Çarşamba, Ekim 31, 2007

Sizde kahvaltı çıkıyor mu? :)))))



Evet, sizin evde kahvaltı çıkıyor mu? :))Bizim evde hafta sonları sadece. Hafta içi çıkan o garip tost ve benzeri şeylere kahvaltı demeye utanıyorum da! Arkadaşlar sabah arayıp “Hadi kahvaltıya bizim iş yerine gel” dediler, ben de “Ama benim dersim var saat 10.00 da” dedim, olsun daha saat 9 bile olmadı ki diye eklediler ve gittim simitleri alıp, güzel bir sabah sohbeti eşliğinde, sıcak çay ve simit beklerken sadece baktım ki teşkilatlı bir kahvaltı hazırlanmış bile ben gelene kadar… Peynirler, soslar, reçeller, zeytinler,pekmezler… Sevilmek, aranılmak, güzel bir şey, insanın yüzünde gülücükler açtırıyor, biliyorum, her zaman sevmiyorum yalnızlığımı zaten, bunu da biliyorum, biliyorum da bu yüzden hep korkarak yaşıyorum ya… Elimi biraz fazla uzatırsam eğer sanıyorum ki biri elime vuracak, “Dur, hepsi senin değil” diyecek, ve ben öylece kalakalacağım…




Akşam ders çıkışı Arzu aradı, Rodeo’yu alıp doğru ona gittim, İnci teyze , Flora ve kedilerle geçen bir akşam sohbeti, Floranın şen kahkahaları, Rodeo’nun bitmek bilmeyen esprileri eşliğinde hamsi tava yiyip, çay içtiğimiz azıcık da geçmişi konuşup kritik yaptığımız bir gecenin ardından, İnci teyzenin korkaklık, koruma ve korunma güdüsü ile bencillik ve fedakarlık üzerine söylediği birkaç manidar sözün ardından, gözlerimde buğulu bakışlar eşliğinde, söyleyecek söz bulamamanın ağırlığı üzerimde uykum geldi diye kalkıp eve geldim, ne zzaman kendimden kaçmak istesem "uykum var" der uzaklaşırım oradan, çünkü uyku her zaman iyi gelir bana biliyorum, iyileştirir, yeniler beni, tabi bir de rüyalarımda devam etmese gün içindeki kabuslarım. Eve geleleli bir kaç dakika oldu, önce bir şeyler yazıp öyle yatayım diye kendi kendime söylenerek girdim içeri, Rodeo girer girmez uyudu, ben de Arzu'nun verdiği o çok orjına!:) romana bir göz atıp, gerçekten uyumak istiyorum, ama öyle bir uyku olsun ki bu uyandığımda yüz mumluk ampuller yanıyor olsun yüzümde:)

Salı, Ekim 30, 2007

Benim Kitaplarım/ Sihirli Kent' in Firarisi



Reklâmlardaki gibi bir hayatım, üniversitede bir işim, dünyalar güzeli bir eşim, güzel bir evim ve arabam vardı. Tam on sene boyunca herkesin gıpta ettiği gibi ilişkiyi, evliliği sırtladık. Balerin ile kurşun askerdik. Sonra... Ayrılıverdik herkesi şaşkına çeviren bir kararla. Birbirimizi sevmediğiniz için değil, öyle olması gerektiği için. Hayat bizden büyük olduğu için. Sevmek dürüstlük demek olduğu için. Her şeyi bırakıp bütün sosyal çevremi sıfıra indirip kimseyi tanımadığım, kimsenin beni tanımadığı bu güzel şehre, Prag'a geldim. Kendime yepyeni bir hayat kurdum. Ve şimdi bu sihirli kentte bir firariyim ben. Eski hayatımdan, rollerimden, sorumluluklarımdan soyundum. Bütün firariler gibi aylak ve 'Yarına Allah Kerim'ci ilk günlerin ardından, her şey zamanla rayına oturdu. Sorumluluktan ya da hayatın kendisinden kaçmıyorum zaten, yeni rollerimi severek sırtlandım. Hala firarda olup olmadığımı sorarsanız, hayır. Ama aslında hala yoldayım. Çünkü firar edemeyeceğim tek yere gitmek için çıkmıştım bu yola ve biliyorum ki insanın 'kendi'ne varması bir ömür alır.


Bu günlerde yapmam gerekenlerin ötesinde yaşıyorum, o yüzden de deyim yerindeyse oyalanıyorum, hayat ın içine girmeden kıyısında yaşayarak üstelik bakalım daha ne kadar devam edecek bu hali vaziyetim… Ama şikayet de etmiyorum hani, mutlu mesut yaşıyorum şimdilik, her şey bekleyebilir, huzur kaçmasın aman diyerek…

Bu kitabı seviyor olmamın nedenlerinden bahsedeceğim elbet, hem de çok ciddiye alınması gereken nedenlerim var diyerekJ

Bir kere yazara hayranım, kendime boğulmuş bir haldeyken karşıma çıkıp beni kendime getirdiği için, kendime yabancılaşma sancıları çekerken duygularıma tercüman olduğu için, yalnız olmadığımı bana derinden hissettirdiği için… Cesareti için, samimiyeti için, yaşamına sahip çıkma gücü için, anlatımdaki büyüsü için, kendini çıplaklaştırma yürekliliği için, dürüstlüğü için-bir erkekten zor beklenen bir tarzda üstelik-
Bu kitaba rastladığımda Ağustos 2004’tü İstanbul’da Erhan Bey elime tutuşturmuş, “hocam bunu seveceksin” demişti, o günlerde herhangi bir şeyi sevebilecek durumda olmadığımdan –bu bir kitap bile olsa- alırken önemsemedim ama okuyunca ihtiyacım olan şeyin içinde saklı olduğunu gördüm. Bu yüzden ona teşekkür etmeden geçmemem gerek burada.
Kitabı bitirdiğimde, bu bir emanet kitap olarak kalamaz ben de diyip kendime okuduğumu saklayıp, Erhan beyin kitabını okuduğum için sahiplenip kendime sakladım ve içine şunları karaladım içine; Eğer bir gün ben de yazdıklarımı orada burada bırakmak yerine başkalarıyla paylaşmaya karar verirsem, bunun için üç ayrı teşekkürü borçlanacağımı şimdiden biliyorum. Birincisi; bana duygularımı sözcüklere dökebilme yeteneği verdiği için yaratana, ikincisi; yaşama bakışı benimkiyle aynı olan, okurken bunlar benim de duygularım dediğim, kimi yerde hüzünlenip kimi yerde hayran kaldığım, sakın vazgeçme diye heyecanlandığım, bazen cesaretini kıskandığım sözcükleriyle ve yaşamıyla beni büyüleyen, duygularıyla beni alıp çok uzaklara götüren bu kitabın yazarına, üçüncüsü; ……. Diye devam etmişim…

Şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra diyebilirim ki, yaşamına sahip çıkmak insanı çok özel kılıyor, çok saygı duyulası ve bunu yapan yani yaşamına sahip çıkan, onu korumak için tüm cesareti ile var olan kadın-erkek tüm insanların önünde saygıyla eğiliyorum! O kadar azlar ki:)
Belki de bu kitabı bu yüzden bu kadar çok sevdim, yazar kendi acıları, zaafları ve korkularıyla yüzleşirken yaşamını korumak adına verdiği cesaret dolu öyküsünü okurken ben de inanılmaz bir saygı uyandırdı. Ben ne olursa olsun, nerede olursa olsun yaşam öykülerinden çok etkileniyorum ama başkalarının yaşam öykülerini okumak beni bilgilendirdiği için değil elbet, o öykülerin içinde barınan sihirli bir öğreti daha var, saygı duyulası, sevilesi bir öğreti.. Vayy beee dedirten türden…. Evet, bu kitap okunası bir kitap! Hayata karşı motivasyon kaybınızın olduğunu düşünüyorsanız, sizi itecek bir güce ihtiyaç duyuyorsanız eğer tam zamanı diyorum. Üstelik yazar kendiyle alay edebilme cesaretiyle var oluyor, bu da kitaba ayrı bir keyif katıyor… okumak için kollarını sıvayanlara iyi yolculuklar diliyorum:))))

En sevdiğim satırlardan;

Yeni bir hayata başlamak o kadar kolay değil. Aslına bakarsanız hayatta hiçbir şey kolay değil. Yalnızlık zor, sevecek birini bulmak zor, sevgiyi ilişkiye taşımak zor, ayrılmak hepsinden zor. Ama galiba en zoru kendin olabilmek. Nereden gelip nereye gittiğini sorguladığın zaman, neden başkalarının dikte ettiği biçimde yaşamak zorunda olduğunun sorusuna verdiğin yanıt seni tatmin ediyorsa, sorun yok, ama etmiyorsa o zaman içinde bir isyanın tohumları büyümeye ve fırtınanın kopacağı anı beklemeye başlıyor. O günün geleceğini, o ipin bir gün kopacağını bilmek, bunu bekleyerek yaşamak büyük bir gerilim yaratıyor. Mutsuz, tatminsiz bir adam olup çıkıyorsun. Kendine ve çevrendekilere haksızlık ettiğini bile bile bunu sürdürmek hayata karşı duyduğun inancı zedelemeye başlıyor. Yaşama duyduğun inancı yitirdiğinde ise, her şey anlamını yitiriyor. Ya o anlamı yeniden bulmak zorunda hissediyorsun kendini, ya’ da… ya da ları geçelim. Hayat bütün acılara rağmen denemeye değer….

"Allah'ım gülümseyecek kadar güç ver gerisini ben hallederim söz" bu sözü öyle sık kullanır oldum ki, yazar benden yakında telif hakkı isteyebilir:))




Cuma, Ekim 26, 2007

Benim Kitaplarım/ Büyü Dükkanı

Ne kadar gerçekçi olmaya çalışsak da, içimizde hep hayal kuran bir yan vardır. Bazen hayat boyumuzu aşar, içinden çıkamadığımız sorunlar çoğalmaya başlar, işte o zaman mucizelerin peşine düşeriz. Böylelikle sırtımızdaki yüklerden, eksiklerimizden ve pişmanlıklarımızdan kurtulacağımızı hayal ederiz. Oysa yaşadığımızın dışında bir hayat, kendimizin dışında bir başka "ben" yoktur. Büyü Dükkânı, psikodramanın en popüler tekniklerinden biridir. Bu dükkân, mucizelerin gerçekleştiği bir mekanı temsil eder. Orada, hayattan istenilen her şey alınabildiği gibi, istenmeyen şeylerden kurtulmak da mümkün olabilir. Bu kitapta yer alan öyküler Büyü Dükkânı’nda geçer ve öykülerin kahramanları, dükkânın yaşlı satıcısından kendi hayatları için bir şeyler isterler. Kimisi korkularından kurtulmak ister, kimi de kendisini delicesine sevecek bir aşık... Ancak Büyü Dükkânı’ndaki alışverişler kolay değildir. Satıcı ile müşterileri arasında geçen sıkı pazarlıklar, aslında çok önemli hayat felsefeleri içermektedir. Kim bilir, belki de o müşterilerden biri sizsiniz. Yeşim Türköz, bir yandan mesleki birikimiyle psikodramanın bütün unsurlarını öykülerinde incelikle kullanmayı başarıyor, diğer yandan güçlü kurgusu ve zengin diliyle, bu ilk kitabında usta bir yazarın işaretlerini veriyor.



Bu kitapla ilk karşılaşmama kız kardeşim Hülya vesile olmuştu, yıllar oldu neredeyse, ama hala önemini yitirmedi benim için, sonralarda bu kitabı defalarca okumuş, etrafımdaki herkese hediye etmiş, mutlaka okumalarını söylemiştim, daha sonra da öğrencilerime, bu kez mutlaka okumalarını salık vermiştim, Eğitimde Drama derslerini veren biri olarak, Psikodrama öykülerinden oluşan bu özel kitap bana çok şey kazandırdı. İstiyorum ki herkes okusun, herkesin farklı farklı öğretilerini ben de bileyim, öğreneyim, zenginleşeyim. Daha sonra aynı yazarın İç Dünya Oyunları adlı kitabıyla tanıştım, bu kez Büyü Dükkanı'nın devamını bekleyenlere güzel bir süpriz yapmıştı yazar, bu kez bir romanla karşımdaydı, onu da bir daha ki sefere anlatmayı planlamıştım ama verdiğim link gayet güzel anlatmış.

Kitaptan alıntı

“Bir insanın akıllı davranması için üç yol vardır; birincisi, iyi düşünmektir. Bu en soylusudur. İkincisi, taklit etmektir. Bu en kolayıdır. Üçüncüsü, denemiş olmaktır. Bu en acısıdır.”

Cuma, Ekim 19, 2007

Kelime Oyunu/ Fotoğraf

İnsanlar fotoğraflara neden bu kadar tutkundur dersiniz? Eski günleri anmak için mi? dostlarından, gittikleri mekânlardan, yaşadıkları an’lardan bu güne, yani geçmişten geleceğe bir parça taşımak için mi? Hayır! Deklanşöre basıldığı an duran zamanda yatar bunun sırrı… Ölümsüzlüğü yakalamak, bir an için kâğıt üzerinde de olsa zamanı ele geçirmek, kalıcı oldukları bir yer bulabilmek için… Zamanın içine kendilerinden bir şeyler karıştırabilmek, var olduklarını hissedebilmek için… Oysa kâğıtlara basılmış renkler elbet bir gün eskiyecektir, insan zihninde ki fotoğraf kareleri kadar hiçbir görüntü sonsuza dek renklerini koruyarak yaşayamaz! … Tarihleri, önemli önemsiz ayrıntıları, yüzleri mekânları yaşatan gerçek fotoğraflar insan beyninde saklı olanlardır. O bin hayat var ya hani hepimizi kuşatan, olanı biteni unutturuyor belki, ama tortusu bende yaşıyor! Kimse ayrılmıyor yani birbirinden, hiçbir şey unutulmuyor, o fotoğrafın kareleri tarihin bir yerinde sapasağlam duruyor. Eskimeden, eksilmeden. O bin hayat akıp geçerken, sanıyorlar ki ben duruyorum, yaşamıyorum, oysa karanlık çökmüyor mu yüreğime, her şey çekilmiyor mu sezsizce inine, ben kendi kalabalığımla, tam ortasında duruyorum hayatın. İçimde ince camlar kırılıp dökülüyor. Sonra o hayatın sesiz izleri bir fotoğrafın karesinde hayat buluyor. Her şey yerli yerinde, her şey nasıl yaşandıysa öyle. Sonra bir ses çıkageliyor tarihin bir köşesinden, ruhu aniden harekete geçiren bir ışık denizi, küçük bir işaret, bir koku! Seni alıp o yıllar öncesinin fotoğrafıyla buluşturuveriyor, dökülenleri toplarken buluyorsun birden kendini. Belki de farkında olmadan, içinde, saflık ve masumiyet duygusunu ele veren çocukluk özlemlerini de barındırıyor gördüklerin.
Yüzümü geçmişe çeviriyorum, ılık bir rüzgâr ruhumu okşuyor. Bu yalnız ağacı ölümsüzleştirirken hissettiğim, beni çocukluk sevinçlerimle buluşturan, annemin kokusunu bana taşıyan o tarif edilemez coşku, bir hüzün demeti halinde gelip beni sarıyor. Ne denir buna? Özlem mi? sevinç mi? mutluluk mu? Keder mi? Yoksa hayat mı?
Bildiğim, artık kendimi teselli etmeye kalkışmadığım… Bildiğim, o çocuksu coşkuları hissettiğim anları sonsuza dek durduramamanın verdiği bir iç sızı ile dağıldığım… Bildiğim, acı ve kahkahanın aromasıyla birleşen yaşamın, bir iç çekişle akmaya devam ettiği… Bildiğim, yalnız ağaçların hala içimi üşüttüğü… Bildiğim, görünmez duvarların ardında geçen zamanın, bir fotoğraf karesiyle durduğu… Bildiğim, herkesin kendi yazgısını yaşamaya mahkûm edildiği bir dünyada, hiçbir şey ol(a)madığım… Bildiğim, yarım kalmış hayatları aklıma sığdıramadığım… Bildiğim, tükenmişliğime rağmen, hayallerimden vazgeçmediğim… Bildiğim, yenile yenile yoluma devam ettiğim... Bildiğim her yalnız ağacı kucaklamak istediğim…

Sonra ne mi oluyor? Fotoğraflar zihnimin tavan arasından, saklandıkları o tozlu yerden çıkıp, yüreğime düşüyorlar, ve ben, hep üşüyerek, hep üzülerek, hep özleyerek, avaz avaz susuyorum… Avaz avaz…

Çarşamba, Ekim 17, 2007

Bayramın Işıklı Misafiri...

Bilgisayarıma virüs bulaştığından resimleri aktaramamış ve bayramda çektiğim fotoğraflarıma bakma fırsatım olmamıştı, ancak az önce sağ olsun Hadi hocam resimlerimi yükleyebileceğimi söyledi ve ben de hemen bayramın kahvaltı konuklarından başlamak istedim, aslında hiç yazmasam da sadece bu güzel yüzlü bebeğin resimlerini koysam bile yeter diye düşünüyorum ama gene çenem durmaz biraz anlatayım istiyorum; Michael Turgut Neary o tam bir Süpermen, gözlerindeki ışık sevgiyle büyüdüğünü, ürkekliği ise ona büyük bir özenle davranıldığını hemen hissettiriyor. Annesi onun ağlamamsı için neredeyse yemek bile yemeyecek, kucaktan inince dudaklarını büzüştürüp hemen ağlamaya başlayan, kucakta gezerken de gülücükler saçan bu küçük beyimiz rahatına ve lüksüne çok düşkün, etrafında onu sevgiyle saran o kadar çok kucak var ki… Çocuk ne yapsın bu kadar çok insana nasıl yetişsin diyorum bazen. Michael’in babası Jim şu anda Canada’da, o annesiyle birlikte burada büyümeye çalışıyor ama ben biliyorum ki sevgi için uzaklıkların bir anlamı yoktur, eğer gerçekten de arada bir bağ varsa, bu bağın ipleri sevgi ile dokunmuşsa uzaklıklar aşılabilir, yeter ki arada o görünmez mesafeler olmasın… Ve keşke o mesafeler hiçbirimizin arasında olmasaydı, ama artık ne mümkün biliyorum…
Ben bu bayram en çocukların demiştim ya, bu yüzden bu bayram Michael’ın bayramı olsun istedim, ne zamandır özlediğim bebek kokusunu bana taşıdığı için, bayramdaki o derin hüznümü alıp dağıttığı için, içime yaşam ışığı, kucağıma bebek kokusu doldurup, hala en çok sevilesi şeyin yeni bir dünya olduğunu bana hatırlattığı için… Yalnızlığıma çok düşkün olduğumu sanarken, aslında bu günlerde baş edemediğim bir yalnızlıkla boğuştuğumu fark ettiğimde hissettiğim korkuyu, bir anda ortaya bir mucize gibi çıkarak, (sahi başka mucizeler de oluyormu ki hayatta?) yenmemi ve kendime kapanma hallerime bir ara vermemi sağlayarak, kafamı dışarı çıkarıp bakmama,hayat devam ediyormuş dememe yardım ettiği için, bu küçük ama güçlü ışığa, sağladığı bu büyük ama etkili mucizevî yardımı için sonsuz teşekkürler, büyürken, hiç haksızlığa uğramamasını, ailesinin onu çok sevmesini, hep mutlu an’lar biriktirmesini, sevgi ve şefkatle büyümesini, hep böyle taze yaşam kokmasını ve hayatın bir koşu olmadığını, önemli olanın zamandan tasarruf olmadığını çabuk öğrenmesini diliyorum…






Anne kucağından, Yeşim'in kucağına, keyifle dolaşırken koltuğa bırakıldığını fark edince dudaklarını büzüp içli içli ağlaması da görülmeye değerdi hani... Gerçi onu hiç ağlatırmıyız biz? :)
"Bir çocuğu düşündüğümde aklıma iki şey gelir; hali için şefkat, istikbali için hürmet"

Eflatun






Cuma, Ekim 12, 2007

Kimin Bayramı?

Bu bayram kimin bayramıymış ben de Geveze kalem'den öğrenmiş oldum, herkes de sadece bu yazıyı okusun, bu bayram kimin bayramıymış öğrensin istediğimden, ayrıca bundan daha iyi başka nasıl anlatılabilir ki zaten dediğimden, ben, izninizle susmayı tercih ediyorum...

Perşembe, Ekim 11, 2007

Bayram...

İçinde hala bayram sevinci taşıyabilenlerin, bayramı çocukluk tadında yaşayabilenlerin, bayram sevinciyle hüzünlenip, anılarını yaşatmak ve sürdürmek adına hayata asılanların, bu anılarına sahip çıkacak kadar yürekli olanların, çocukların hatıralarına güzel bayram sevinçleri eklemek için çırpınanların, onları kucaklayarak bayrama başlayanların, çocuklarla birlikte, çocukluk sevinciyle bayram karşılayabilenlerin, ama en çok da çocukların bayramını kutluyorum…

Cuma, Ekim 05, 2007

Yarım Hayatlar...

Çok şey yarım hala diyen yazar babasını anlatmıştı yazdığı kitabında. Bense hayatımdaki yarımları düşündüm bugün ve ne çok şeyin yarım olduğunu, yarım kaldığını gördüm. Evlendim, yarım kaldı,olmadı, başaramadım, ayrılmak istiyorum dedim, çekip çıktım evden, yeni bir düzen kurdum kendime, ama o bile yarım, tamamlanamıyor bir türlü, onu bile beceremiyorum, çünkü hayat izin vermiyor! Yani o da yarım… Lisansüstü eğitime başladım, master programını bitirdim, bu sefer doktoraya başlayamadım, o da yarım kaldı, ingilizceyi halledeyim dedim, kurs kurs gezdim oda olmadı, tam öğrenemedim, yarım, çocukken çocuk olmak istedim yarım, bu kez baktım büyümek istiyorum çabucak büyüyemedim, yarım, “biraz bencil ol, ne bu böyle,olmuyor” dediler denedim, onu da beceremedim, yarım… Benden kalan parçalara baktım, yarım…Hayallerime baktım, yarım…Uykularım yarım, yıllarım yarım, yaşlarım yarım, kitaplarım yarım, yazılarım yarım, hikayelerim yarım, yolculuklarım yarım… Bir yoksunluk hissidir gidiyor içimde, yarım kalmışlığın sızısıyla, içim dışıma vuruyor…Yarım hayatlar, yarım kalmış hayatları izlemek için uzaklara gitmem gerekmediğini, hayatımın çoğunun yarım kalmışlıklarla dolu olduğunu görünce anladım… Ankara’dan halime aradı az önce, “çok şükür” demem gerektiğini hatırlattı bana, Evet, biliyorum, çoğu zaman bir uçurumun kenarında ağlayarak söylüyorum bu sözü ama, ne yazık ki çok şey yarım hala…

Not: Bu bloğun tarih ayarlarını bile beceremedim, yarım kaldı, bakın bu yazıyı yazdığım tarih 8 Ekim Pazartesi ama o ısrarla 5 Ekim Cuma gününü gösteriyor, o bile yanlış, yarım, eksik yani…

Yaşamak, görüneni atlatıp, görünmez olanı göğüslemektir sadece...


Yarın ÜDS sınavı var, Sivas'a gideceğim. Uzundur yazasım yok ama yazmayışımın sebebi sınav değil aslında, içimde sınav heyecanı yerine nedensiz korku dalgaları, yitirilmişliklerimin yükü omzumda, gözlerimde papatya hüzünlü bir keder… Hayatımın her yerinden fışkıran bir mutsuzluğu örtme telaşı içindeyim! İnsanlara sadece “Yorgunum, çok, ama çok” diyorum! Belkide bayram geliyor diyedir, düşündüm de bayramlardan nefret edeli 5 yıl olmuş, dün gibi geçen kocaman bir 5 yıl… kendimi oyalama telaşları içindeyken, Badem grubunun söylediği nefis bir parça buldum ve bloğuma ekledim, “Sen Ağlama”"Kara gözlerinden bir damla yaş düşünce
güzel yüzün yanakların ıslanır
kara gözlerinden bir damla yaş düşünce
yüzün keder yüreğime yaslanırsen ağlama
bir damla göz yaşın yeter
sen üzülme gülüm
gamzende güllerin biter
yollarıma taş koysalar döneceğim
gözlerinden yaşlarını sileceğim”
öyle içten söylüyor ki grubun üyesi olan çocuk, ben sevdim ya, herkes dinleyince sever sanıyorum! Belki de büyük bir yanılgıyla. Bu günlerde bu parçayı sürekli dinleyip, kendi kendime, hayatımın her yerinden fışkıran bu mutsuzluk bir gün bitecek, evet bitecek ve ben bir gün düze çıkacağım! Diyorum, evet diyorum… Böylelerine ne diyorlardı, züğürt tesellisi miJBu gün Tokat kalesini seyrederken kendimi çok kötü hissettim…Haksızlık kavramlarını sorguladığım şu günlerde, farkında olmakla umurunda olmak arasındaki gizli ilişkiyi irdeliyordum ve bu gün Arşimet’in “buldum buldum” diye bağırması gibi ben de buldum, farkında olduğu halde umurunda olmamak gerçek bir bencilliğin göstergesi! Bulduğum şey sanki çok gerekliymiş gibi! İnsan anlıyor elbet, ancak zaman ne yazık ki geri gelmiyor, kaybettiğim bir dostluğun ardından insan sadece üzülüyor, bir bakıyorsun ki daha fazlası ne elinden geliyor, ne de yüreğinden! çünkü zaman geçmiş, yapılması gerekenler, yapılması beklenen zamanda yapılmamış, zaman öylesine acı içinde akıp gitmiş…Sen sadece “ama hak etmedim ki” diyebilmişsin. Geriye sadece telafisi mümkün olmayan yaşanmışlıklar, onların bıraktığı kanatan yaralar, iç çekmeler, hayıflanmalar, geriye dönüp bakan bir çift hüzünlü göz, birkaç küçük damla ve geçmiş güzel günlerimiz kalmış, Arzu’nun ifadesiyle “Mutlu mesut günlerimizde” o hep böyle der. Buzdolabımın üzerinde bir kaç resim var, doğu gezisi sırasında çekilmişti, bir yanesi, Hasankeyf’de keyifli günlerimizden bir kare, (çok uyumlu bir cümle çıktı ortaya)1 yıldır aynı yerinde duruyordu, Arzu bir sefer “mutlu mesut günlerinizden kalma bu resim hala burada duruyor, kaldırmayacakmısın?” demişti, geçen hafta buzdolabım değişti, servis yeni bir buzdolabı getirdi, eskisini alıp götürdü, üzerinde ki diğer her şey gibi resimler de aşağı indi, eski dolap uğurlandı evden, ama gene aynı şekilde yeni gelen dolaba diğer kağıtlar, mıknatıslar, fotoğraflar gibi her şey yerli yerine yerleştirildi… Kıyamadım indirip bir köşeye atmaya belki de… Kıyamadığım şeylerin ağırlığını her gün kalbimde taşıdığım gibi… Ayşegül ve Arzu'ya geçen gün, "üzülüyorum ve özlüyorum, ama sadece o kadar" derken buldum kendimi... İçimde hâlâ kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması garip değil mi? Ben de öyle düşünüyorum ama Amerikada'ki arkadaşım Nuray bana “Bu iyi bir şey hala yaşadığının işaretidir” dedi dün gece konuşurken. Umarım haklıdır. Haklı olmak ile hakkını almak arasında nasıl bir ilişki var acaba? Ya da hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermek ne demektir? Bilen varsa lütfen beni de aydınlatsın ne olur! belki acım hafifler...Uğradığı haksızlığı asla affedemeyen bir kalbim var benim… Belki de bu yüzden yalnızlığımı seviyor, onu çok değerli buluyorum, ona tutunuyorum… Varlığın yerine yokluğun denk gelmesi, belki de mutlu olmak için çok sebep var ama mevsim buna ayarlı değil! Oysa sonbahar güzeldi önceleri, şimdi ise karanlık…Bukowski'nin, nefret eden kadınları gibi;soğukta titriyor bu kent,içinde yalnızlığım,nefret ettikçe bütünleşiyor ruhumla,bırakmıyor yalnızlık yakamı,Veda mektubunda, “Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim” diyen Márquez’in yalnızlığının yüzyıllık olup olmadığını sormuşumdur hep kendime. Bence daha fazlaydı. Sadece görünen tarafı yüzyıllıktı, belki de kırıntısıydı tüm yalnızlığının. Dünyanın okuyan kısmının yazdıklarıyla tanıdığı Latin Amerikalı bu yazar ömrüne sadece yaşadıklarını sığdırdı diğer insanlar gibi, ama üstüne yaşadıklarını yazabilerek bu ömrün üzerinden yeniden geçti. Yine de gitti. Başka seçeneği yoktu. Hiç kimsenin de başka seçeneği yok sonuçta. herkes kendini seçiyor! Hayat bu işte...İşte tam da bu noktada Ece Temelkuran’ın “Canavarlar” başlıklı yazısında söylediklerini anımsıyorum, içim sızlayarak…“Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? "Olması gereken bu" diye, "Hayatın zaten pek fazla numarası yok" diye? "Zaten daha ne olacaktı?" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye...
Şairin dediği gibi;
bir
koku
gelir
burnuma
hani
soğuk
beton
kokusu
gibi
gitmesin
burnum dan
diye
ne
yapacağımı
bilemeden
çaresizce
dönerim
yalnızlığımla
etrafımda
susuyorum
en
güzelinin
bu
olduğunu
öğrendiğimden
beri...

Pazartesi, Ekim 01, 2007

kürk Mantolu Madonna

"Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişilere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor."

Bu ismi ilk kez Cezmi Ersöz’ün bir kitabını okurken tanıdım. Elimde ki kitaptaki karakteri daha fazla tanımlamak için şöyle diyordu, “Sen biraz da Sabahattin Ali’nin Kürk mantolu madonnası, belki de Ahmet Hamdi’nin Huzur’da anlattığı Nuran’dın” kitabı bitirdiğimde ne Sabahattin Ali’nin kürk Mantolu Madonnasını ne de Ahmet Hamdi’nin Huzur romanını okumuştum, bu yüzden de okuduğum karakteri yeterince anlayamamış olmanın huzursuzluğu vardı içimde, içimde bir eksilik duygusu ile kitabın sayfalarını kapatırken hemen kendime bu iki kitabı da aldım. Huzur’da anlatılan huzursuz Nuran’ı tanıdım ilkin, sonra da, Kürk Mantolu Madonna’yı, kitabı elime aldığımda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama bitirdiğimde artık eski ben değildim! İnsanları kişileri olayları yargılarken düşünürken bile birden çok nedenler üzerinde durmayı bilen ben, çok şaşırmış, bu hayat hikayesi karşısında dilim tutulmuştu. Anlatımın büyüleyici güzelliğinden ve edebi yönünden çok daha farklı bir yön beni etkilemiş ve hatta sarsmıştı. Bu romandan sonra bakış açım değişmiş ve insanların bulundukları yere ait olmadıklarını aslında başka başka yerlerde başka başka mekanlarda ve ruhlarda yaşam buldukları düşüncesini benimsemeye başlamıştım, bu bana aynı zamanda insanları anlama açısından da çok yol kat etmeme yaramıştı, yargılamadan anlamayı bildiğini sanan ben bile artık çok başka bir şey öğrenmiştim. O günden sonra Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmedi. Ama aynı zamanda da roman karakteri olan Raif efendiye böyle, hak etmediği bir yaşamı seçtiği için, çaresizliklere direnmediği için, mücadele etmediği için de içten içe bir kızgınlık besledim. Kürk Mantolu Madonna yazarın en çok okunan ve okuyanı etkisi altına alıp, zihninizde film karelerinin canlanmasına neden olan özel bir roman. Yazarın kendi hayatı olduğu söylenen bu romana şöyle bir göz attığınızda içinde gizem, tutku, duygusal yanı gelişmiş, sözel olarak güçlü fakat bir takım talihsiz olaylardan kendini koruyamamış bir adamın portresinin anlatıldığını acı içinde göreceksiniz.

Kitaptan bazı alıntılar;
Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.

Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor.