
Artık tatilde nerdeydim, neler yaptım nasıl bana iyi geldi anlatıp bu serüveni bir sır olmaktan kurtarmaya karar verdim. -Merak eden arkadaşlara duyrulur-
Sürpriz bir şekilde gelişen bu tatile meğer ne kadar ihtiyacım varmış dönünce bendeki değişiklikleri hemen herkes fark edince anlıyorum. Herkes hala gözlerimden fışkıran ışıltıyı söyleyince ben de anlıyorum artık bunu. Dediğim gibi sanırım insan bazen kendini değerlendirebilecek kadar aydınlık düşünemiyor, ama başkaları görebiliyor ve başkaları o görebildiği şeyleri size de gösterince siz o zaman durup bir bakıyorsunuz kendinize, kendinize dışardan bakabilmeyi başarabilmiş o çok az insanın aydınlığı ve çıplaklığı ile. Sonrası o kadar da zor gelmiyormuş anladım.
Gülşen ile otobüse binerken yaklaşık 16 saat sürecek olan yolun nasıl biteceği konusunda endişelerimiz ve kaygılarımız vardı hatta ben biraz mızıklanmaya bile başlamıştım daha binmeden, oysa ömrümün yarısından çoğu yollarda geçti, üniversiteyi okurken Anakara-İstanbul arası sürekli yolculuk yaptım, okul biti bu seferde ailemden uzak bir yerde öğretmenlik yaparken yolculuklar, daha çok olmadı master yapacağım, hayallerimin peşinden gideceğim diye Ankara-Tokat arasını her hafta büyük bir heyecan ve keyifle arşınlamam, yol boyu hayaller kurmam, kendim olabilmek uğruna açtığım savaş, yollarda ağlamalarım gülmelerim hep meşhurdur.
O yüzden yolculuklar korkutmaz sadece heyecanlandırır sadece derim hep, ancak yola çıkma telaşı ile Cuma günü yanıma almayı çok istediğim sınav kâğıtlarını unutmuşum ona hayıflanıyorum, eğer unutmasaydım gittiğim yerde onları okutacak birisi vardı daJ geri dönünce öyle güzel bir tatilin üstüne sınav kâğıdı okumak pek de eğlenceli olmadı elbet. Neyse ben yolculukta kalmıştım, otobüs biraz belediye tarzında her durakta durmaya başlayınca ben tabi hemen oflanmaya başladım, hemen bir tavsiye geldi kısa bir not şeklinde hatta biraz talimat gibi “kitap oku vakit geçer” oysa kitabı ben yalnız yolculuklarımda okurum eğer yola birkaç kişi çıkmışsam ben mümkünse yanımdakini rahatsız eder biraz şımarıklık yapmayı tercih ederim. biz daha yerimize yerleşip hayaller kırmaya başlamıştık ki otobüste yol arkadaşlarımız varmış meğer Ender ile Yiğit. Böylece muhteşem dörtlü olarak yola devam ettik, Ankara’ya geldiğimizde muavin bizi uyardı valaa o kadar konuştuk ve kikirdeştik ki yolcular muhtemelen rahatsız olmuşlar, gerçi Gülşen bizi kıskandılar diye yorumladı ama ben her zaman ki kendimi suçlayıcı tavrımla ayıp ettik biz diye yorumladım. Sonra molalar oldu keyifli, neşeli ve kısacık molalar. Geç vakit olup da konuşamayınca bu sefer de küçük bir not defteri ile yazışmaya başladık, şimdi bakıp gülümsüyorum o deftere de. Bir baktık ki sabah olmuş. Ben başladım burası neresi şurası neresi diye çocuk gibi Gülşen’i dürtüklemeye. Bu coğrafya Ege oluyor az sonra deniz ve yosun kokusuyla kucaklaşacaksınız hanımefendi diye seslen bana dedim durdum kızcağıza da. Sonunda kızcağız delirdi ve Allahtan Aydın’a az kaldı seni bir atabilseydim Aydın’da diye söylenmeye başladı. Otobüs sabahın köründe Aydın otogarına girince Gülşen bakınmaya başladı hemen, seni almaya gelen yoksa hemen Marmaris’e devam ediyoruz bak ona göre demeye. Sabah 06.20’yi gösteriyordu saatlerimiz, ben Aydın’da indim, Gülşen Marmaris’e doğru devam etti. Sonra tabi Kuşadası, yolda deniz göründü önce, sonra burnuma iyot ve yosun kokusu geldi, burnumun direğini sızlatan bu kokularla sarhoş oldum, denizin her tarafını görebildiğim, yosun ve iyot kokusunu içime çekebilecek kadar yakınında olduğum, halatlarla örülmüş salaş ama keyifli bir yerde, fazla demlenmemiş olmasına rağmen gayet keyif alarak sabah çayı içtim, simit yedim, ilk deniz görüntülerini çektim, şaşırdım, heyecanlandım, çocuklaştım, utandım, şımardım. Sonra otele gidip yerleştim, aslında uyumam gerekiyordu ama heyecandan uyuyamadım hemen indim havuza girdim, güneşin tenimde dans etmesinin o tarif edilemez keyfini sürdüm, öyle sarhoş oldum ki o denizin görüntüsü, kokusu ve büyülü esintisi ile bir süre kendimi alamadım bu büyülü manzarayı izlemek için. Sonra akşam oldu hemen.
Hafızam unutmuyor elbet;
Akşam Melih’in getirdiği ve benim daha önce hiç yemediğim Yunanistan’ın en pahalı balığını keyifle yediğimizi, masada ki o sohbetin tadını, İpek’in hayatında ki vazgeçemediği 3 şeyi ve onu savunurken nasıl kalkanlarını çıkardığını, Melih’in ezberlemek istediği Atilla İlhan şiirini, masada ki gülleri, Bazı arkadaşların adada haftada iki gün eller havaya-yoksa eller cebe miydi?- yaptığını nasıl itiraf ettiğini, arkadaşın birinin bizim merakımız sonucu annesini arayarak saat kaçta doğduğunu bizimle aynı anda öğrenmiş olmanın yüzüne yansıyan keyfini, ve gülümsemesine yansıyan sevimliliğini, yükselen burcuyla doğum burcu aynı olan kovanın ne kadar dahi bir burç olduğunun söylenti olup olmadığı tartışmasını, İpek’in yükselen burcunun başak olduğu tahminimin isabetli olduğunu, ada meyhanesinde çalınıp söylenen şarkıları, o meyhanedeki taş duvarların beni alıp çocukluğumla buluşturduğunu, öndeki arabanın park sorunu yaşamadığını, ama bizim hamili kart yakınımdır sözü ile kesinlikle işimiz olmadığını, İpek’in şıklığını ve kırmızı topuklu ayakkabılarını, gecenin son mekânında arkadaşlarımızın nasıl da dans etme tutkusuyla dolup taşıdığını ama benim nedense uykumun geldiği ve herkes üzerinde ki fazlalıkları çıkarırken benim nedense üşüdüğümü, ama Allahtan üzerime alabileceğim bir ceketin bulunduğunu, dans şovunu izlerken gözümün biri açık biri kapalı bile olsa gene de ne kadar keyif aldığımı, uykulu bile olsam gene de fıstık ayıklayabilecek kadar uyanık olduğumu, o an’ların lezzeti zihnimde hala anımsayarak ve gülümseyerek dolandığımı da hadi itiraf edeyim…
Gülşen ile otobüse binerken yaklaşık 16 saat sürecek olan yolun nasıl biteceği konusunda endişelerimiz ve kaygılarımız vardı hatta ben biraz mızıklanmaya bile başlamıştım daha binmeden, oysa ömrümün yarısından çoğu yollarda geçti, üniversiteyi okurken Anakara-İstanbul arası sürekli yolculuk yaptım, okul biti bu seferde ailemden uzak bir yerde öğretmenlik yaparken yolculuklar, daha çok olmadı master yapacağım, hayallerimin peşinden gideceğim diye Ankara-Tokat arasını her hafta büyük bir heyecan ve keyifle arşınlamam, yol boyu hayaller kurmam, kendim olabilmek uğruna açtığım savaş, yollarda ağlamalarım gülmelerim hep meşhurdur.
O yüzden yolculuklar korkutmaz sadece heyecanlandırır sadece derim hep, ancak yola çıkma telaşı ile Cuma günü yanıma almayı çok istediğim sınav kâğıtlarını unutmuşum ona hayıflanıyorum, eğer unutmasaydım gittiğim yerde onları okutacak birisi vardı daJ geri dönünce öyle güzel bir tatilin üstüne sınav kâğıdı okumak pek de eğlenceli olmadı elbet. Neyse ben yolculukta kalmıştım, otobüs biraz belediye tarzında her durakta durmaya başlayınca ben tabi hemen oflanmaya başladım, hemen bir tavsiye geldi kısa bir not şeklinde hatta biraz talimat gibi “kitap oku vakit geçer” oysa kitabı ben yalnız yolculuklarımda okurum eğer yola birkaç kişi çıkmışsam ben mümkünse yanımdakini rahatsız eder biraz şımarıklık yapmayı tercih ederim. biz daha yerimize yerleşip hayaller kırmaya başlamıştık ki otobüste yol arkadaşlarımız varmış meğer Ender ile Yiğit. Böylece muhteşem dörtlü olarak yola devam ettik, Ankara’ya geldiğimizde muavin bizi uyardı valaa o kadar konuştuk ve kikirdeştik ki yolcular muhtemelen rahatsız olmuşlar, gerçi Gülşen bizi kıskandılar diye yorumladı ama ben her zaman ki kendimi suçlayıcı tavrımla ayıp ettik biz diye yorumladım. Sonra molalar oldu keyifli, neşeli ve kısacık molalar. Geç vakit olup da konuşamayınca bu sefer de küçük bir not defteri ile yazışmaya başladık, şimdi bakıp gülümsüyorum o deftere de. Bir baktık ki sabah olmuş. Ben başladım burası neresi şurası neresi diye çocuk gibi Gülşen’i dürtüklemeye. Bu coğrafya Ege oluyor az sonra deniz ve yosun kokusuyla kucaklaşacaksınız hanımefendi diye seslen bana dedim durdum kızcağıza da. Sonunda kızcağız delirdi ve Allahtan Aydın’a az kaldı seni bir atabilseydim Aydın’da diye söylenmeye başladı. Otobüs sabahın köründe Aydın otogarına girince Gülşen bakınmaya başladı hemen, seni almaya gelen yoksa hemen Marmaris’e devam ediyoruz bak ona göre demeye. Sabah 06.20’yi gösteriyordu saatlerimiz, ben Aydın’da indim, Gülşen Marmaris’e doğru devam etti. Sonra tabi Kuşadası, yolda deniz göründü önce, sonra burnuma iyot ve yosun kokusu geldi, burnumun direğini sızlatan bu kokularla sarhoş oldum, denizin her tarafını görebildiğim, yosun ve iyot kokusunu içime çekebilecek kadar yakınında olduğum, halatlarla örülmüş salaş ama keyifli bir yerde, fazla demlenmemiş olmasına rağmen gayet keyif alarak sabah çayı içtim, simit yedim, ilk deniz görüntülerini çektim, şaşırdım, heyecanlandım, çocuklaştım, utandım, şımardım. Sonra otele gidip yerleştim, aslında uyumam gerekiyordu ama heyecandan uyuyamadım hemen indim havuza girdim, güneşin tenimde dans etmesinin o tarif edilemez keyfini sürdüm, öyle sarhoş oldum ki o denizin görüntüsü, kokusu ve büyülü esintisi ile bir süre kendimi alamadım bu büyülü manzarayı izlemek için. Sonra akşam oldu hemen.
Hafızam unutmuyor elbet;
Akşam Melih’in getirdiği ve benim daha önce hiç yemediğim Yunanistan’ın en pahalı balığını keyifle yediğimizi, masada ki o sohbetin tadını, İpek’in hayatında ki vazgeçemediği 3 şeyi ve onu savunurken nasıl kalkanlarını çıkardığını, Melih’in ezberlemek istediği Atilla İlhan şiirini, masada ki gülleri, Bazı arkadaşların adada haftada iki gün eller havaya-yoksa eller cebe miydi?- yaptığını nasıl itiraf ettiğini, arkadaşın birinin bizim merakımız sonucu annesini arayarak saat kaçta doğduğunu bizimle aynı anda öğrenmiş olmanın yüzüne yansıyan keyfini, ve gülümsemesine yansıyan sevimliliğini, yükselen burcuyla doğum burcu aynı olan kovanın ne kadar dahi bir burç olduğunun söylenti olup olmadığı tartışmasını, İpek’in yükselen burcunun başak olduğu tahminimin isabetli olduğunu, ada meyhanesinde çalınıp söylenen şarkıları, o meyhanedeki taş duvarların beni alıp çocukluğumla buluşturduğunu, öndeki arabanın park sorunu yaşamadığını, ama bizim hamili kart yakınımdır sözü ile kesinlikle işimiz olmadığını, İpek’in şıklığını ve kırmızı topuklu ayakkabılarını, gecenin son mekânında arkadaşlarımızın nasıl da dans etme tutkusuyla dolup taşıdığını ama benim nedense uykumun geldiği ve herkes üzerinde ki fazlalıkları çıkarırken benim nedense üşüdüğümü, ama Allahtan üzerime alabileceğim bir ceketin bulunduğunu, dans şovunu izlerken gözümün biri açık biri kapalı bile olsa gene de ne kadar keyif aldığımı, uykulu bile olsam gene de fıstık ayıklayabilecek kadar uyanık olduğumu, o an’ların lezzeti zihnimde hala anımsayarak ve gülümseyerek dolandığımı da hadi itiraf edeyim…

1 yorum:
yaşam; nefes aldığın değil nefesinin kesildiği anlarda saklı demişti biri bana..
sık sık nefessiz kal emi kelebek :)
sevgiyle..
Yorum Gönder