Çarşamba, Kasım 28, 2007

Roman/Kumral Ada Mavi Tuna



Kumral ada-Mavi Tuna, iç savaşın içimizde ve dışımızda, bireysel ve toplumsal olarak yarattığı yangınları umutsuz bir aşk üçgeni ekseninde anlatan sarsıcı bir roman.

kitaptan alıntılar;

sevdiğim, tutkuyla bağlandığıminsanlar illede yanımda yaşasınlar, ya da benim bir şeylerim olsunlar istemedim hiç.. bu bana o kadar yakın geldi ki...ve benim için önemli olan....onun beni sevdiğini bilmekti daha fazlasını hiç istemedim. sanırım herkesin bir sevme tarzı vardı ve benimki de buydu"

Kadındaki sezgi ışık hızındaydı. "En çok gizlenmesi gereken sır, bazen meydanlarda açıklanır" dedi. "Nasıl yani?" dedim, bir sırrın ipucunu ister gibi. Kadın, "Kör gözünle gördüğün düş, gören gözlerle gördüğün gerçeklerden çok daha anlamlıdır" dedi ve beni gizli bir dehlizin içine itekledi.

"sen hiç kimsenin olamayacağı kadar çok şeyimsin benim"
"sanmak ile olmak arasındaki uçurumdan hep nefret ettim!
sanmak içinde umutlar,düşler ve heyecanlar vaad eden çok boyutlu bir kavramken,olmak gerçeğin sert,kalın,köşeli ve katı üç boyutunu taşır yalnızca Ne mutludur o, oluşlarının içine sanışlarını da katmayı başaran insanlara..."


En acıtıcı yara, asıl yanılanın insanın kendisi olduğunu anlamasıdır. İzi hiç silinmeyen tek yara, kendine ihanet eden bilinç tarafından karartılmıştır! "

"Birisini sevmekle gelen o inanılmaz hoşgörünün gücü azaldığında, ayrıntılar bile batar insana..."

Kendi inşa ettiğimiz hapishanelerde yaşıyoruz - adına ev, aile, akrabalar, töreler diyerek... Sonra bu duvarların arasında boğulup, çıldırıyor, ama yıkılmasın diye de uğruna hayatımızı siper ediyoruz."

Kumral Ada ~ Mavi Tuna, yanılsama ile gerçekliğin kolaylıkla yer değiştirebildiğini, bize bir iç yolculukla, bir iç savaş fonunda anlatan bir romandır. Bu yolculuğa paralel kurguyla eşlik eden geri dönüşler (flash back) bize karakterler hakkında gereken ipuçlarını sunmaktadır. Bu romanın, 'Gerçek bazan o kadar inanılmazdır ki, kişi onu bilmekten kaçar' dediğini düşünmek yeterli olur. Tuna, kuru akil ve mantikla başarılı ve güçlü olmak formülü diretilen erkek-insan modeline karşı çıkmaktadır. Asıl cesaretin yüreğin sesini boğmayan bir akıl ile sağduyuyu boğmayan bir mantık olduğuna inanır. Duygunun ve insanlığın cinsiyeti olmadığına inanan bu yeni yüzyıl erkek modelini romanda destekleyen kadın karakter Ada'dır.
Hayatımın kitaplarını listelemeye kalksaydım eğer, roman sıralamasının birinci kitabı kesinlikle bu olurdu!
içeriğiyle yok böyle bir kitap dedirten,bir sakız markasının bu kadar ince bir sevginin baş sözlerinden biri olmasıyla beni vurmuş kitap...
dünyadaki herkes bana ihanet etse, herkes birbirine yalan söylese ve dahi galaksilerarası kolektif bir depresyon yaşansa ve herkez yere düşse de ben ayakta kalabilirim çünkü benim mabelim var" sözlerinden sonra keşke benim de bir mabelim olsa dedirten bir kitap..

hayatımda hiç onun kadar kumral bir şey görmemiştim."

gibi yalın, basit ama etkileyici cümlelerle dolu olan kitaptır. olayları fazla dramatikleştirmeden de hüzünlü bir kitap yazılabileceğini göstermiştir. bastan sona hüzün kokar. Biraz kumral, biraz mavi...

Leyla ile Mecnun

Lise son sınıf öğrencileri, edebiyat dersinde, son bir haftadır meşhur Leyla ile Mecnun hikâyesini işliyorlardır. En ince ayrıntılarına kadar konu ele alınır. Ancak son dersin son dakikaları öğretmen sınıfa sorar. Son olarak sormak istediğin ya da eklemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?
Arkadan bir öğrenci söz ister,
“Hocam, ben her şeyi anladım da bir konu var tam kavrayamadığım. Bu Leyla, Mecnun un nesi oluyordu acaba?”
Öğrenciler gülmekten, öğretmenden sinirinden bayılmak üzeredir.
Bu, fıkra gibi olan yaşanmış olay ne zaman aklıma gelse ben de sorarım kendime sahiden acaba Leyla Mecnunun nesi oluyordu?
Kız arkadaşı mı? Yoksa yavuklusu mu? Belki de çıktığı kız, çatal karası çingenesi bile olabilir. Platoniğim ya da aşkımı diyordu acaba. Ferhat ile şirin, Romeo ve Juliet, kerem ileAslı, Ayşe ile Mehmet…
Hikâyenin hikâye olabilmesi için galiba bol miktarda “acı”gerekiyor değil mi?
Meşhur Lübnanlı yazar Halil Cibran, Ermiş adlı eserinde:” Kederin varlığınızda açtığı oyuk ne kadar derin olursa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar çok olur” diyor. Ben de başka bir deyişle. “Galiba mutluluk tohumları en güzel keder tarlalarında ve hüzün ikliminde, gözyaşı yağmurları ile yeşeriyor” diyorum.
Başakta tane olmak varken neden tarlada başak olasın ki? Petekte bal olmak dururken neden kovanda petek olasın ki? Şarkıda nağme olmak varken neden kitapta şarkı olasın ki?
Şu evrende var olmuş, var olan ve var olacak ne varsa; her birinin özü var.
Özününde özü var.
Peki, ama aşkın özü ne?
Biliyor musun? Dünyanın ve evrenin en büyük mutluluğunun özü hüzün, sevincin özü keder, vuslatın özü ayrılık.
Cohelho, simyacı’da “Aşk sevdiğin nesneye sahip olma duygusunu da yanında getiriyor” diyordu. Peki, sahip olmak aşkı ne hale getiriyor dersin? Aşk bir arayış değil de nedir? Aşk, aşık olunan şeyin özünü aramadır. O özü bulup çıkarma, ona sahip olma, onunla yekvücut olmadır.
Sen, o olursun, geçersin.
Aşk, geçmektir.
Öğretmen kısa bir süre süren şaşkınlıktan sonra kendini toparlar ve sınıfa döner:
“Arkadaşlar, Leyla Mecnunun her şeyi idi. Leyla ateşti, mecnun pervane. Leyla evrendi, Mecnun koskoca bir hiç. Leyla topraktı, mecnun yağmur. Leyla bir yoldu sonu olmayan, mecnun bir yolcu “öz” arayan. Leyla, Mecnunun nesiydi biliyor musunuz?
Sınıfta hiç çıt çıkmaz.
“Leyla mecnunun hiç bir şeyiydi” Mecnun zaten Leyla’ydı”
Zil çalar ve ders biter, çocukların hepsi ağlar, bir süre oturdukları yerden kalkamazlar, öğretmen gülümser ve sınıftan çıkar…

Pazartesi, Kasım 26, 2007

Öğretmenler Günü


"Dünyanın en büyük küçük mucizesi, daha gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır! Büyük mucizelerse yalnızca kutsal kitaplarda bulunur" Buket UZUNER

Çarşamba, Kasım 21, 2007

Bir Oğul Annesi olmak...

 
Posted by Picasa


Bir oğul annesi olmak bana çok şey öğretti! O benim hayatta yaptığım en iyi iki şeyden biri, birincisi, çok yaşasın!

Pazartesi, Kasım 19, 2007

Pazar kahvaltısı...

 
Posted by Picasa


Bir kahvaltı masasını paylaşabilmek de hayat, ölmek de hayattan.

Eylemlerin adı başka, tadı başka, ardından yaşattıkları başka... o başka, bu başka, ben başka, sen başka; bambaşkalık dört tarafta...

her şey aslında göründüğünden çok başka...

Bazen düşünürüm kelimelerden daha güçlü bir şey var mı acaba yaşamın içinde diye, sonra fotoğraflar gelir aklıma birden, bu resim de işte öyle bir an'dan kalma... 18 Kasım Pazar sabahından... Rodeo uzun zamandır böyle kahvaltı hazırlamadığımı hatırlattı bana, hazır benim de hiç yazasım yokken, yağmur sürekli yağarken, dışarda dumanlı bir hava dolaşırken, içim dışıma vurmuşken, herşeye koşan ama artık hiçbir şeye yetişemeyen bir kadın olduğumu düşünürken, kayıp giden hayatlara üzülürken, geçmişte kalmış herşeyi özlerken, ertelerken, görmezden gelirken,hep keşke diye başlayan cümlelere hüzünlenirken, çocukluğumdaki gibi dışarıda gördüğüm her yanan ışığın bulunduğu evde neler yaşandığını -çocukluk aklıyla hayaller kurarak-hala merak etmek isterken -ama artık uzundur bunu merak edemediğme hayıflanırken, bilgisayarımdan "sen üzülme" şarkısı yükselirken, oğlumun isteği üzerine bu resmi yayınlıyorum...

Perşembe, Kasım 15, 2007

Haksızlık...


Coşku, hüznü saklamayı en iyi başaran duygu durumudur. Çünkü coşkunun yüzünde görünenler içteki hüznü en iyi saklayan, en iyi örten gizli yaşamsal tepkileri de içinde barındırırlar. Yeni doğmuş coşkusu fazlalıkların olmadığı bir huzuru, berraklığı çağrıştırır insana-ki o da insan ruhu için yük sayılabilecek pek çok fazlalık, ayrıntı ya da her ne ise gereksiz alır götürür-
İnsan hayatındaki karmaşayı çözmek için neden uğraşmaz? Daha çok karmaşıklaşacağı için mi? İnsan bakmayı görmeyi unuttuğu gün, keşfetmeyi de unuturmuş! Peki ya keşif ile insan ruhu nereye varır? Nedir onun keşfedilecek yeni yerleri? Bu keşif heyecanı insanı hangi gizli bahçelerde gezdirir durmaksızın… Geçmişimizde kaybolduğu için hala dinmeyen bir üzüntüyü sürekli ruhumuzda duyduğumuz an’lardan bize kalanlar… Geride olanlar… Bizde kalanlar… Bizden gidenler… Seyirci olduklarımız… Ardından bakakaldıklarımız… Dönüp, yeniden tutmaya çalıştıklarımız… Elimizden kayıp giden hayatlar… Sonradan sezip, hayıflandıklarımız… Ve artık her şey için ne çok geç kalınmışlık olduğunu büyük bir iç sızısı ile hissettiklerimiz…

Sezgiler ne işe yarar? Görmeye mi? Görmek herkesin baktıklarından daha fazla bir şey değildir, sezmek ise insanın içindeki kapıları araladığı zaman ortaya çıkan, biraz masumiyet, çokça da katıksız bir hüznü içinde barındıran en etkili öğrenmedir… Sezmek herkese nasip olmayacak kadar özel, herkesi kuşatmayacak kadar da bir başınadır… Sezmek yalnızdır, görmek ise kalabalık… Sezdiklerinizi yalnızca kendinize aktarabilirken, gördüklerinizi herkese aktarır, sezdiklerinizle yolunuza devam ederken, gördüklerinizi arkada bırakırsınız… Gördüklerinizi görmezden gelebilirsiniz ancak sezdiklerinizi sezmezden gelemezsiniz… Çünkü görmezden gelmek kolay, sezmezden gelmek ise sadece zor değildir, imkânsızdır! Sezmezden gelmek kendini hiçe sayan bir yolculuğa çıkmanızı gerektirir ki, bu da sezmeyi bilen, bunu öğrenmiş olan biri için artık mümkün değildir… Sezgi insan kalbinde bir vicdan muhasebesini barındır. Oysa görüp görmezden gelme ile bilip bilmezden gelme birbirine yakın durur… Sezginin en yakın tek tanığı olan kalp ise göz gibi kendini kapatıp, “mış” gibi yapamaz… Zira orada, tam ortada vicdan durur! Ama kalp sezgide bir şeyi besler, “iyimserlik” çünkü kalbin inanmak istediği, görmeyi istediğinden daha güçlüdür… Çünkü inanmak, görmenin her zaman bir mertebe üstünden gelir… Görmek, basit, duru, sade bir yolculuk, sezmek ise yanında kalp gibi bir dilenciyle birlikte inanmayı ve vicdanı taşır… İnançlarımız yaşadıklarımızı belirler sonraları… Sonralarda oluşan sezgilerimizin arkadaşı olan kalp ise, içinde bulunduğu oyuna kaptırır kendisini… Çocukça, safça ve masumca…
Kalp uysal, ama kanar ve kırılırmış… Aynı zamanda dar, daralır ve ölürmüş… Kalp uysalsa eğer sabırlıda değil midir? Ya da uysal olmak sesiz olmak, sesizce kanamak mıdır yalnızca? Kanarsa eğer, acıyı taşırsa, güçlü değil midir? Güçlüyse eğer kim kırabilir onu? Kırılırsa, kırıla kırıla yürürse yolunda, tükenmez mi? Bitmez mi? Yok olup gitmez mi? İki avucu doldurmazsa yetmez mi kimselere? Bir avuca sığarsa, boş kalan avuca ne verilirse kanar, susar ve inanır? Dar ve daralırsa o zaman nerde genişler? Kimde genişler? Hangi avuçlarda, hangi yüreklerde? Hangi ruhlarda? Soğursa kim ısıtır? Kaç derecede, nerede ısınır? Hangi küçük avuçlarda, hangi balköpüğü buğulu bakışlarda, hangi uzaklıklarda? Hangi imkânsızlıklarda? Avlanırsa ne olur? Yenilmiş mi? Yenmiş mi? Işığı sönmüş mü? Söndürülmüş mü? Bu hangi gerçeği değiştirir? Kalbin gözü açmış, Aşkın gözü kör! Peki, bu ikilinin karnı tok mu? Dilenci de diyorlar onun için, oyunbozan da, yalan! Hepsi yalan… Oyunbozan kalp ise eğer oyunu kuran kimdir? Oyunda yakaladığımız görüntüyü sonsuza dek saklayabilecek ışığı neden hep, her seferinde büyük bir acıyla, haykırarak kaybediyoruz… Ve her kaybedişi yenilgi saymıyoruz? Ya da yenile yenile yürüyoruz? Neden yeniden dileniyoruz? Sanmak, bizi büyük bir yanılgıya sürüklerken, sanışlarımızla oluşlarımız birbirine karışıyor bu yolculukta… Tüm yitirdiklerimizin anısına, gözlerimizde buğulu bakışlar ve hiç geçmeyen bir hüzünle, sürekli bir arkaya bakışla, uçurum kenarlarında yolumuza devam ederken, şimdi önümüze çıkanlara, yürürken ayağımıza takılanlara, yani aramadan, istemeden, bulduklarımıza sıkı sıkıya sarılmak artık hangi acıdan korur bizi?

Kelime Oyunları/ Zaman

Yaşamın iki yönü vardır; brüt yaşam ve net yaşam! Brüt yaşam, doğumdan
ölüme kadar geçirilen süredir. Net yaşam ise, kişinin kendisi için
yaşayabildiği, kendi doğrularına uyduğu, dahası kendi doğrularını bulduğu,
içindeki sesi dinlediği, hayallerini ve kendini önemsediği ve kendi
kanatlarıyla yükselip, uzaklara uçabildiği süredir”
diyordu, acaba bu net
yaşamın içinde “Ben ne istiyorum” “Nasıl bir yaşamı hak ediyorum” “Benim
kendi yaşamımı korumak ve sürdürmek için ne kadar inancım, cesaretim ve
gücüm var” ya da “ne kadar zamanım var” gibi sorularda var mıydı? elbette
ki, ancak bu sorular yaşamında bir şeyler o kişiyi rahatsız ederse ortaya
çıkar, yoksa yüzlerce insan vardır ki yeryüzünde bunların varlığından bile
habersizdir, nerde kaldı ki soruyu bir sorun olarak görebilecek kalbi olsun!
Onlar sadece nefes alıp, yemek yiyip, üremek dışında, kendi kişisel var
oluşları için fazla bir şey yap(a)mayan insancıklardır! Yani kendini
bilmeyen, tanımayan, aramayan ve bunun için çabası ve gücü olmayan
kişilerdir. Böyle bir kişi yaşamını da boşa geçirmiş, eserini verememiş,
kendini gerçekleştirememiş demektir, çünkü insanın hayattaki en büyük
başarısı kendi kendisi ile baş edebilmesi, kendi kendisiyle uzlaşacak bir
yol bulabilmesidir! Yoksa Firari’nin dediği gibi, kendi kendisiyle
yüzleşebilmesi midir? Kim bilir, belki gerçekten de hayat bizden büyük
olduğu içindir tüm bu yaşadıklarımız…

İnsanın kendisiyle baş edebilmesi –ya da yüzleşebilme- ancak bir
rahatsızlığın varlığı ile ortaya çıkmakta ve kendine bir cevap aramak için
yollara düşmektedir.

Bal gibi biliyorsun, bir gün karar vereceksin. Kimsenin seni
beğenmemesini, eleştirmesini, tanıdığın herkesin "Hiç böyle değildi"
demesini göze alıp bir karar vereceksin. Başkaları için değil, kendin için
bir karar olacak bu!

Bir gün oturup hayatının nasıl bir şey olması gerektiğini düşünmeye
mecbur olacaksın. Hayat buna mecbur bırakacak seni!

İlaçların pelteleştirdiği uyuşmuş ruhun bir gün muhakkak dirilmek
isteyecek.

Yaralarınla organlarını ayırmak, bu kez gerçekten istediğin gibi bir
hayata başlamak zorunda kalacaksın”
Tabi istediğinin ne olduğunun sorusuna
bir cevap bulduğunda gerçekleşecek tüm bunlar! Ve her şeyin olduğu gibi
bunun da bir zamanı olacak…
Şikâyet etmekten vazgeçip, artık bir şeyler yapmak isteyeceksin,
yaşamını korumak, ona yeniden sahip çıkmak için kendini bir denizin içinde
çırpınırken bulacaksın…

“O zaman, kendi uzunluğunda olacak zaman. Et kendi ısısında. Sabah,
sabah gibi olacak. Güneş her zamanki gibi doğacak! Baktığın zaman yıldızlar
yerlerinde olacak. Uyuduğun uyku, uykuya benzeyecek. Rüyalar korkusuzca
görülecek. Belki hiç ummadığın bir şeyi istediğin çıkacak ortaya, belki hiç
ummadığın biri olacaksın sonunda. Ama o zaman içinde, şimdi içinde sıkışmış
duran, çırpınan kuşlar uçacak. İyiyken iyi olacaksın, kötüyken kötü. Gülünce
güleceksin net bir biçimde, ağlayınca... Bitecek, bileceksin”

Cumartesi, Kasım 10, 2007

Süpriz Paket!




Semanur benim bu yıl mezun ettiğim öğrencilerimden biri, ama artık o bir öğretmen! Harika bir anaokulunda, 5 yaşında bıcırık bir sürü çocuğun öğretmeni. Öğrenciliği harikaydı, bu yüzden öğretmen olarak da harika şeyler yapacağına inandım hep, ilgili, meraklı, yaratıcı, neden ve niçin sorularının cevabını bulmadan rahat etmeyen, öğrenmeye açık olan herkesi gözlerindeki ışık ele verir ve ben nerede olursa olsun o ışığı iyi tanırım! Semanur işe başlayalı henüz bir ay kadar oldu. Her hafta okula iki kez uğrarım ve her seferinde de “nasıl gidiyor” diye sorarım, o ise bana yaptıklarını anlatır, sınıfını gösterir, planlarından bahseder bazen. Ve Blogumu takip ettiğini söyler hep Dün sabah anaokuluna gittiğimde tüm çocuklar tiyatroya gitmeye hazırlanıyorlardı, okulda kalacak olan birkaç çocuk olduğunu onlarla da Semanur’un ilgileneceğini söylediler, ben ise çocuklar gelene kadar çalışmak için masaya oturdum, tam o sırada Semanur elinde şirin bir şekilde hazırlanmış bir hediye paketi ile çıkageldi karşıma; “Hocam, size ilk maaşımdan bir hediye almak istedim ve bu kitabı seçtim” dedi. Hediye paketini de kendi hazırlamış, tam bir Çocuk Gelişimciye yakışır şirinlikte bir paket olmuştu. Bloğumu takip ettiğini biliyordum ama doğrusu hediye işine bir an şaşırdım. Paketi açtım ki, kitabın adı “Her Sözcük Bir Tohumdur” Susana Tamaro’nun bir kitabı, bunu seçmesinde kitabın isminin öne çıktığını ifade etti Onun benim sözcüklerimi sevdiğini anladım. Ben de onun resimlerini çektim, madem öyle bunu anlatayım dedim. Kitapta “Her sözcük bir tohumdur ve kendi besinini içinde barındırır” diyordu. Benim sözcüklerimin onu bu denli etkilediğini doğrusu hiç düşünmemiştim. Öğretmenliğin böyle bir yönü var işte, bir sürü genç beyin tarafından bir sürü değişik şekillerde algılanıyorsunuz, çoğunu hiç bilemeden yaşayıp gidiyorsunuz belki ama sonra bir an hayatın kıyısında öylece yaşayıp giderken birden karşınıza birileri çıkıyor sizin ışığınızı görmüş, onu yaşamış, bir süre yaşamınıza dokunmuş biri ve bunu kelimelerle size ifade ediyor, o an dünyanın başka hiçbir güzelliğinin size bu hazzı yaşatamayacağını fark ediyorsunuz. Ve sonra bir bakıyorsunuz ki aslında hiçbir şey tesadüf değil… İnsan ruhu ne kadar hassas, bazen hiç tahmin etmediğimiz şeyler bile gelip bizi bulabiliyor, bu yüzden sürprizler anlamlı. Ve sürprizler bize tersinin olabileceğini öğretmek için vardır. Çok geç olmadan öğrenmek en iyisidir…

İlk öğretmen olduğum yıllardı, küçük bir anaokuluna tayin olmuştum ürkek bakışlı 10 tane çocuğum vardı sınıfta, İstanbul’da Robert Kolej gibi bir okuldan sonra bir Anadolu kasabasında böyle çocuklarla karşılaşmak beni çok şaşırtmıştı ilk başlarda, ama yaşadığım hayal kırıklığı uzun sürmedi ve gördüm ki asıl öğrenmeye ihtiyacı olanlar karşımda tedirgin ve korkak bakışlarla beni süzüyor, onlara sevgimi verdim önce, bana inandılar, sonrasında her şey çok daha kolay oldu, cünkü inanmak içinde pek çok öğretiyi de barındırıyordu, çok ama çok güzel günler geçirdik-okul müdürüne rağmen- öyle keyifle okula gidiyordum ki, zor değil mi bu kadar küçük çocukla uğraşmak, hem ne yapıyorsunuz akşama kadar” diye soranlara, “çok sevdiğim bir şeyi yapıyorum, üstüne bana para veriyorlar” diyordum… Daha sonraları başka okullarda, kalabalık sınıflarla, geleneksel bakış açısından kurtulmayı başaramamış korkunç okul müdürleri ve idarecilerle de çalıştım ama içimdeki bu duyguyu hiç kaybetmedim, hiç vazgeçmedim...

İki şey önemli demiştim bir zamanlar bir yerlere yazdığım küçük bir notta, yaptığın şey ve aldığın tad.. Hala aynı sözü savunuyorum, yaşamın her alanı için!

Perşembe, Kasım 08, 2007

kelime Oyunu/Yollar


kelimeyi söyledim sonrada ortadan kayboldum sanmasın arkadaşlar, feci bir şekilde üşüttüm ve faranjit oldum, okulda kaöriferler yanmıyordu ve benim Pazartesi gece 23,00 a kadar dersim vardı, sınıfta öğrencilerde dondular resmen ve benim ders anlatırken parmaklarım morardı, eve geldim titriyorum, polar battaniyelere sarıldım, yorganın altından çıkmıyorum ama titreme nöbet şeklinde devam etti,oğlum baktı bana, hemençorba yaptı minik elleriyle, mutfaktan bağırıyor "nasıl anlayacağım yeteri kadar kaynadığını, içine başka ne koyacağım" diye, sonra gelip minik elleriyle ateşimi kontrol etti,hatta "sen arabayı kullanamassın doktora taksiyle gidelim" dedi,ertesi gün okuldan çıkar çıkmaz (her zaman ben onu arardım) beni aradı "nasıl oldun anne şimdi nerdesin" diye, sonra eve gelip "sen sakın her gün hasta olma anne çok kötüymüş bu duygu" dedi. ilaçlarımı alıyorum, boğazımda ağrı hala var ama iyileşiyorum. 2 gün evde yattım bu süre içinde ara ara kalkıp, hepinizin yazdığı yazıları okudum ama ben yollar ile ilgili kendim yazmaktan bir anda vazgeçip,-belki daha sonra denerim- Can Dündar'ın Uzaklar kitabında yazdığı bir yollar yazısını buraya yazmak istedim. Bir kış sabahı Ankara'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin arkasındaki yokuşu tırmanırken elimde olan bu kitabın arkasında yazan yollar yazısını okurken hissettiklerim geldi aklıma... Ben bu kez bu yazıyı paylaşmak istedim... (Resim İstanbul,kalender,Tarabya yolu,sabah yürüyüşü sırasında annemle birlikte çekilmiş 2005 Temmuz arşivinden)


Ah! Yollara çıkmak lazım şimdi…
Geride tükenmez krizler, rafine rutinler, virane ilişkiler bırakarak yelkenleri şişirmek lazım… Doldurup bavula ertelenmiş coşkular, rüzgarları sırtlama, martıların peşine düşüp asfalt bilmez topraklarda koşmak lazım…
Serseri bir şişede imzasız bir mektup olup meçhul kıyılara vurmak lazım…
Kış bastırdıkça baharın izini sürmek lazım…
Unutulmuş paslı bir hançer gibi çekilmek kınından
Ve yollara süründükçe yeniden bilenip ışımak lazım…
Ah! Gökten yıldız yağıyordur oralarda;
Dallar hazdan kırılıyordur.
Şimdi uzaklarda olmak lazım….
Can DÜNDAR "Uzaklar"

Cumartesi, Kasım 03, 2007

Kelime Oyunu/Yeni Kelime

Kısa bir süre önce Annemin Kalemi oynadıkları kelime oyununa davet etmişti- daha doğrusu ben de yazmak istiyorum demiştim- Sonra da tuturmuştum ki yeni kelimeyi illaki ben söyleyeceğim:)Hatta Yıldız Yağmurları yeni kelimeyi beklediğini yazdığında Sema beni işaret etmişti. Meğer herkes beni bekliyormuş da ben hala uyuyorum, şimdi erken kalktım ki okula gitmeden önce yeni kelimeyi yazayım, ben akşama eve geldiğimde herkes güzel güzel yazssın ben de çayımı alıp keyifle okuyayım yazılanları. Yeni kelime "YOLLAR" olsun mu? Hatta "yolculuklar" bile olabilir içinde. Ama bu oyuna Sarı Laleler'i, Bugunden Baska'yı ve odul'u de davet etmek istiyorum. Ve bir de Dory'i Cunku eminim onun yollarda geçmiş bir sürü hatırası vardır, ya da belki Teoman'ı almaya gittiği ve onun eve dönüş yolculuğunu anlattığı bir yol hikayesi ile sevindirir bizi... Ben kelimeyi söyleyip ortadan kaybolmak istiyorum:) ama şimdilik, elbet ben de yazacağım...