
Eylül doğumlu olduğumu yazmıştım ya geçen gün, arkadaşım bana “Satürn 2 sene kalmak üzere Başak'a geçti bu ay. Bilmem ilgilenir misin ama Satürn sorumluluk gezegenidir, hayatında doğru gitmeyen şeyleri gösterir, zorla düzelttirir, önceki dönemde kendin için iyi şeyler yapmadıysan çok zorluklar çekersin ama dersini alırsan düze çıkarsın” diye bir e-mail yollamış, hemen açıp bu starün nasıl bir gezegenmiş araştırdım. Bakın neler diyor;
Satürn'ün genel etkisi Jüpiter'in bolluk ve neşe etkisinin tersidir. Kısıtlamalara, hayal kırıklıklarına neden olan ve genellikle daha fazla sorumluluklar yükleyerek insanı disiplinli olmaya zorlayan soğuk bir gezegendir. Hayat bize çok şey öğretir. Satürn bir öğretmene benzer, verdiği dersler genellikle serttir ama bu dersler bizi başarıya götürür.Satürn, düşünce, konsantrasyon, süreklilik, somut ödüller, sebat, hırs ve verimlilik gezegenidir. Bu görev duygusu ile dolu gezegen tedbirli olmayı, zorlukları, gecikmeleri, kısıtlamaları, kuralları, sorumluluk duygusunu, acıyı, korkuyu, inkârı, bir şeyi zor yoldan elde etmeyi, otoriteyi ve disiplini yönetir. Bu kadar olumsuz özelliklerine rağmen Satürn olmasaydı başladığımız hiçbir işi bitiremez, ilerleyemezdik. Geriye baktığımız zaman, karşımıza çıkmış olan en büyük zorlukların bize güç kazandırdığını, karakter yapımızı kuvvetlendirdiğini görürüz.Satürn kestirmeden gitmeyi sevmez. Özellikle kaçındığımız olaylarla yüz yüze getirir. Zor ve acı yoldan da olsa olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Yıldız haritasında Satürn'ün dokunduğu yerlerde yavaşlama olur. Satürn bize olgunluk getirir, sabırlı ve fedakâr olmayı öğretir. Zodyak'taki turunu 29 yılda tamamlar ve her burçta iki buçuk sene kalır.
Bulduğum bilgiler ışığında tüm Başak burcu olanlara bir uyarıda bulanıyım istedim:) eğer söyledikleri doğruysa ve eğer bu gezegen böyle etkisini 2,5 sene sürdürecekse hazırlıklı olmak gerek, ben burçlara inanıyorum, yıldızların insanın bazı duygu durumlarını ve yaşamını etkilediğine, Başak burcunun tüm özelliklerini taşımadığımı düşünmekle birlikte yükselenim olan Aslan’dan da bazı şeyleri almış olmalıyım diye düşünüyorum. Belki de bu burçlara yazılanlar insanların yaşamlarındaki dönemsel ihtiyaçları ile doğru orantılıdır bazı dönemlerde dışardan bir güce, birilerinin bir şeyleri bize göstermesine gereğinden fazla ihtiyaç duyarız.
Eylül doğumluyum ya illa söyleyecek bir şeyler bulurum artık kendimce:) aslında başka bir şey anlatacağım size şimdi; henüz yaz bitmeden Liva! Sonbahar kendini hissettirecek kadar yakına geldi, akşamları esen soğuk rüzgâr yazın bittiğini gösteriyor. Ben de yaz bitmeden Liva’nın bahçesinin son güzelliklerini yaşamaya çalışıyorum… Şimdi bunları, orada, yanımda bir fincan çay, kitabım, bilgisayarım, rüzgârdan korunmak için az önce garsonlardan istediğim kırmızı şalım ile birlikte yazıyorum… Evet, yaz bitmeden bir kez daha Liva!

Evet burası Liva, kelime anlamı “sancak” (bunu da az önce öğrendiğimi hadi itiraf edeyim) bu yer, yaklaşık 3 yıldır sürekli gittiğim, her gittiğimde daha çok sevmeye başladığım bir yer.. Burayı uzun zmandır anlatmak istiyordum, ancak şimdi bu yağmurlu bir Eylül akşamına kısmet oldu yazmak, yağmurlu bir Eylül, yağmurlu bir hayat… Sadece gidilen bir mekân olmasının çok ötesinde anlamları olan bu yeri anlatırken bazı duygularımı karşılayacak kelimeleri bulamadığımı ya da seçerken zorlandığımı fark ettim birden! Burayı ben de önemli ve özel kılan şeyin ne olduğunu sorgularken, içimde çok fazla işaret yakaladım, burada hepsini anlatmamın imkânı olmadığını biliyorum, burayı ilk kez ne zaman keşfettim, ne zaman geldim, kiminle geldim şimdi hatırlamıyorum ama işletmecisini daha uzun zamandan beri tanıdığımı biliyorum, Elit cafeden… Liva okuldan çıkıp koşarak geldiğimiz, bütün arkadaşlarla yemek yiyip, çay içip hüzünlenip neşelenip coştuğumuz bir yer olarak girdi yaşamımıza, bunu iyi biliyorum, yaşamımıza diyorum çünkü bir zamanlar buraya çok kalabalık gelirdik, gürültülü, kahkahalı, sesli gelirdik…Aynı gürültüyle kasada kavga ederek hesap öderdik...Hala kahkahalar eşliğinde çekilmiş resimlerimizi gördükçe duygulanıyorum tabi..
Ben mekânların ruhuna inananlardanım, o ruhun, o mekânda sizi sardığına. Bu yüzden de gittiğim her yerde kendime ait bir iz ararım, bir işaret. Liva’yı bu kadar seviyor olmamın bir nedeni de bulutlarımı dağıtan bir mekân olmasının dışında çok fazla duygu durumuma tanıklık etmiş olmasından sanırım, bir de sanki ailemden birinin evine gidiyorum, beni anlayacak birinin… Ğyle hissederim... Bunu ne zamandır hissediyorum doğrusu bilmiyorum, bildiğim buranın benim için anlamının derinliği ve burada aynı anda yaşadığım birden çok duygu durumlarımın hepsine de iyi geldiği, beni iyileştirdiği...

Bahçeye girerken bir ışık karşılıyor sizi, öyle ışıltılı bir ışık ki sizi bu coğrafyadan uzaklaştırıyor belki de sadece bana böyle oluyordur diyorum içimden, çoğu yazılarımı burada yazıyorum, bu bahçede, bu bahçenin bu itici gücü olmasaydı belki de bu yaz, bu coğrafyada bu kadar hızla geçmezdi… Bu bahçeye girerken bazen, (eğer varsa tabi etrafta) Mehmet daha görünmeden sesleniyor, (bu işletmenin sahibi) kimi zaman “hocam senden önce güzelliğin geldi" diye iltifat ederken, kimi zaman da “bu ne hal, nasılsın desem ağlayacaksın" diyor ama ekliyor ardından hemen o sıcak gülümsemesi ile, "sen otur ben hemen geliyorum" ve geliyor da, sonra bulutları dağılıyor insanın, ağlayacağı varsa da gülümsüyor, sanki ailenden birinin yanına gelmiş gibi hissediyorsun kendini, evet, aileden birinin yanına! o duyarlılığını her zaman hissettiren bir işletmeci aynı zamanda…Evet, yaz bitiyor, kırgınlığımın, kızgınlığımın, umutsuzluğumun yazı…

Bu kısım içerden, havalar soğumaya başladığından yaz boyu hiç yüz vermediğim bu kısma yavaş yavaş kur yapmaya başladım galiba:)) içeriye haksızlık etmemek gerek tabi, soğuk ve karlı günlerde bizi kucakladığı düşünülürse...

Gazete köşesi, hergün çeşitli gazete ve dergilerle hizmete hazır:) burası aynı zamadna kitap okumayı sevdiğim bir mekan olmasından dolayı da beni cezbediyor olabilir tabi
Satürn'ün genel etkisi Jüpiter'in bolluk ve neşe etkisinin tersidir. Kısıtlamalara, hayal kırıklıklarına neden olan ve genellikle daha fazla sorumluluklar yükleyerek insanı disiplinli olmaya zorlayan soğuk bir gezegendir. Hayat bize çok şey öğretir. Satürn bir öğretmene benzer, verdiği dersler genellikle serttir ama bu dersler bizi başarıya götürür.Satürn, düşünce, konsantrasyon, süreklilik, somut ödüller, sebat, hırs ve verimlilik gezegenidir. Bu görev duygusu ile dolu gezegen tedbirli olmayı, zorlukları, gecikmeleri, kısıtlamaları, kuralları, sorumluluk duygusunu, acıyı, korkuyu, inkârı, bir şeyi zor yoldan elde etmeyi, otoriteyi ve disiplini yönetir. Bu kadar olumsuz özelliklerine rağmen Satürn olmasaydı başladığımız hiçbir işi bitiremez, ilerleyemezdik. Geriye baktığımız zaman, karşımıza çıkmış olan en büyük zorlukların bize güç kazandırdığını, karakter yapımızı kuvvetlendirdiğini görürüz.Satürn kestirmeden gitmeyi sevmez. Özellikle kaçındığımız olaylarla yüz yüze getirir. Zor ve acı yoldan da olsa olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Yıldız haritasında Satürn'ün dokunduğu yerlerde yavaşlama olur. Satürn bize olgunluk getirir, sabırlı ve fedakâr olmayı öğretir. Zodyak'taki turunu 29 yılda tamamlar ve her burçta iki buçuk sene kalır.
Bulduğum bilgiler ışığında tüm Başak burcu olanlara bir uyarıda bulanıyım istedim:) eğer söyledikleri doğruysa ve eğer bu gezegen böyle etkisini 2,5 sene sürdürecekse hazırlıklı olmak gerek, ben burçlara inanıyorum, yıldızların insanın bazı duygu durumlarını ve yaşamını etkilediğine, Başak burcunun tüm özelliklerini taşımadığımı düşünmekle birlikte yükselenim olan Aslan’dan da bazı şeyleri almış olmalıyım diye düşünüyorum. Belki de bu burçlara yazılanlar insanların yaşamlarındaki dönemsel ihtiyaçları ile doğru orantılıdır bazı dönemlerde dışardan bir güce, birilerinin bir şeyleri bize göstermesine gereğinden fazla ihtiyaç duyarız.
Eylül doğumluyum ya illa söyleyecek bir şeyler bulurum artık kendimce:) aslında başka bir şey anlatacağım size şimdi; henüz yaz bitmeden Liva! Sonbahar kendini hissettirecek kadar yakına geldi, akşamları esen soğuk rüzgâr yazın bittiğini gösteriyor. Ben de yaz bitmeden Liva’nın bahçesinin son güzelliklerini yaşamaya çalışıyorum… Şimdi bunları, orada, yanımda bir fincan çay, kitabım, bilgisayarım, rüzgârdan korunmak için az önce garsonlardan istediğim kırmızı şalım ile birlikte yazıyorum… Evet, yaz bitmeden bir kez daha Liva!

Evet burası Liva, kelime anlamı “sancak” (bunu da az önce öğrendiğimi hadi itiraf edeyim) bu yer, yaklaşık 3 yıldır sürekli gittiğim, her gittiğimde daha çok sevmeye başladığım bir yer.. Burayı uzun zmandır anlatmak istiyordum, ancak şimdi bu yağmurlu bir Eylül akşamına kısmet oldu yazmak, yağmurlu bir Eylül, yağmurlu bir hayat… Sadece gidilen bir mekân olmasının çok ötesinde anlamları olan bu yeri anlatırken bazı duygularımı karşılayacak kelimeleri bulamadığımı ya da seçerken zorlandığımı fark ettim birden! Burayı ben de önemli ve özel kılan şeyin ne olduğunu sorgularken, içimde çok fazla işaret yakaladım, burada hepsini anlatmamın imkânı olmadığını biliyorum, burayı ilk kez ne zaman keşfettim, ne zaman geldim, kiminle geldim şimdi hatırlamıyorum ama işletmecisini daha uzun zamandan beri tanıdığımı biliyorum, Elit cafeden… Liva okuldan çıkıp koşarak geldiğimiz, bütün arkadaşlarla yemek yiyip, çay içip hüzünlenip neşelenip coştuğumuz bir yer olarak girdi yaşamımıza, bunu iyi biliyorum, yaşamımıza diyorum çünkü bir zamanlar buraya çok kalabalık gelirdik, gürültülü, kahkahalı, sesli gelirdik…Aynı gürültüyle kasada kavga ederek hesap öderdik...Hala kahkahalar eşliğinde çekilmiş resimlerimizi gördükçe duygulanıyorum tabi..
Ben mekânların ruhuna inananlardanım, o ruhun, o mekânda sizi sardığına. Bu yüzden de gittiğim her yerde kendime ait bir iz ararım, bir işaret. Liva’yı bu kadar seviyor olmamın bir nedeni de bulutlarımı dağıtan bir mekân olmasının dışında çok fazla duygu durumuma tanıklık etmiş olmasından sanırım, bir de sanki ailemden birinin evine gidiyorum, beni anlayacak birinin… Ğyle hissederim... Bunu ne zamandır hissediyorum doğrusu bilmiyorum, bildiğim buranın benim için anlamının derinliği ve burada aynı anda yaşadığım birden çok duygu durumlarımın hepsine de iyi geldiği, beni iyileştirdiği...

Bahçeye girerken bir ışık karşılıyor sizi, öyle ışıltılı bir ışık ki sizi bu coğrafyadan uzaklaştırıyor belki de sadece bana böyle oluyordur diyorum içimden, çoğu yazılarımı burada yazıyorum, bu bahçede, bu bahçenin bu itici gücü olmasaydı belki de bu yaz, bu coğrafyada bu kadar hızla geçmezdi… Bu bahçeye girerken bazen, (eğer varsa tabi etrafta) Mehmet daha görünmeden sesleniyor, (bu işletmenin sahibi) kimi zaman “hocam senden önce güzelliğin geldi" diye iltifat ederken, kimi zaman da “bu ne hal, nasılsın desem ağlayacaksın" diyor ama ekliyor ardından hemen o sıcak gülümsemesi ile, "sen otur ben hemen geliyorum" ve geliyor da, sonra bulutları dağılıyor insanın, ağlayacağı varsa da gülümsüyor, sanki ailenden birinin yanına gelmiş gibi hissediyorsun kendini, evet, aileden birinin yanına! o duyarlılığını her zaman hissettiren bir işletmeci aynı zamanda…Evet, yaz bitiyor, kırgınlığımın, kızgınlığımın, umutsuzluğumun yazı…

Bu kısım içerden, havalar soğumaya başladığından yaz boyu hiç yüz vermediğim bu kısma yavaş yavaş kur yapmaya başladım galiba:)) içeriye haksızlık etmemek gerek tabi, soğuk ve karlı günlerde bizi kucakladığı düşünülürse...

Gazete köşesi, hergün çeşitli gazete ve dergilerle hizmete hazır:) burası aynı zamadna kitap okumayı sevdiğim bir mekan olmasından dolayı da beni cezbediyor olabilir tabi
kitabımı alıp kendime yer beğenip saatlerce çayımla kitabımla zaman geçirmenin keyfi gibisi yok... Evet, kesinlikle daha güzeli, daha haz vereni yok...

Evet, bahçenin güneş vurduğundaki ışıltısı işte böyle oluyor, kim sevmez ki bu güzel yansımayı… Hem de bu coğrafyada saklanmış bir güzellik… Arka tarafta çocukların da düşünüldiği oyun lanları, peki insan daha ne ister? Bazen çocukları izliyorum burada, onların doğal ve kendilerini maskelemedikleri oyunlarına tanık oluyorum... Gülümseyerek keşiflerini izliyor, öğreniyorum...

140 yıllık ermeni bağından toplanmış kiremitler ile yapılmış salkım salkım üzümlerin eşlik ettiği bu kamelya çok ama çok hoş sohbetlere tanıklık eden bir yer, Pazar kahvaltıları için bazen buraya geliyorum, buraya sadece kahvaltı ya da yemek yemek için değil, kendimi kötü-iyi nasıl hissedersem geliyorum, bir yere gitmek istediğimde nedense aklıma ilk burası geliyor, evime yakın olduğu için dersem bu mekâna haksızlık etmiş olurum. Çünkü burada bana has çok şey buluyorum, bunun bir sebebi olmalı elbet benim içselimde… Her masada farklı farklı duygularla oturmuş olduğum anlar mı geliyor aklıma yoksa ben böyle eşyalarımla gittiğim mekanlarla duygusal bir bağ kurmayı sevdiğimden midir bilmiyorum, bildiğim buranın çok sevilesi bir yer olduğudur... Evet çok sevilesi!

Birbirinden güzel salataları göstermeden olmazdı elbet, onlar Liva’ya has bir üslupla servis ediliyorlar.. Aslında bir kaç tane de yemeklerden olsaydı keşke resim:))

Mumlar oldum olası sevmişimdir, tüm arkadaşlarım bana hediye seçerken önce akıllarına mum almak gelir nedense, evimin her yeri mum dolu olduğundan arkadaşlar bazen bu ne Kilise gibi diyorlar, oysa ben ışığı seviyorum, fener alayı gibi yakıyorum onları, yanarken verdikleri ışık beni çok etkiler nedense ve bitmeye çok yakın bile olsalar ışık şiddetleri hiç değişmez, bittiğinde insan aa ne zaman bitti bu mum der insan, bahçenin duvar köşelerinde akşam hava karardığında mumlar yanıyor böyle kızıl bir ışıltıyla, bu ışık beni alıp başka dünyalara götürürken mumların yanışını izliyorum bir yandan da... Bu yalnızca romantizim olamaz elbet, daha fazlası olduğu aşikar...

Rodeo burada kızarmış patates yemeği seviyor en çok, ama ketçap mayonezi bir türlü yetiremiyor, yeniden yeniden istiyoruz bizde.. İstediğimiz zaman gelip istediğimiz kadar kalabildiğim tek yer burası..

Bahçenin iki yerinde salıncaklar kurulu, yemek yemediğim zamanlarda orada oturmayı sevenlerdenim ben de, tabi bahçeden toplanan üzümlerde sehpada, arkadaş sohbetleri, günü güzelleştirme çabaları, hayaller... Mehmet yalnız bırakmaz öyle salıncak muhabbetlerinde tabi, yemeklerinin ve salatalarının da çok lezzetli ve özel olduğunu tüm garsonların son derece sevecen ve kibar hizmet ettiklerini de söylemeden geçemeyeceğim ayrıca

Üzümler bahçenin en kuytu köşesindeler, üstü yüz yıllık kiremitlerle kaplı bu veranda tarzı bir alan, Mehmet o kiremitlerin hikayesini anlatmıştı 140 yıllık bir ermeni bağından getirip buraya döşediğini. Yaz boyu karadut yedik bahçeden ama şimdi üzümleri de ihmal etmiyoruz tabi…

Mehmet, Liva’nın işletmecisi ama bir işletmeci ruhundan daha fazlasına sahip biri o! Gerçi iki kardeş işletiyorlar, Fatih'in resmi olmadığı için sadece mehmet'i anlatacağım. Eğer kendini kötü hissediyorsan o hemen anlar daha bir şey söylemeden üstelik! Ve hizmette sınır yoktur anlayışı ile çalıştırdığından, bir iş yerinden daha fazla anlamlar barındıran bu yere bir ruh katar! Belki o olmasa bu mekânda bir şeyler eksik olabilirdi diye düşünüyorum, bir de kendine has sözleri vardır onun, insanın tam da "aklımdan geçeni mi okudu" dedirtecek türden bunlardan bir kaçı; "haklı ve mutsuz olmak istemiyorum" "bir insan beni iki kere üzemez" şu an aklıma gelenler, bir de bir gün ona "bir arkadaşım gelecek İstanbul'dan bekar seni tanıştırayım" dediğimde "hocam ben rezerveyim" diyişini unutmak mümkün değil, yaşamındaki kesitleri anlatırken yaptığı çıkarımlarla güne damgasını vuran biri olur çıkar karşınıza, güler yüzlü ve samimi bir ortamda insanın kendini emanet değil de ait olduğunu bir yer olmasını hissettiren, burayı "öylesine" bir yer olmaktan çıkaran, belkide onun buraya verdiği o özel ruh olabilir… Kim bilir… Yoksa insan neden kendini bu kadar iyi hissetsin ki? Durup dururken üstelik!

Evet, bahçenin güneş vurduğundaki ışıltısı işte böyle oluyor, kim sevmez ki bu güzel yansımayı… Hem de bu coğrafyada saklanmış bir güzellik… Arka tarafta çocukların da düşünüldiği oyun lanları, peki insan daha ne ister? Bazen çocukları izliyorum burada, onların doğal ve kendilerini maskelemedikleri oyunlarına tanık oluyorum... Gülümseyerek keşiflerini izliyor, öğreniyorum...

140 yıllık ermeni bağından toplanmış kiremitler ile yapılmış salkım salkım üzümlerin eşlik ettiği bu kamelya çok ama çok hoş sohbetlere tanıklık eden bir yer, Pazar kahvaltıları için bazen buraya geliyorum, buraya sadece kahvaltı ya da yemek yemek için değil, kendimi kötü-iyi nasıl hissedersem geliyorum, bir yere gitmek istediğimde nedense aklıma ilk burası geliyor, evime yakın olduğu için dersem bu mekâna haksızlık etmiş olurum. Çünkü burada bana has çok şey buluyorum, bunun bir sebebi olmalı elbet benim içselimde… Her masada farklı farklı duygularla oturmuş olduğum anlar mı geliyor aklıma yoksa ben böyle eşyalarımla gittiğim mekanlarla duygusal bir bağ kurmayı sevdiğimden midir bilmiyorum, bildiğim buranın çok sevilesi bir yer olduğudur... Evet çok sevilesi!

Birbirinden güzel salataları göstermeden olmazdı elbet, onlar Liva’ya has bir üslupla servis ediliyorlar.. Aslında bir kaç tane de yemeklerden olsaydı keşke resim:))

Mumlar oldum olası sevmişimdir, tüm arkadaşlarım bana hediye seçerken önce akıllarına mum almak gelir nedense, evimin her yeri mum dolu olduğundan arkadaşlar bazen bu ne Kilise gibi diyorlar, oysa ben ışığı seviyorum, fener alayı gibi yakıyorum onları, yanarken verdikleri ışık beni çok etkiler nedense ve bitmeye çok yakın bile olsalar ışık şiddetleri hiç değişmez, bittiğinde insan aa ne zaman bitti bu mum der insan, bahçenin duvar köşelerinde akşam hava karardığında mumlar yanıyor böyle kızıl bir ışıltıyla, bu ışık beni alıp başka dünyalara götürürken mumların yanışını izliyorum bir yandan da... Bu yalnızca romantizim olamaz elbet, daha fazlası olduğu aşikar...

Rodeo burada kızarmış patates yemeği seviyor en çok, ama ketçap mayonezi bir türlü yetiremiyor, yeniden yeniden istiyoruz bizde.. İstediğimiz zaman gelip istediğimiz kadar kalabildiğim tek yer burası..

Bahçenin iki yerinde salıncaklar kurulu, yemek yemediğim zamanlarda orada oturmayı sevenlerdenim ben de, tabi bahçeden toplanan üzümlerde sehpada, arkadaş sohbetleri, günü güzelleştirme çabaları, hayaller... Mehmet yalnız bırakmaz öyle salıncak muhabbetlerinde tabi, yemeklerinin ve salatalarının da çok lezzetli ve özel olduğunu tüm garsonların son derece sevecen ve kibar hizmet ettiklerini de söylemeden geçemeyeceğim ayrıca

Üzümler bahçenin en kuytu köşesindeler, üstü yüz yıllık kiremitlerle kaplı bu veranda tarzı bir alan, Mehmet o kiremitlerin hikayesini anlatmıştı 140 yıllık bir ermeni bağından getirip buraya döşediğini. Yaz boyu karadut yedik bahçeden ama şimdi üzümleri de ihmal etmiyoruz tabi…

Mehmet, Liva’nın işletmecisi ama bir işletmeci ruhundan daha fazlasına sahip biri o! Gerçi iki kardeş işletiyorlar, Fatih'in resmi olmadığı için sadece mehmet'i anlatacağım. Eğer kendini kötü hissediyorsan o hemen anlar daha bir şey söylemeden üstelik! Ve hizmette sınır yoktur anlayışı ile çalıştırdığından, bir iş yerinden daha fazla anlamlar barındıran bu yere bir ruh katar! Belki o olmasa bu mekânda bir şeyler eksik olabilirdi diye düşünüyorum, bir de kendine has sözleri vardır onun, insanın tam da "aklımdan geçeni mi okudu" dedirtecek türden bunlardan bir kaçı; "haklı ve mutsuz olmak istemiyorum" "bir insan beni iki kere üzemez" şu an aklıma gelenler, bir de bir gün ona "bir arkadaşım gelecek İstanbul'dan bekar seni tanıştırayım" dediğimde "hocam ben rezerveyim" diyişini unutmak mümkün değil, yaşamındaki kesitleri anlatırken yaptığı çıkarımlarla güne damgasını vuran biri olur çıkar karşınıza, güler yüzlü ve samimi bir ortamda insanın kendini emanet değil de ait olduğunu bir yer olmasını hissettiren, burayı "öylesine" bir yer olmaktan çıkaran, belkide onun buraya verdiği o özel ruh olabilir… Kim bilir… Yoksa insan neden kendini bu kadar iyi hissetsin ki? Durup dururken üstelik!
2 yorum:
Döktürmüşsün de, döktürmüşsün. Liva demek bu kadar önemli. Vardır hepimizin hayatında öyle kırılma noktası yaşatan mekânlar. Ancak bizler genelde açıklarız sebebini. Sense susmuşsun:) Neyse kurcalamıyoruz. Ayrıca nihayet koline de kavuşmuşsun. Hadi bakalım...Tahmin ettiğim kadar yazıyorsun:)
merak ettim doğrusu 3. kokunun ne olduğunu ve niye 3 tane deyip ikisini yazdığınızı:)?
Yorum Gönder