İstanbul gezi notlarına kaldığım yerden devam ediyorum.
Cuma gecesi Arzularda kaldık, sabah 8 de kalkıp, Enka’daki toplantıya gitmek üzere hazırlandık. İstanbul trafiğinide hesaplayarak erkenden çıktık yola ama tabi gene 1 saat sürdü Maslak’daki Enka okullarına ulaşmamız, yolda etrafıma bakarken gördüm, ne çabuk dğeişmiş bu şehir dedim, geçtiğim yerleri görmeyeli sadece bir yıl olmuş, ne çok farklılıklar olmuş, İstinye Park diye bir alışveriş merkezi açılmış mesela, bir alt geçit yapılmış o yolda, derken denize doğru yaklaştıkça iyot ve tuz kokusunu hissetmeye başladı burnum.
Toplantı için Enka’da tüm hazırlıklar devam ediyordu, epey bir kalabalık olacağı hissediliyordu, dikkatimi çeken ilk şey, görevli öğrenciler oldu, kendi öğrencilerini görevli olarak belli noktalara koymuşlardı, bu pek çok okulda-bizim de dahil olmak üzere- yapılan bir uygulamadır ancak bu ilk öğretim öğrencilerini dikkatle izledim, inanılmaz kendilerine güvenli ve kendilerinden emin bir şekilde yapacakları işe konsantre olmuşlardı, işte dedim böyle yetiştiriyorlar çocukları sonra bu kendilerini bilen ve tanıyan çocuklar hayatta nasıl başarısız olsunlar ki? Çok üzülerek söyleyeceğim ki Milli Eğitim Okullarının çoğunda-neredeyse tamamında demeye dilim varmıyor- itaat eden bireyler yetiştiriliyor, itiraz etmeyen, sorgulamayan, verilen her şeyi kabul eden bireyler! Daha geçenlerde tanık oldum, çocukla sindirilmiş durumdalaer, eğer itiraz eden sorgulayan bir çocuksa öğretmen tarafından “yaramaz” “saygızı” “çok konuşan” olarak etiketlendiriliyorlar. Ve ben bundan öyle rahatsızdım ki yıllardır, Enka okullarında ki çocukları görünce içim bir kez daha cız etti, kendim için, kendi oğlumun böyle bir okulda okuyamadığı için, sonra tüm çocuklar için, neden ülkemin tüm çocukları böyle okullarda okuyamasınlar ki diye, neden bizim okullarımız böyle olmasın diye, sonra söylenmekten ve üzülmekten vazgeçip hemen etrafı izledim ve benim geç müracaat etmeme rağmen oraya kadar geldiğim için katılabilmemi sağlamak amacıyla bana yardımcı olmak için oradan oraya koşturan yetkilileri beklerken salonlarında hangi konuların olduğu kitapçığı inceledim, sabah çayımı ve kurabiyemi de yedim.
İlk olarak açılış konuşmasında direktör Darlene Fisher’i dinledim, dikkatimi çeken ilk şey, yaşam boyu öğrenme üzerine bir konuşma olmasıydı, çözüme dayalı, kalıplardan kurtulmuş bir açılış konuşması oldu, yaşam boyu öğrenmeyi benimsediğiniz için sizde buradasınız zaten diyerek bitirdi, ardından MEB görevlileri konuştu, Arzu’ya dönüp dedim ki; nasıl da emanet duruyor şimdi bu diğer konuşmanın yanında, bunu hissedememek olanaksız değil mi?” ve de elbette aynı oranda üzücü de…
Daha sonra okulöncesinde matematik eğitimi ile ilgili bir konu dikkatimi çekti ve ben bu sunuyu izlemeliyim dedim, Arzu ve Nilüfer’de aynı sunuyu seçtiler birlikte sınıfa çıktık, zaten hemen dolmuştu sınıf, sunuyu izlerken bu seferde öğretmenlerin heyecanları ve incelikleri dikkatimi çekti, onlarda bu bahar toplantısı için dışarıdaki ilkbahar güneşi kadar heyecanlı ve ışıklıydılar. Neler öğrendiğimi burada uzun uzun anlatmayacağım, orada öğrendiklerimi burada uzun anlatacağım iki grup var çünkü birincisi kendi öğrencilerim, ikincisi ise okulöncesi öğretmenler. Bilgiyi paylaşmayı çok seviyorum ve bu paylaşımların insanı zenginleştirme adına yapılan çok önemli yatırımlar olarak görüyorum, paylaşıl(a) mayan bilginin fonksiyonel olmadığı için de gereksiz yer kaplayan bir eşya olarak görüyor olmamın nedeni sanırım bu bakış açımdan kaynaklanıyor.
Enka’yı hemen bitiriyorumJ 3 toplantıya katıldım, çok hoş hazırlanmış masalarda öğle yemeği yedim, eski arkadaşlarımla konuştum, yeni ve heyecanla birşetyler öğrenmeye gelmiş genç öğretmenleri izledim, okulun sınıflarını gezerek nasıl bir sistem içinde var olduklarını ve nasıl çocuklar yetiştirdiklerini gözlerim dola dola inceledim, bir ara dikkatimi bir ofis çekti, üzerinde lise müdürü yazıyordu içeriye bir göz Attım ve gayet sade düzenlenmiş, küçük ama işlevsel araçların içinde bulunduğu e içerisinde de lise müdürü olduğunu düşündüğüm elinde evraklarla çalışan sade giyimli duru yüzlü bir bayan dikkatimi çekti ve dedim ki gene bizim okullarda müdür odaları en kocamaından olur, okulun en büyük odası ona ayrılır-çok işe yarayacakmış gibi- en büyük koltuklarla, hatta mümkünse deri olanlarından- en afilisinden eşyalarla şatafatlı olarak döşenir. Oysa önemli olanın sadece işe yarayacak olması gerektiğini bilmek için başka örnekleri görmeye gerek olmadığını düşünecek kadar zihnim açıksa benim neden başkalarının değil? Neden benim ülkemdeki üniversitelerde yetişen öğretmenler özel okullarda bu kadar yaratıcı ve değerli olurken MEB okullarında çalışanlar sistemin içinde eriyip gidiyor ve bir fark yaratmak adına hiçbir çabaları olmuyor? Yaşam boyu öğrenmeyi öğrenciyken benimseyen çocuklar, değer duygusu ile çocukları yetiştirmenin onların var oluşlarına yaptığı büyük katkıyı iyi bilirken neden yaşamlarına geçirmede bu kadar zorlanıyorlar? Yoksa ben çok mu karamsarım? Göremiyor muyum bazı noktaları?
Bir an için kendi ülkemde kendi eğitim sistemimin enkazına bakarken yakaladım kendimi…
Cuma gecesi Arzularda kaldık, sabah 8 de kalkıp, Enka’daki toplantıya gitmek üzere hazırlandık. İstanbul trafiğinide hesaplayarak erkenden çıktık yola ama tabi gene 1 saat sürdü Maslak’daki Enka okullarına ulaşmamız, yolda etrafıma bakarken gördüm, ne çabuk dğeişmiş bu şehir dedim, geçtiğim yerleri görmeyeli sadece bir yıl olmuş, ne çok farklılıklar olmuş, İstinye Park diye bir alışveriş merkezi açılmış mesela, bir alt geçit yapılmış o yolda, derken denize doğru yaklaştıkça iyot ve tuz kokusunu hissetmeye başladı burnum.
Toplantı için Enka’da tüm hazırlıklar devam ediyordu, epey bir kalabalık olacağı hissediliyordu, dikkatimi çeken ilk şey, görevli öğrenciler oldu, kendi öğrencilerini görevli olarak belli noktalara koymuşlardı, bu pek çok okulda-bizim de dahil olmak üzere- yapılan bir uygulamadır ancak bu ilk öğretim öğrencilerini dikkatle izledim, inanılmaz kendilerine güvenli ve kendilerinden emin bir şekilde yapacakları işe konsantre olmuşlardı, işte dedim böyle yetiştiriyorlar çocukları sonra bu kendilerini bilen ve tanıyan çocuklar hayatta nasıl başarısız olsunlar ki? Çok üzülerek söyleyeceğim ki Milli Eğitim Okullarının çoğunda-neredeyse tamamında demeye dilim varmıyor- itaat eden bireyler yetiştiriliyor, itiraz etmeyen, sorgulamayan, verilen her şeyi kabul eden bireyler! Daha geçenlerde tanık oldum, çocukla sindirilmiş durumdalaer, eğer itiraz eden sorgulayan bir çocuksa öğretmen tarafından “yaramaz” “saygızı” “çok konuşan” olarak etiketlendiriliyorlar. Ve ben bundan öyle rahatsızdım ki yıllardır, Enka okullarında ki çocukları görünce içim bir kez daha cız etti, kendim için, kendi oğlumun böyle bir okulda okuyamadığı için, sonra tüm çocuklar için, neden ülkemin tüm çocukları böyle okullarda okuyamasınlar ki diye, neden bizim okullarımız böyle olmasın diye, sonra söylenmekten ve üzülmekten vazgeçip hemen etrafı izledim ve benim geç müracaat etmeme rağmen oraya kadar geldiğim için katılabilmemi sağlamak amacıyla bana yardımcı olmak için oradan oraya koşturan yetkilileri beklerken salonlarında hangi konuların olduğu kitapçığı inceledim, sabah çayımı ve kurabiyemi de yedim.
İlk olarak açılış konuşmasında direktör Darlene Fisher’i dinledim, dikkatimi çeken ilk şey, yaşam boyu öğrenme üzerine bir konuşma olmasıydı, çözüme dayalı, kalıplardan kurtulmuş bir açılış konuşması oldu, yaşam boyu öğrenmeyi benimsediğiniz için sizde buradasınız zaten diyerek bitirdi, ardından MEB görevlileri konuştu, Arzu’ya dönüp dedim ki; nasıl da emanet duruyor şimdi bu diğer konuşmanın yanında, bunu hissedememek olanaksız değil mi?” ve de elbette aynı oranda üzücü de…
Daha sonra okulöncesinde matematik eğitimi ile ilgili bir konu dikkatimi çekti ve ben bu sunuyu izlemeliyim dedim, Arzu ve Nilüfer’de aynı sunuyu seçtiler birlikte sınıfa çıktık, zaten hemen dolmuştu sınıf, sunuyu izlerken bu seferde öğretmenlerin heyecanları ve incelikleri dikkatimi çekti, onlarda bu bahar toplantısı için dışarıdaki ilkbahar güneşi kadar heyecanlı ve ışıklıydılar. Neler öğrendiğimi burada uzun uzun anlatmayacağım, orada öğrendiklerimi burada uzun anlatacağım iki grup var çünkü birincisi kendi öğrencilerim, ikincisi ise okulöncesi öğretmenler. Bilgiyi paylaşmayı çok seviyorum ve bu paylaşımların insanı zenginleştirme adına yapılan çok önemli yatırımlar olarak görüyorum, paylaşıl(a) mayan bilginin fonksiyonel olmadığı için de gereksiz yer kaplayan bir eşya olarak görüyor olmamın nedeni sanırım bu bakış açımdan kaynaklanıyor.
Enka’yı hemen bitiriyorumJ 3 toplantıya katıldım, çok hoş hazırlanmış masalarda öğle yemeği yedim, eski arkadaşlarımla konuştum, yeni ve heyecanla birşetyler öğrenmeye gelmiş genç öğretmenleri izledim, okulun sınıflarını gezerek nasıl bir sistem içinde var olduklarını ve nasıl çocuklar yetiştirdiklerini gözlerim dola dola inceledim, bir ara dikkatimi bir ofis çekti, üzerinde lise müdürü yazıyordu içeriye bir göz Attım ve gayet sade düzenlenmiş, küçük ama işlevsel araçların içinde bulunduğu e içerisinde de lise müdürü olduğunu düşündüğüm elinde evraklarla çalışan sade giyimli duru yüzlü bir bayan dikkatimi çekti ve dedim ki gene bizim okullarda müdür odaları en kocamaından olur, okulun en büyük odası ona ayrılır-çok işe yarayacakmış gibi- en büyük koltuklarla, hatta mümkünse deri olanlarından- en afilisinden eşyalarla şatafatlı olarak döşenir. Oysa önemli olanın sadece işe yarayacak olması gerektiğini bilmek için başka örnekleri görmeye gerek olmadığını düşünecek kadar zihnim açıksa benim neden başkalarının değil? Neden benim ülkemdeki üniversitelerde yetişen öğretmenler özel okullarda bu kadar yaratıcı ve değerli olurken MEB okullarında çalışanlar sistemin içinde eriyip gidiyor ve bir fark yaratmak adına hiçbir çabaları olmuyor? Yaşam boyu öğrenmeyi öğrenciyken benimseyen çocuklar, değer duygusu ile çocukları yetiştirmenin onların var oluşlarına yaptığı büyük katkıyı iyi bilirken neden yaşamlarına geçirmede bu kadar zorlanıyorlar? Yoksa ben çok mu karamsarım? Göremiyor muyum bazı noktaları?
Bir an için kendi ülkemde kendi eğitim sistemimin enkazına bakarken yakaladım kendimi…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder