Perşembe, Kasım 15, 2007

Haksızlık...


Coşku, hüznü saklamayı en iyi başaran duygu durumudur. Çünkü coşkunun yüzünde görünenler içteki hüznü en iyi saklayan, en iyi örten gizli yaşamsal tepkileri de içinde barındırırlar. Yeni doğmuş coşkusu fazlalıkların olmadığı bir huzuru, berraklığı çağrıştırır insana-ki o da insan ruhu için yük sayılabilecek pek çok fazlalık, ayrıntı ya da her ne ise gereksiz alır götürür-
İnsan hayatındaki karmaşayı çözmek için neden uğraşmaz? Daha çok karmaşıklaşacağı için mi? İnsan bakmayı görmeyi unuttuğu gün, keşfetmeyi de unuturmuş! Peki ya keşif ile insan ruhu nereye varır? Nedir onun keşfedilecek yeni yerleri? Bu keşif heyecanı insanı hangi gizli bahçelerde gezdirir durmaksızın… Geçmişimizde kaybolduğu için hala dinmeyen bir üzüntüyü sürekli ruhumuzda duyduğumuz an’lardan bize kalanlar… Geride olanlar… Bizde kalanlar… Bizden gidenler… Seyirci olduklarımız… Ardından bakakaldıklarımız… Dönüp, yeniden tutmaya çalıştıklarımız… Elimizden kayıp giden hayatlar… Sonradan sezip, hayıflandıklarımız… Ve artık her şey için ne çok geç kalınmışlık olduğunu büyük bir iç sızısı ile hissettiklerimiz…

Sezgiler ne işe yarar? Görmeye mi? Görmek herkesin baktıklarından daha fazla bir şey değildir, sezmek ise insanın içindeki kapıları araladığı zaman ortaya çıkan, biraz masumiyet, çokça da katıksız bir hüznü içinde barındıran en etkili öğrenmedir… Sezmek herkese nasip olmayacak kadar özel, herkesi kuşatmayacak kadar da bir başınadır… Sezmek yalnızdır, görmek ise kalabalık… Sezdiklerinizi yalnızca kendinize aktarabilirken, gördüklerinizi herkese aktarır, sezdiklerinizle yolunuza devam ederken, gördüklerinizi arkada bırakırsınız… Gördüklerinizi görmezden gelebilirsiniz ancak sezdiklerinizi sezmezden gelemezsiniz… Çünkü görmezden gelmek kolay, sezmezden gelmek ise sadece zor değildir, imkânsızdır! Sezmezden gelmek kendini hiçe sayan bir yolculuğa çıkmanızı gerektirir ki, bu da sezmeyi bilen, bunu öğrenmiş olan biri için artık mümkün değildir… Sezgi insan kalbinde bir vicdan muhasebesini barındır. Oysa görüp görmezden gelme ile bilip bilmezden gelme birbirine yakın durur… Sezginin en yakın tek tanığı olan kalp ise göz gibi kendini kapatıp, “mış” gibi yapamaz… Zira orada, tam ortada vicdan durur! Ama kalp sezgide bir şeyi besler, “iyimserlik” çünkü kalbin inanmak istediği, görmeyi istediğinden daha güçlüdür… Çünkü inanmak, görmenin her zaman bir mertebe üstünden gelir… Görmek, basit, duru, sade bir yolculuk, sezmek ise yanında kalp gibi bir dilenciyle birlikte inanmayı ve vicdanı taşır… İnançlarımız yaşadıklarımızı belirler sonraları… Sonralarda oluşan sezgilerimizin arkadaşı olan kalp ise, içinde bulunduğu oyuna kaptırır kendisini… Çocukça, safça ve masumca…
Kalp uysal, ama kanar ve kırılırmış… Aynı zamanda dar, daralır ve ölürmüş… Kalp uysalsa eğer sabırlıda değil midir? Ya da uysal olmak sesiz olmak, sesizce kanamak mıdır yalnızca? Kanarsa eğer, acıyı taşırsa, güçlü değil midir? Güçlüyse eğer kim kırabilir onu? Kırılırsa, kırıla kırıla yürürse yolunda, tükenmez mi? Bitmez mi? Yok olup gitmez mi? İki avucu doldurmazsa yetmez mi kimselere? Bir avuca sığarsa, boş kalan avuca ne verilirse kanar, susar ve inanır? Dar ve daralırsa o zaman nerde genişler? Kimde genişler? Hangi avuçlarda, hangi yüreklerde? Hangi ruhlarda? Soğursa kim ısıtır? Kaç derecede, nerede ısınır? Hangi küçük avuçlarda, hangi balköpüğü buğulu bakışlarda, hangi uzaklıklarda? Hangi imkânsızlıklarda? Avlanırsa ne olur? Yenilmiş mi? Yenmiş mi? Işığı sönmüş mü? Söndürülmüş mü? Bu hangi gerçeği değiştirir? Kalbin gözü açmış, Aşkın gözü kör! Peki, bu ikilinin karnı tok mu? Dilenci de diyorlar onun için, oyunbozan da, yalan! Hepsi yalan… Oyunbozan kalp ise eğer oyunu kuran kimdir? Oyunda yakaladığımız görüntüyü sonsuza dek saklayabilecek ışığı neden hep, her seferinde büyük bir acıyla, haykırarak kaybediyoruz… Ve her kaybedişi yenilgi saymıyoruz? Ya da yenile yenile yürüyoruz? Neden yeniden dileniyoruz? Sanmak, bizi büyük bir yanılgıya sürüklerken, sanışlarımızla oluşlarımız birbirine karışıyor bu yolculukta… Tüm yitirdiklerimizin anısına, gözlerimizde buğulu bakışlar ve hiç geçmeyen bir hüzünle, sürekli bir arkaya bakışla, uçurum kenarlarında yolumuza devam ederken, şimdi önümüze çıkanlara, yürürken ayağımıza takılanlara, yani aramadan, istemeden, bulduklarımıza sıkı sıkıya sarılmak artık hangi acıdan korur bizi?

4 yorum:

Geveze Kalem dedi ki...

Sezmek herkese nasip olmayacak kadar özel, herkesi kuşatmayacak kadar da bir başınadır… demişsin ya, ben bütün yazından anafikir olarak bunu pay biçsem kendime, diğer cümlelerine haksızlık etmiş olmam umarım.
Sevgiler...

s. dedi ki...

"sarılmak" belki de geçmiş acılara gark edecek. çünkü'lere, ama'lara, ya...ise'lere ve aslında her tutunuş, başka bir boşluğun varlığını hatırlatacak. sezgileriniz sizinle giderken, asla sezdiremeyenlerle açılan yerleri gösterecek, size rağmen. siz orada öylece dururken,sizin bütün içselliklerinizin içinde, o boşluk ne yapıp edip dışarı çıkacak ve yüzünüze çarpacak. ne yapsanız dolduramayacaksınız. çünkü aynı iç yangınını başkasında bul(a)mamayı çooook sonra öğreneceksiniz. kimsenin size, sizin herkese baktığınız gibi bakmadığını çoook sonra bileceksiniz...

Ayşegül Taştaban Erzincanoğlu/ Behçet dedi ki...

Bazen okunması oldukça zor şeyler yazdığını biliyormusun? Ama konsantre olup okuyunca da, tadına doyum olmuyor.
Sevgiler

şule dedi ki...

bu hafta zordu benim için. sen de öyle bir yazı döşenmişsin ki arkadaşım, hani "damardan girmek" böyle oluyor herhalde :)