öğrencilere ders kaydını onayladım bu gün, gün boyu 70 öğrenci geldi yanıma, kimisi telaşlı, yorgun, meraklı, ürkmüş, şaşkın pek çok duyguyu taşıdılar bana yüzleriyle ve sesleriyle, beni eskiden tanıyanlar odamın kapısını açtıklarında yabancı bir yerde bildik birini görmüş olmanın verdiği sevinçle gözleri parlayarak “aaa hocam biz geldik” diyiverdiler, sevgiyle karşılanmanın sevincini ve mutluluğunu yaşadılar, biliyorum, gösterdiler çünkü, göstermek önemlidir! Bir de hisstmek tabi ki! İnsanın kendini duygusal olarak güvende hissetmesinin birinci koşulu tanıdık ortamlar ve tanıdık yüzlerdir elbette, onları anlıyorum, onların ışığı beni de sarsın istiyorum, özellikle çok ama çok güçsüz olduğum zamanlarda, o ışık bana da değsin diye bekliyorum… Bana da değsin ki, yeniden yola koyulayım... Yeniden kendimi seveyim...
70 tane öğrenci geldi yanıma bu gün, evet, heyecanlı, telaşlı, yardıma ihtiyaçları olan 70 öğrenci ve ben onları dinlerken, onların sorunlarına çözüm olmaya çalışırken hiç yorulmadığımı hissettim! Hiç hem de! iyileşiyorum galiba...





Sabah uyandı uyanmasına da söylene söylene çoraplarını giydi, söylene söylene hazırlandı, yaz ne çabuk bitmişmiş, artık erken uyanma vakti gelmişmiş, bu hiçde istediği bir şey değilmiş:))






bu kiyafetlerini ilk kez giyiyor, ceket ve kravat olmadığı için pek bi hoşnut bu kıyafetden. O artık Anadolu Lisesi öğrencisi...



Evden birlikte çıktık, okulun bu ilk gününde onu okula götürmeyi teklif ettim ama küçük bey büyüdüğünü süt çocuğu olmadığını biraz da kızarak söylediği için yollarımız bu caddeden sonra ayrıldı, o kendi okuluna ben kendi okuluma doğru yola koyulduk...


Cumartesi, Eylül 15, 2007

Ahh bu Ihlamur ağacı!



Ben ıhlamur ağacından düşmüşüm, belki de yaşadıklarımın tüm sorumlusu bu ağaçtir:) kimbilir!
Bakın bir yerlerde bu ağaç için neler diyor;

IHLAMUR : ( ŞÜPHE ) Hayatın ona getirdiklerini kabul eder. Kavga ve tartışmadan nefret eder. Çalışkandır. Tembelliği ve bencilliği hiç sevmez. Streslidir. Yumuşak huylu ve merhametlidir. Arkadaşları için çekinmeden fedakarlık yapar. Becerikli olmasına rağmen bunları değerlendirmesini bilmez. Mızmızdır, kıskanç ama vefalıdır.
Bunlar yazıyor ıhlamur ağacı için, hayatın bana getirdiklerini kabul ettiğim doğrudur, kavga ve tartışmadan da nefret ederim tabi, benim tek kavgam kendimle olur hep, sadece yas tuttuğum zamanlar biraz ağır ve sancılı geçer günlerim! Ve kriz, evet kriz, dönemler halinde seyreder ben de, sonra biter, geçer,atlatırım, ben de durulurum, değişirim, durgunlaşırım. Artık başka bir boyuta ulaşır oradan daha huzurlu seyrederim etrafımı, olanları, ol(a)mayanları, gidenleri, gelenleri, bu dönem içinde yaşadığımı hissedemediğimden olsa gerek, tüm canlılar, tüm nefes alanlar dikkatimi çeker, yeniden öğreniyormuşum gibi gelir hayat bana, duygularıma gelince, onları elinden tutar, şöyle görünmeyen bir yerlere kaldırır, biraz orada beklemelerini sağlarım, bu iyileşmeye başladığımın işareti olmasa bile en azından iyileşmek istediğimin belirtisidir, çünkü kriz halindeyken aslında iyileşmek istemediğimi bilirim, onu yaşamak ve öyle atlatmak isterim, kaldırıp ertelemek yerine. Sonra yerine gelen boşlukla bir süre iyi geçinirim. O boşluğu başım suyum içindeyken bir kez daha görür, kimsesiz kalmış ve hep kalacak olan sevgimin kanında boğulmamak için hemen yazmaya koyulurum. Çünkü o nefes alış sırasında o boşluğu yazamazsam ölüp gideceğimi hissederim. Sonsuz sandığım bir şeyi yitirmenin tek tesellisi yazmaktır. O teselliyi ararken ayrı düşerim herkesten. İşte bu yüzden bu dünyaya ait gibi hissedemem kendimi. Zaten kendini hiç bir yere ait hissedemeyen biri için hiç de şaşırtıcı olmayan bu sonucu gülümseyerek karşılarım…

Cuma, Eylül 14, 2007

Eylül gelmez sanmıştım...


Mutluluğun farkında olmayan bir çocuk olarak büyüdüm. Mutsuzluğumu uzun yıllar fark etmediğim ilişkilerim oldu. Aşk, arkadaşlık, evlilik, … Çocukken şiir yazdığımı fark etmeden şiirler yazarmışım meğer. Ne kadar zamandır bilmiyorum çocukluğuma geri döndüm. Ama mutluluk çağı bittiği için artık istesem de mutlu olamam, bunu biliyorum, olsam da o ancak eski mutlu anlara özlem olarak kalır artık…. Ya da kumdan kaleler yaparsın kendine, mutlu olur, dağılınca ise sadece oturur başında günlerce ağlarsın… şarkıların hüznüne sarılır, bir iç çekişle yaralarını saklarsın… “Düşünüşümüzle yaşayışımız arasındaki zaman farkı” isimli hastalığa yakalanırsın…
Büyüdün artık koca çocuk, gökyüzünde uçurtma uçurduğun çocukluk günleri geride kaldı, umudunu açık artırmaya çıkarmaya kalkma, babana “ne olur yanımda kocaman kal” dediğinde 10 yaşındaydın, şimdi ise 35! Saçlarının düğümünü geceyarılarında çözmelisin... İclal Aydın'da 14 Eylül doğumlulardan, bakın gazetedeki köşesinde kendi doğum gününü nasıl karşıladığını anlatıyor, "Dün benim doğum günümdü.Ve ilk defa, itiraf etmeliyim ki ilk defa, yaşımı düşündüğümde canım sıkıldı. Oysa daha kederlenmek için çok vakit var gibi duruyor. Bu yaz saç rengimi değiştirdim. Hiç gezmediğim kadar gezdim. Ertelediğim seyahatlere çıktım, yeni yemekler denedim; utanmadım, dans ettim, sokaklarda yalın ayak yürüdüm, boş boş ufka baktım, yerli yersiz ağladım, gelecekten daha çok korktum...Kendi gücüme şaştım.Biraz daha kendime yakın durdum.Bu yaz şahane büyüdüm.Sonra başka şeyler de yaptım bu yaz...Tabulaştırdığım sevgi ve korkularımı sorguladım. Diğerlerinin gözünden baktım kendime. Anlamaya çalıştım herkesi...Öfkemin ucunu bıraktığımda rahat uyumaya başladığımı fark ettim bir sabah.Sanki dünya üzerindeki tek canlı topluluğu ben ve yakın çevremden ibaretmişçesine yaşadığım günler saçma ve küçük geldi gözüme.Aklımda büyüttüklerimin aslında o kadar büyük olmadıklarını anladım ve bu bir parça da hüzünlü bir gerçekti...İdollerimin zayıflıklarına şahit olmak çocuksu bir burukluk verdiyse de kalbime, çabuk geçti gitti.Arkadaşlıklarım bir sınavdan geçti arkadaşlarım bunu fark etmedi.Hiçbirine bir sitem etmediysem de gereğinden fazla yük taşımamak gerektiğine inandım sonunda." Ona katılıyorum sonuna kadar, fazla yük yüreğe ağır geliyor biliyorum...
Şimdi, yalnızlık bi akarsu gibi dolaşırken damarlarımda, öyle seviyorum eksik yanlarımı. Bir ırmaktan geçerken düşürüyorum hayallerimi.
Kanser hücreleri gibi büyüyüp çoğalırken yalnızlık, günahkar şehirlilerden kaçırıyorum yüzümü. Nereye baksam kalabalıkların yalnızlığını görüyorum. Çocukların yalnızlığı burkuyor içimi, kadınların yalnızlığı… Ve Can Dündar'ın dizeleri geliyor aklıma, "Dolunay Samanyolu boyunca efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı.
Bakakaldım peşinden…
Ne gözümü alabildim… Ne göze alabildim…

Çarşamba, Eylül 12, 2007

Bir Yaş Dönümü Hazırlığı...

Eylül kendi hüznü ile ilerlemeye devam ediyor, ben de onunla baş etmeye çalışıyorum… Kendi ufak-tefek yöntemlerimle… Ders kayıtları, okul programları var ama ben hiçbirini görmüyorum nedense… Biri benim yerime yapıyor onları, ben sadece seyrediyorum uzaktan, ihtiyaç olursa bana da haber verir diyorum, ama gerek kalmıyor. Dilimde hüzünlü bir Eylül melodisi ortalıkta mırıldanıyorum sürekli…
‘Başım da korkunç bir ağrı var.. mevsimler bozuldu diyor ya haberler.. Belki de tüm sıkıntılarımın sebebi bu olmalı diye teselli ediyorum kendimi. Zavallı bir teselli şekli olduğunu bilerek… Gece gökyüzünde saatlerce bulutlara bakıp eskisi kadar karanlık değiller ya da karanlıklar ürkütmüyor beni artık dedim… Pencerenin başında bu şehirden neden nefret ettiğimi yeniden yeniden düşündüm… Bu şehir mi her şeyin sorumlusu? Yoksa zaten bu şehre yüklemeye çalıştığım, kendimden kaçtıklarım mı’ bunları birkaç ay önce yazmış bırakmışım bilgisayarımda, nasıl bir ruh halindeydim şimdi tam hatırlamıyorum aslında,! Bir şehre kapılarını kapattıktan sonra herhangi bir şehre de düşman olabiliyor insan. Aşkla sevdiği şehri özlediği gibi. Özlemek! En güçlü 3 duygumdan biridir demiştim yıllar önce bir derste, öğrencileri “özlem” kavramı üzerine epey bir konuşturmuştum, sonra sıra nefrete gelmişti. Nefret etmeyi bilmeyen, öğrenemeyen biriyim ben, kendim dışında, nefretle andığım kimseler olmamıştır hayatımda.. Bir tek kendim! Nefreti masaya yatırdığımızda ise hiç de hesapta olmayan şeyler çıkmıştı ortaya…

Hiç düşünmediğimiz bir anda, tamamen reddettiğimiz şeyler bile, başımıza gelebiliyor hayatta. Hayatta her şeyin tersine döndüğü anlar var. Bu yüzden de sürprizler anlamlıdır.
Ve sürprizler bize tersinin olabileceğini öğretmek için vardır.
Çok geç olmadan öğrenmek en iyisidi.r
Neyi öğrenmek diye sorarsanız, varsa, öğretmeye tam da bu sorunun yanıtından başlayacaktır.
Hayatın bize söyleyecekleri vardır ve ön yargılar, kalıplaşmış düşünceler, bir örnek tavırlar ne olursa olsun, “söz konusu aşk olunca her şey değişmeye başlamaktadır” (uzaklardan bir arkadaşım durup dururken söyledi bunu)… “Hayatın kendisine ait bir senaryosu var ve biz buna kader diyoruz sanırım…
Değişmeyen her şey çürüyeceği için, kader bizi değiştirerek ileriye götürüyor. Ama o götürdüğü ileri neresi olacak o görülmüyor çoğu zaman…
İnsan bazen inandığı şeylerin aslında inandığı gibi olmadığını öğrenmeye ihtiyaç duyuyor! Öğrenmek diyorum çünkü insan inandığı bir şeyin inandığı gibi olmamasını, tam aksi olmasını dilediğinde, bunu tek başına başaramayacağını acı içinde fark ediyor! Buna gücünün yetmeyeceğini! Ama şimdilerde başka bir şeye daha ihtiyacım var benim, … içimde büyüyen “hiçlik” duygusunu durduracak bir güce.. Öyle kocaman bir hiçlik… Kocaman, gittikçe büyüyen… O hiçlik büyüyecek, büyüyecek ve hiçbir yere sığmayacak korkusuyla yaşıyorum şimdi… Bundan beş yıl önce otuzuncu yaş günüme bir kaç hafta kala “otuzuncu yaş gününde hüzünlenmiş herkese” diye bir yazı yazmıştım, 30. yaş günümü yıllar öncesinden merak edip acaba bir değişime uğrayacak mıyım, acaba 30. yaşıma girince başkalaşacak mıyım diye beklemişliğim bile vardır. Daha doğrusu korkmuşluğum! Evet, galiba korkuyordum! Sonra otuzuncu yaş günümde, geriye dönüp kendimi, yaşamımı, geldiğim noktayı deşerek, kendimi acımasızca eleştirerek bir yazı yazmıştım günlüğüme… Yaşamım, yanlışlarım, doğrularım, gördüklerim, göremediklerim, hissettiklerim, hissedemediklerim, kırdıklarım, kırıldıklarım, üzdüklerim, üzüldüklerim… Bunları düşünürken Ece Temelkuran’ın o çok sevdiğim yazısı beynimi yalayıp geçiyor yine, “Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? "Olması gereken bu" diye, "Hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "Zaten daha ne olacaktı?" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye... Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikâyeler anlata anlata? Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.” Geri dönüş yolları nasıldır kim bilir, insan gittiği yoldan geri gelmek isterse eğer tabi… Hep sordum kendime, “ne kadar kendin kaldın bu hayatta?” ve “ne kadar kendin olabildin” diye, cevabını sormayın! Herkesin başkalarına göre kurgulandığı bir yaşamın içinde kaç kişi kendi olmayı, kendi olabilmeyi, kendi kalabilmeyi başarmıştır ki?
14 Eylül benim doğum günüm. Bir arkadaşım “kimi görsen sevinirsin doğum gününde” dedi; nerden çıktı bu soru şimdi dedim ve düşündüm, birden aklıma İclal Aydın’ın;
Beklemediğim anda karşıma çıkan ayrılıkları,
Aniden bastıran kışı,
Aynaya her baktığımda değişen kadını,
Mevsimler içinde mutlaka bir sevinç getiren yaz'ı,
Gülünce yüzleri bayram yeri olanları,
“Geçecek” diyerek yaraya üfleyenleri,
Okuduğunu anlayanları,
Anlayıp da susanları,
Cesur olanları,
Yeniden başlayanları
Ve
Hayatın mutlak coşkusunu,
Sizi, Seni,
Her şeye rağmen üstelik
“gördüğüme sevindim!” dizeleri geldi aklıma sadece, ona da böyle cevap verdim. Kimi görsem sevinirim, ya da kimseyi görmesem de olur artık, hayat bana hiçbir zaman cömert davranmamıştır zaten, ben hep bir kapıda beklemeye alışkınım, beklerim, beklerim öyle açılır, ya girerim, ya da çoğu kez şöyle bir bakar geçerim… Ama ne hediye istersin diye sorsaydı, bir deniz kabuğu derdim, kulağıma denizin esintisini, burnuma yosun ve iyot kokusunu taşıyacak bir deniz kabuğu… Beni alıp bu coğrafyadan uzaklaştıracak bir deniz kabuğu.

Evet, 30. yaş günümden bu yana aradan tam beş koca yıl geçti, kendime yürüye yürüye, ama ne çabuk geçtiğini şimdi fark edebiliyorum! iki gün sonra benim doğum günüm, ama Cahit Sıtkı’nın otuz beş yaş şiirini düşünmüyorum, ezbere bildiğim bu şiir aklımın ucundan bile geçmiyor hatta! İçimde büyüyen kocaman bir boşluk ve ürkek bir korkuyla, yaşadıklarım, sahip olduklarım ve ben’im olanlarla, elimden, yüreğimden uçup gidenlere bakıp, yıllardır beni bırakmayan bu coğrafyada, bu hüzünlü Eylül soğuğunda, çok üzülerek, çok üşüyerek iki gün sonra kapımı çalacak olan 35. yaşımı karşılamaya, dahası onu sevmeye hazırlanıyorum!

Pazar, Eylül 09, 2007

Yaz Bitmeden LİVA



Eylül doğumlu olduğumu yazmıştım ya geçen gün, arkadaşım bana “Satürn 2 sene kalmak üzere Başak'a geçti bu ay. Bilmem ilgilenir misin ama Satürn sorumluluk gezegenidir, hayatında doğru gitmeyen şeyleri gösterir, zorla düzelttirir, önceki dönemde kendin için iyi şeyler yapmadıysan çok zorluklar çekersin ama dersini alırsan düze çıkarsın” diye bir e-mail yollamış, hemen açıp bu starün nasıl bir gezegenmiş araştırdım. Bakın neler diyor;

Satürn'ün genel etkisi Jüpiter'in bolluk ve neşe etkisinin tersidir. Kısıtlamalara, hayal kırıklıklarına neden olan ve genellikle daha fazla sorumluluklar yükleyerek insanı disiplinli olmaya zorlayan soğuk bir gezegendir. Hayat bize çok şey öğretir. Satürn bir öğretmene benzer, verdiği dersler genellikle serttir ama bu dersler bizi başarıya götürür.Satürn, düşünce, konsantrasyon, süreklilik, somut ödüller, sebat, hırs ve verimlilik gezegenidir. Bu görev duygusu ile dolu gezegen tedbirli olmayı, zorlukları, gecikmeleri, kısıtlamaları, kuralları, sorumluluk duygusunu, acıyı, korkuyu, inkârı, bir şeyi zor yoldan elde etmeyi, otoriteyi ve disiplini yönetir. Bu kadar olumsuz özelliklerine rağmen Satürn olmasaydı başladığımız hiçbir işi bitiremez, ilerleyemezdik. Geriye baktığımız zaman, karşımıza çıkmış olan en büyük zorlukların bize güç kazandırdığını, karakter yapımızı kuvvetlendirdiğini görürüz.Satürn kestirmeden gitmeyi sevmez. Özellikle kaçındığımız olaylarla yüz yüze getirir. Zor ve acı yoldan da olsa olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Yıldız haritasında Satürn'ün dokunduğu yerlerde yavaşlama olur. Satürn bize olgunluk getirir, sabırlı ve fedakâr olmayı öğretir. Zodyak'taki turunu 29 yılda tamamlar ve her burçta iki buçuk sene kalır.

Bulduğum bilgiler ışığında tüm Başak burcu olanlara bir uyarıda bulanıyım istedim:) eğer söyledikleri doğruysa ve eğer bu gezegen böyle etkisini 2,5 sene sürdürecekse hazırlıklı olmak gerek, ben burçlara inanıyorum, yıldızların insanın bazı duygu durumlarını ve yaşamını etkilediğine, Başak burcunun tüm özelliklerini taşımadığımı düşünmekle birlikte yükselenim olan Aslan’dan da bazı şeyleri almış olmalıyım diye düşünüyorum. Belki de bu burçlara yazılanlar insanların yaşamlarındaki dönemsel ihtiyaçları ile doğru orantılıdır bazı dönemlerde dışardan bir güce, birilerinin bir şeyleri bize göstermesine gereğinden fazla ihtiyaç duyarız.

Eylül doğumluyum ya illa söyleyecek bir şeyler bulurum artık kendimce:) aslında başka bir şey anlatacağım size şimdi; henüz yaz bitmeden Liva! Sonbahar kendini hissettirecek kadar yakına geldi, akşamları esen soğuk rüzgâr yazın bittiğini gösteriyor. Ben de yaz bitmeden Liva’nın bahçesinin son güzelliklerini yaşamaya çalışıyorum… Şimdi bunları, orada, yanımda bir fincan çay, kitabım, bilgisayarım, rüzgârdan korunmak için az önce garsonlardan istediğim kırmızı şalım ile birlikte yazıyorum… Evet, yaz bitmeden bir kez daha Liva!




Evet burası Liva, kelime anlamı “sancak” (bunu da az önce öğrendiğimi hadi itiraf edeyim) bu yer, yaklaşık 3 yıldır sürekli gittiğim, her gittiğimde daha çok sevmeye başladığım bir yer.. Burayı uzun zmandır anlatmak istiyordum, ancak şimdi bu yağmurlu bir Eylül akşamına kısmet oldu yazmak, yağmurlu bir Eylül, yağmurlu bir hayat… Sadece gidilen bir mekân olmasının çok ötesinde anlamları olan bu yeri anlatırken bazı duygularımı karşılayacak kelimeleri bulamadığımı ya da seçerken zorlandığımı fark ettim birden! Burayı ben de önemli ve özel kılan şeyin ne olduğunu sorgularken, içimde çok fazla işaret yakaladım, burada hepsini anlatmamın imkânı olmadığını biliyorum, burayı ilk kez ne zaman keşfettim, ne zaman geldim, kiminle geldim şimdi hatırlamıyorum ama işletmecisini daha uzun zamandan beri tanıdığımı biliyorum, Elit cafeden… Liva okuldan çıkıp koşarak geldiğimiz, bütün arkadaşlarla yemek yiyip, çay içip hüzünlenip neşelenip coştuğumuz bir yer olarak girdi yaşamımıza, bunu iyi biliyorum, yaşamımıza diyorum çünkü bir zamanlar buraya çok kalabalık gelirdik, gürültülü, kahkahalı, sesli gelirdik…Aynı gürültüyle kasada kavga ederek hesap öderdik...Hala kahkahalar eşliğinde çekilmiş resimlerimizi gördükçe duygulanıyorum tabi..
Ben mekânların ruhuna inananlardanım, o ruhun, o mekânda sizi sardığına. Bu yüzden de gittiğim her yerde kendime ait bir iz ararım, bir işaret. Liva’yı bu kadar seviyor olmamın bir nedeni de bulutlarımı dağıtan bir mekân olmasının dışında çok fazla duygu durumuma tanıklık etmiş olmasından sanırım, bir de sanki ailemden birinin evine gidiyorum, beni anlayacak birinin… Ğyle hissederim... Bunu ne zamandır hissediyorum doğrusu bilmiyorum, bildiğim buranın benim için anlamının derinliği ve burada aynı anda yaşadığım birden çok duygu durumlarımın hepsine de iyi geldiği, beni iyileştirdiği...





Bahçeye girerken bir ışık karşılıyor sizi, öyle ışıltılı bir ışık ki sizi bu coğrafyadan uzaklaştırıyor belki de sadece bana böyle oluyordur diyorum içimden, çoğu yazılarımı burada yazıyorum, bu bahçede, bu bahçenin bu itici gücü olmasaydı belki de bu yaz, bu coğrafyada bu kadar hızla geçmezdi… Bu bahçeye girerken bazen, (eğer varsa tabi etrafta) Mehmet daha görünmeden sesleniyor, (bu işletmenin sahibi) kimi zaman “hocam senden önce güzelliğin geldi" diye iltifat ederken, kimi zaman da “bu ne hal, nasılsın desem ağlayacaksın" diyor ama ekliyor ardından hemen o sıcak gülümsemesi ile, "sen otur ben hemen geliyorum" ve geliyor da, sonra bulutları dağılıyor insanın, ağlayacağı varsa da gülümsüyor, sanki ailenden birinin yanına gelmiş gibi hissediyorsun kendini, evet, aileden birinin yanına! o duyarlılığını her zaman hissettiren bir işletmeci aynı zamanda…Evet, yaz bitiyor, kırgınlığımın, kızgınlığımın, umutsuzluğumun yazı…




Bu kısım içerden, havalar soğumaya başladığından yaz boyu hiç yüz vermediğim bu kısma yavaş yavaş kur yapmaya başladım galiba:)) içeriye haksızlık etmemek gerek tabi, soğuk ve karlı günlerde bizi kucakladığı düşünülürse...





Gazete köşesi, hergün çeşitli gazete ve dergilerle hizmete hazır:) burası aynı zamadna kitap okumayı sevdiğim bir mekan olmasından dolayı da beni cezbediyor olabilir tabi

kitabımı alıp kendime yer beğenip saatlerce çayımla kitabımla zaman geçirmenin keyfi gibisi yok... Evet, kesinlikle daha güzeli, daha haz vereni yok...



Evet, bahçenin güneş vurduğundaki ışıltısı işte böyle oluyor, kim sevmez ki bu güzel yansımayı… Hem de bu coğrafyada saklanmış bir güzellik… Arka tarafta çocukların da düşünüldiği oyun lanları, peki insan daha ne ister? Bazen çocukları izliyorum burada, onların doğal ve kendilerini maskelemedikleri oyunlarına tanık oluyorum... Gülümseyerek keşiflerini izliyor, öğreniyorum...



140 yıllık ermeni bağından toplanmış kiremitler ile yapılmış salkım salkım üzümlerin eşlik ettiği bu kamelya çok ama çok hoş sohbetlere tanıklık eden bir yer, Pazar kahvaltıları için bazen buraya geliyorum, buraya sadece kahvaltı ya da yemek yemek için değil, kendimi kötü-iyi nasıl hissedersem geliyorum, bir yere gitmek istediğimde nedense aklıma ilk burası geliyor, evime yakın olduğu için dersem bu mekâna haksızlık etmiş olurum. Çünkü burada bana has çok şey buluyorum, bunun bir sebebi olmalı elbet benim içselimde… Her masada farklı farklı duygularla oturmuş olduğum anlar mı geliyor aklıma yoksa ben böyle eşyalarımla gittiğim mekanlarla duygusal bir bağ kurmayı sevdiğimden midir bilmiyorum, bildiğim buranın çok sevilesi bir yer olduğudur... Evet çok sevilesi!



Birbirinden güzel salataları göstermeden olmazdı elbet, onlar Liva’ya has bir üslupla servis ediliyorlar.. Aslında bir kaç tane de yemeklerden olsaydı keşke resim:))



Mumlar oldum olası sevmişimdir, tüm arkadaşlarım bana hediye seçerken önce akıllarına mum almak gelir nedense, evimin her yeri mum dolu olduğundan arkadaşlar bazen bu ne Kilise gibi diyorlar, oysa ben ışığı seviyorum, fener alayı gibi yakıyorum onları, yanarken verdikleri ışık beni çok etkiler nedense ve bitmeye çok yakın bile olsalar ışık şiddetleri hiç değişmez, bittiğinde insan aa ne zaman bitti bu mum der insan, bahçenin duvar köşelerinde akşam hava karardığında mumlar yanıyor böyle kızıl bir ışıltıyla, bu ışık beni alıp başka dünyalara götürürken mumların yanışını izliyorum bir yandan da... Bu yalnızca romantizim olamaz elbet, daha fazlası olduğu aşikar...




Rodeo burada kızarmış patates yemeği seviyor en çok, ama ketçap mayonezi bir türlü yetiremiyor, yeniden yeniden istiyoruz bizde.. İstediğimiz zaman gelip istediğimiz kadar kalabildiğim tek yer burası..



Bahçenin iki yerinde salıncaklar kurulu, yemek yemediğim zamanlarda orada oturmayı sevenlerdenim ben de, tabi bahçeden toplanan üzümlerde sehpada, arkadaş sohbetleri, günü güzelleştirme çabaları, hayaller... Mehmet yalnız bırakmaz öyle salıncak muhabbetlerinde tabi, yemeklerinin ve salatalarının da çok lezzetli ve özel olduğunu tüm garsonların son derece sevecen ve kibar hizmet ettiklerini de söylemeden geçemeyeceğim ayrıca




Üzümler bahçenin en kuytu köşesindeler, üstü yüz yıllık kiremitlerle kaplı bu veranda tarzı bir alan, Mehmet o kiremitlerin hikayesini anlatmıştı 140 yıllık bir ermeni bağından getirip buraya döşediğini. Yaz boyu karadut yedik bahçeden ama şimdi üzümleri de ihmal etmiyoruz tabi…




Mehmet, Liva’nın işletmecisi ama bir işletmeci ruhundan daha fazlasına sahip biri o! Gerçi iki kardeş işletiyorlar, Fatih'in resmi olmadığı için sadece mehmet'i anlatacağım. Eğer kendini kötü hissediyorsan o hemen anlar daha bir şey söylemeden üstelik! Ve hizmette sınır yoktur anlayışı ile çalıştırdığından, bir iş yerinden daha fazla anlamlar barındıran bu yere bir ruh katar! Belki o olmasa bu mekânda bir şeyler eksik olabilirdi diye düşünüyorum, bir de kendine has sözleri vardır onun, insanın tam da "aklımdan geçeni mi okudu" dedirtecek türden bunlardan bir kaçı; "haklı ve mutsuz olmak istemiyorum" "bir insan beni iki kere üzemez" şu an aklıma gelenler, bir de bir gün ona "bir arkadaşım gelecek İstanbul'dan bekar seni tanıştırayım" dediğimde "hocam ben rezerveyim" diyişini unutmak mümkün değil, yaşamındaki kesitleri anlatırken yaptığı çıkarımlarla güne damgasını vuran biri olur çıkar karşınıza, güler yüzlü ve samimi bir ortamda insanın kendini emanet değil de ait olduğunu bir yer olmasını hissettiren, burayı "öylesine" bir yer olmaktan çıkaran, belkide onun buraya verdiği o özel ruh olabilir… Kim bilir… Yoksa insan neden kendini bu kadar iyi hissetsin ki? Durup dururken üstelik!














Cumartesi, Eylül 08, 2007

Kongre Haftası


Bu haftayı uzunca özetleyeceğim:) -özetin uzunu nasıl olacak acaba- Kendimi bildim bileli Eylül bana hüzün getirdi, Eylül doğumluyum diye suçladım bu ayı ama, sonbahar hep benim mevsimim diye de sahip çıktım bir yandan. Ama Ulusal Eğitim Bilimleri kongresi bu yıl bizim Üniversitemizdeydi, hüzünlenmek yerine heyecanlanmak gerekiyordu. İstanbul’dan arkadaşım Arzu bu bahaneyle yaşadığım yere ilk kez geldi. Arzu benim 16 yıllık arkadaşım. İstanbul’da yaşıyor. Gerçi koşturma ve telaştan kızcağızla fazla ilgilenemedim. Hem kongre yoğunluğuna,(daha bildirinin sunusu bile hazır değildi çünkü) hem de benim kendi ıssızımda biraz hüzünlü olduğum günlerdi, ama onun gelişi kendi ilaçlarımı bir kenara bırakıp, yanımda, yanı başımda bana ihtiyacı olan insanların olduğunu, yazılacak yazılar, okunacak kitapların hala beklediğini ve yapmam gereken çok şey olduğunu hatırlattı, bir de ölene dek yanımda taşımak zorunda olduğum bu huzursuz ruhumun aldığı yaraları sarmak için kendi tecrübelerimden çok, hala daha zamana muhtaç olduğumu! Bir de dünyanın sadece benim etrafımda dönmediğini! – Sahi ben hep öyle mi sanıyordum yoksa-Yaşam hepimizin bedenleriyle ruhlarına hangi ilaçların iyi geleceğini bize öğretmek konusunda hep çok mu acımasız dır? Gerçi Dory bana “Sunulacak bir çalışma yapmış olmak bile ne kadar güzel” diyerek çalışmama yoğunlaşmama ve yaşamımda kendimi sevecek bir şeylerin hala var olduğunu, belki de hala daha yaşadığımı hatırlatıp, silkelenip kendime gelmeme bayağı yardımcı olmuştu…
Dönüyorum arkadaşıma, Arzu yanında yiyeni Burak’ı da getirmişti, iyi ki de getirmiş yoksa oğlum bu hafta onunla ilgilenemediğim için çok sıkılacaktı, biz Arzu ile koştururken onlarda ikisi programlarını yapıp kendi başlarının çaresine baktı, (basketbol seansları, internet, kendilerince Tokat turları) Bu süreç içinde bir şeyi fark ettim ki oğlum artık kendi arkadaşlarını seçtiği gibi, etrafıyla da ilgilenmeye başlamış, kongre süresince ilgisini çeken bayağı bir yeni yüz olmuş ki bunları anlatırken artık onda ergenlik belirtilerini görmeye başladım!
Arzu’yu fazla gezdiremedim dedim ama benim yapamadıklarımı arkadaşlarım ve kongre organizasyonu tamamladı. Şükriye bir akşam bizi Tokat kebabı yemeğe götürdü, işte bu resim meşhur kebabımız, gerçi Arzu biraz ağrı buldu ama, gene de o gece en çok çocuklar eğlendiler.. ve Ballıca mağarasına da kongre organizazyonu götürdü, Ramazan’da bu sayede benim her hafta söylenip de bir türlü gitmenin kısmet olmadığı mağarayı görmüş oldu. Ramazan benim mesai arkadaşım, 6 ay önce beni kırmayarak bu şehre benimle çalışmaya geldi, onunla master yaparken tanışmıştım ama itiraf ediyorum ki onu ancak buraya, birlikte çalışmaya gelinceye kadar tanımıyor olduğumu fark ettim! Buna üzüldüm, çünkü fark ettiğim şeyin tadını ve güzelliğini uzunca yaşayamayacağımı artık biliyorum, o birkaç ay içinde Orta Doğu Teknik Üniversitesinde doktorasını yapmak üzere buradan ayrılacak, benim için üzüntü ve sevinci aynı anda yaşadığım bir haber bu! Onun adına sevinirken ne yalan söyleyeyim kendi adıma üzgünüm! Daha varlığının ve onu tanımanın güzelliğini yaşayamadan yokluğunun hüznünü yaşamak benim de alıştığım bir şey olmalıyken hala aynı tepkileri veriyor olmama itiraf etmeliyim ki biraz içerliyorum! Bu benim hiç büyümediğim ve büyümeyeceğim anlamına mı geliyor acaba? Bu iyi mi kötü mü onu bile bilmiyorum…

Biraz kongreden bahsedip bolca da resim koyarak bu haftayı bitirmek istiyorum. Genel itibarıyla görevli arkadaşların bolca çaba sarf ettiği, herkesin canla başla ellerinden geleni yapmaya çalıştığı bu organizasyona uzaktan bakan biri olarak sıcak ve samimi bir ortamda, sorun çözmeye çalışılan görevliler, hocalar ve öğrencilerle geçen, bolca dolaşıp, çay içilip, pasta yiyip, gezip, akşamları kokteyllere katılıp, yeni insanlarla tanışıp, olur olmaz her duruma bir yorum yapıp, gülümsediğimiz ve elbet düşünüp, şaşırıp, üzülüp, yaşayıp, bekleyip, öğrendiğimiz bir haftaydı… Öğrenmek! O hala devam ediyor elbet…

Ben tam bunları yazarken telefonum çaldı, uzaktan bir arkadaşım, beni arayıp biraz da sitem ederek, “Seni sevmesem aramazdım” diye- onu arayacağımı söylemiştim ama unuttum telaştan- Bana kızma n’olur dedim, anla sadece, “sana bir şiir okuyacağım, çok seveceksin dinle dedi” ve ben telefonun diğer ucunda öylece kaldım… İşte şiir;
Güzel anılar biriktirdim senden,
Bir terazinin kurşun pirinç kesesine pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birden bire boşa kalan zavallı kese,
Nasıl titreşir terazi uzun süre denge sağlayıncaya kadar başka şeylerle…
Anılarla bozulan o dengeyi ben önce başka şeylerle yaptım.
Bu, onu yaşadığımız günlerden biriktirdiğim sessizce bir keseden,
sana hiç sezdirmeden…
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.
Mutluydum yine de ben kendimce
Senin girdilerin çıktıların benim,
Doğrusu uygundu birbirimize.
Yan yana gelince bir resmi tamamlayan, vazgeçilmez ellerin…


Şiirin gerisini yazamayacağım artık… Her zaman buna benzer şeyler yaşıyorum ben işte, birini düşünürken telefonum çalıyor aranıyorum, bir şeye yoğunlaştığım bir anda bir ışık belirip beni silkeliyor o şeye doğru, ve kimi özlesem ona aitbir anı gelip beni buluyor, bu iyi mi kötü mü aslında çok da ayırt edemiyorum, ama sevmek istiyorum yaşamımdaki her şeyi, bana öğrettiği için elbet…



Ertesi gün sunulacak çalışma hiç bir gece öncesinden böyle keyifle ve kahkahayla hazırlanır mı? ben bir yandan başlarında gevezelik ediyor dikkatlerini toplamalarını engellerken bir yandan da yarın güzlersiniz sunarken Gelengül hoca sizi iyi gğldürür diye espiriler yapıyordum... Vakit sabaha yakın, mutlu mu, heyecanlı mı, hüzünlü mü, yorgun muyuz bilmeden elimizdeki çalışmaya kendimizi şenlendirdiğimiz kısacık güzel an'lar biriktirerek...

Bu nasıl bir heyecan diyerek izledim bildirinin sonuna kadar ama dikkat edersen sevgili Ramazan Gelengül hoca hatalarını affetmem der gibi bakıyordu sana:) gerçi hocamız çok beğendi, Ramaza'nın çalışması çok özel hazırlanmıştı, han gece yarılarına kadar sürmüştü ya balkonda, çocuk kahkahalarımız ve hüzünlü bakışlarla anılarımızı hatırlayıp, ne güzel bir yaz mevsimiydi diye içerlenmemiz sırasında...





İki arkadaş Fakülte koridorlarında keyifle vakit geçirdiler, Rodeo'nun yaka kartında OTDÜ yazıyor:)))) Hadi bakalım oğlum hayallerin kadar güzel olsun yaşamın da....




Bu da işte konre hatırası, Burak ve Rodeo'nun eğlenceli anlarından biri....


Ramazan ve Arzu'nun oturumlarından bir kesit, oturum başkanı Prof.Dr. Gelengül Haktanır.Ankara Üniversitesinden, bizim alanımıza çok fazla katkısı olmuş bir bilim kadını. Bu ismi çok vurgulamak istiyorum, bir profosör olmasının dışında inanılmaz özlellikleri olan değerli çok sevilesi biriymiş meğer o, ben bu kadar yakından yeni tanıdım onu, bilimsel bakış açısı kadar, derin insanlığı ve mütevazi duruşu da söylenmeye değer biri ama asıl o asilliği kıskanılacak kadar özel! Onu tanımak, bu kısa süre içinde bile olsa beni zenginleştirdi, keşke tüm öğrencilerimiz böyle harika hocalarla karşılaşsa ve okul hayatlarını hep özlem ve seviyle ansalar... Ne güzel olurdu... Ahh ne güzel...















Ertesi gün bildirisini sunacak bu iki arkadaşım

gece saat 2.00 gösterirken hala daha balkonda ay ışıgında çalışıyorlardı:) onları seviyorum:)



Ahh en çok onlar tadına varıyorlar
yaşamın..neşenin,eğlencenin kahkahanın....
Çok yaşasınlar inşallah!

Meşhur kebab:) ama bakmayın kaç kişi bitiremedik bu yemeği eve paket yaptırdık sonunda:)