
Gülşen hayatında hiç Beyoğlu'nu görmemiş, sadece televizyondan... Doğal olarak heryeri soruyor, biz de sürekli anlatıyoruz usanmadan, bıkmadan, ama tabi bazen atlıyoruz demek ki bildiğini sanarak, hatta gecenin sonunda evlerimize geri dönüyoruz İstiklal boyunca yürüyerek, soruyor bize ; "Eee peki İstiklal caddesinden geçmeyecek miyiz?" geçiyoruz diyoruz gülerek:) o burasımıydı diyor, sevimli sevimli ve muzur bir şekilde gülümseyerek , tabi o bu arada elma yiye ve yedire dursun;)Bir de söylemessem çatlarım geri dönüşte bir çocuk gazete satıyor, ısrarla Selçuk'a dönüp "Abi al lütfen" diyor, Selçuk çocuğa dönüp; "Kaç para "diye soruyor çocuk 2 ytl olduğunu söylüyor Selçuk gayet ciddi "1.5 olsun" diyor, çocuk ilk şoku atlatıp gazeteyi 1.5 ytl ye satıyor ama arkamızdan patlatıyor tabi cümlesini, "Abiii yaaa inanamıyorum gazete için bile pazarlık yapıyorlar " diye, biz kahkaha atıyoruz çocuğun şaşkınlığının yüzüne, oradan da cümlesine nasıl yansıdığına bakarak yorum yapıyoruz öylece geçip giderken İstiklal boyunca....
Biraz karmaşık olmakla birlikte işte bir Beyoğlu gecesi...
Metro City'den çıkıp Taksim'e geldiğimizde artık hava kararmıştı, İstiklal ışıklanmıştı, ben uzun zaman oldu İstiklal'i görmeyeli, en son 2006 yazıydı, Leyla ile İngilizce kursu sevdasından her gün buraya gelir, her sabah taze sıkılmış portakal suyu ile kahvaltı yapar ve derse girerdik, ders arasında kahve molası verirdik, hatta dilekler tutardık doktoraya bir an önce başlayacağımıza dair, o zaman bu sokağın taşları sökülüp yeniden yapılıyordu, oysa şimdi her yer değişmiş gibi geldi gözüme, bu sokaktaki taşlar yenilenmiş, bu cadde değişmiş, ama biz hala doktoraya başlayamadık...
Gözüme ilişen bu İstanbul resmi gözlerimde hüzün bırakıyor her zaman, nedense aşık olduğum bu güzelliğe sonsuza dek sahip olamayacağım, ya da sonsuza dek bundan uzak kalacağım korkusuyla karışık bir hüzün bulutu yalayıp geçiyor beynimi her defasında...
Yine de mutlu, yine de umutlu olmaktan geri duramıyor yüreğim...
Her bir yönden gelen olunca nerde buluşulacak acayip bir sorun oluyor, ilk önce Arzu geliyor Beyoğlu'na İstiklal'de yürüyorum dedi arayıp, ben Gülşen ve Cumhur ilerlerken İstiklal'de Selçuk arıyor nerdesiniz diye, sonra hep birlikte Oxxo'nun önünde buluşuyoruz... Selçuk'un güzel bir yere götüreyim sizi demesiyle takılıp peşine gidiyoruz bakalım....
İşte bir araya geldiğimiz ilk an görüntüsü Gülşen'in objektifinden...
Ne içelim diye düşünürken Selçuk içinde mango ve daha bir sürü şey olan-adları aklımda bile kalmadı- bir çay önerdi, ben de istiyorum aynısından diyip istedim, bir grup ise sıcak çukulatayı tercih etti, istediğimiz çayın daha gelir gelmez özellikli bir çay olduğu anlaşılıyordu, bir kere bardağın tasarımı çok özeldi, -Gerçi tasarıma dikkatimizi de Selçuk çekti-içinde demlenmesi için koyulmuş özel bir süzgeci vardı ama asıl güzelliği bardağın kenarı tam dudak yapısına uygun olmasıydı, bir de tadına bakmadan daha kokusu sarıyor etrafı, üzerinden çıkan dumanla birlikte yayılan bu çayın kokusu beni biraz bulutlandırıyor ama tadına bakar bakmaz mmmmmm dedirtecek kadar keyif aldığımı hissediyorum.. Bu kokuyu beynimde kodlamaya çalışıyorum ama daha önce tadını bildiğim bir şeye benzetmem mümkün değil, o yüzden "Yeni" olan kısma kaydediyorum:)
Doğrusunu söylemek gerekirse bu kocaman bardağın içindeki süzgeci çıkarmak için ne kadar beklenmesi gerektiğini bilmediğimden bir süre bekledim, sabırsız biri olarak bu bile benim için iyi bir sabır göstergesiydi:) neyseki uzun sürmeden içmeye başladık bu güzel kokulu çayı...
Doğrusunu söylemek gerekirse bu kocaman bardağın içindeki süzgeci çıkarmak için ne kadar beklenmesi gerektiğini bilmediğimden bir süre bekledim, sabırsız biri olarak bu bile benim için iyi bir sabır göstergesiydi:) neyseki uzun sürmeden içmeye başladık bu güzel kokulu çayı...

Bu mekan gerçekten de insanı rahatlatan bir yer, Selçuk sayesinde keşfettik o gece Robert's coffee'yi. Eski Markiz pastahanesiymiş. O gece bu mekan, uzun ve keyifli sohbetlere tanık oldu, Arzu'nun projelerine ve şaşkınlığına;), Cumhur'un benimle inadına didişmesine, Gülşen'in kendini arabulucu gibi habire ortaya atmasına ve "Selçuk'u döveceğim izin ver bizi bir pazar günü boyunca ekti aslında" diye sezenişlerine, benim ve Selçuk'un hiç elinden düşmeyen fotoğraf makinası ile herşeyi görüntüleme telaşımıza ve benim olu olmaz şımarıklıklarıma tanıklık etti. En çok da dost sohbetler eşliğinde atılan kahkahalar, verilen sözler, ışıltılı gözler, mutlu gülümsemelerle içilen mango kokulu çaylar, sıcak çukulatalar ve geçen zamana ahlanmalar.... Gece biterken ne güzel bir yermiş burası diye birbirimize fısıldarken benim aklımdan Yaşar Kemal'in bir şiiiri geçiyordu; "O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler gittiler"
Yeniden bir araya geliriz elbet, yeniden dost sohbetleri şenlendirir masamızı, başka bir İstanbul gecesine tanıklık eder gülüşlerimiz, yeniden mango kokulu çaylar içer, emeklilik günlerinde İstanbul'da açacağımız çocuk kitapları dükkanı için hayaller kurarız, Selçuk Arzu'ya dönüp "Nerde açacaksınız"diye sorar, Arzu'da "Heryerde şubemiz olabilir" diye cevap verir, Selçuk'da "Para konuşuyor galiba" der elbet:)))) Gülşen "Niye gidiyoruz,daha erken değil mi?" diyerek bakınır, Cumhur ona gereken cevabı verir elbet;))) Selçuk gazete satan bir başka çocukla pazarlık eder elbet, Arzu projelerini anlatacak birilerini bulur, ben İstanbul'da yaşama hayallerimi coştururum elbet....
Bu aşık olduğumuz şehrin ışıklarını izlerken hüzünleniriz birbirimize bakarak....
Fotoğraf Selçuk'un objektifinden....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder