Cumartesi, Haziran 28, 2008

"Yazılarını yazman için biraz ışık"


Taşındım ve taşınma sırasındaki hikâyeleri yazarak başlayacaktım ama onun önüne geçen başka bir şey oldu onu önce yazıp sonra sırasıyla Sivas macerasını, Şirin’in nefis masasını ve taşınma hikâyesini yazacağım, ama taşınma sırasındaki hikâyeleri dizi haline getirmeye karar verdim, zira öyle ilginç bir taşınma oldu ki, mutlaka unutmadan yazmalıyım dedirtti bana.

Geçen gün taşınma telaşı zihnimde okulda acil yapılması gereken vize programını hazırlıyorum ilan edilmesi gereken tarihi kaçırmışım bir yandan kendime kızıyor bir yandan da neden ben tek başıma bunca işle uğraşmak zorundayım ki diye hayıflanıyordum, dahili telim çaldı bir an tereddüt ettim acaba dedim açmasam beni oyalayacak biri olursa programı yetiştiremem, bunlar zihnimden ışık hızıyla geçiyor ve telefonum ısrarla çalmaya devam ediyor, derken açıverdim aniden;
- “Hocam merhaba, sizi yerinizde bulmak ne kadar zormuş” diyen bir ses. Karşıladı beni.

Arayan Türk Dili Edebiyatı bölümünden Doç Dr Turan Karataş, epey oluyor benim yazılarımdan birini okumuş ve çok beğendiğini ifade etmiş yayınlanması gerektiğini söylemişti, bir an tereddüt edip aslında yazılarımı paylaşma konusunda biraz tereddütlüyüm demiş olmama rağmen gene de ona yazımı vermiş ve “Olabilir” demiştim.
Evet, benim çocukluğumun bir kesitini anlattığım yazarken keyfi ve hüznü aynı anda aynı şiddetle yaşadığım Anı-deneme yazım Edebiyat Ortamı adlı derginin Temmuz sayısında yayınlanmış, gerçi ben henüz göremedim haftaya elimde olacak dergi ama Ankara’da dağıtıma girmiş, editör arayıp yazıyı çok beğendiğini ve mutlaka başka yazılarımı da yayınlamak istediğini söylemiş ben de Turhan hocaya, “Yazılarımı paylaşmaya karar verirsem elbet yollarım” dedim. Turan hoca belki de beni motive etmek için bir sürü güzel cümleler kurarak beni övdü, hatta daha önce de bir sohbetimiz sırasında benim gibi bir okuru edebiyat bölümü öğrencilerinde bile bulmak zor diyerek bana yeni Türk Edebiyatı bölümünde master yapmayı teklif etmiş, “Böyle bir okurla bir tez hazırlama hayalim var” diyerek benimle çalışmak istediğini de vurgulamıştı. Kendi alanımla ilgili bir sürü bildirim ve makalem yayınlanmış olmasına karşılık bu yazımı bir dergide görme fikri beni heyecanlandırdı, yazının her satırını ezbere bilmeme rağmen yine de heyecanlandım, hemen görmek istedim dergiyi, sonra düşündüm, bu yazıyı annem okusa çok üzülür, çok ağlar, hemen kendini suçlayacak bir şeyler bulur, oysa onun bıraktığı bir giysiyi koklayarak özlem giderdiğim günlerimi hiç anımsamaz bile, çünkü yaşanılanlar taraflarda aynı izleri bırakmaz, bunu bilmek de öyle üzmez beni zaten.
İlk aşık olduğum çocuk okusa- Kim bilir nerede, ne yapıyordur şimdi- çok gururlanır, mutlu olur bir kadının zihninde böyle bir yer edinmiş olduğu için eminim kendiyle gurur duyar, oysa o benim çocukluğumun aşkıydı, 10 yaşımın güzelliği, kimseler bilmezken aynı sınıfta başka sıralarda oturup, aynı öğretmene seslenirken onun sesini bile duysam yüzümü ateş basar, o sınıfın en çalışkanı olduğu için içten içe ona özenir ve onu kıskanırken, ona bir şey sormaya çekinir, yüzüm kızarır vücut kimyam değişirdi ama o ve diğerleri bunu hiç bilmezdi.. Aşkın böyle bir şey olduğunu, hissettiğin hiçbir şeyi karşı tarafta görmeyi beklememen gerektiğini öğrenmek uzun yıllarımı aldı, bunu öğrenirken hep o çocukluk aşkımın yüzü geldi gözlerime durdu ve ben hep aynı şeyi yaşadım.
Acının ve aşkın enfes bir tanımı var ama bunu ancak yaşayanlar dillendirebiliyor, okuyucuların zihninde kalan tad ise hep farklı farklı oluyor….

Ve bu sabah erkenden uyandım, birkaç kutu boşaltıp yerine yerleştirdim, boş kutuları kapıya koymak için kapıyı açtım ki, kapının önünde bir sepet, bir kutu mum ve üzerinde bir not vardı;
Yazılarını yazman için biraz ışık” kim, ne zaman gelip bıraktı bilmiyorum, hiçbir ipucu yok, o notun dışında, benim de hiçbir fikrim yok ama zamanlama adına müthiş güzel bir yeni ev hediyesi oldu bana. Bildiğim tek şey, mumları sevdiğimi bilen biri olduğu...

Ben bu gece o ışıkla yazılar yazacağım, belki bir edebiyat dergisinde belki de burada, ama mutlaka sizler de okuyacaksınız, mutlaka paylaşacağım…

Çarşamba, Haziran 25, 2008

Başka Bir Zamanda Yaşamak....




Dün gece rüyamda İstanbul’da deniz kenarında kumsalda oynuyorum, ama 5 yaşımın İstanbul’u, ben de 5 yaşımın verdiği çocuksu coşkuyla kumsalda deniz kabuğu topluyorum sonra bakıyorum ki biri beni izliyor uzaktan , o birisi benim 35 yaşım, birden ürküyorum onu fark edince, 5 yaşım bana gülümsüyor ama 35 yaşım ona dudak büküyor. Sonra 35 yaşım bir süre 5 yaşımın coşkulu oyunlarını izliyor sahil boyunca denizin sesiyle birlikte, sonra arkasını dönüp oradan uzaklaşıyor, üzerinde uzun bir askılı elbise var, aynı elbisenin 5 yaşımın üzerinde olduğunu fark ettiğinde dudağındaki somurtkanlık yerini umutlu bir gülümsemeye bırakıyor, 5 yaşım onu izlemek için elindeki deniz kabuklarını sahildeki kumlara bırakıp yürümeye başlıyor, 35 yaşım uzun bir yürüyüşün ardından bir merdiven tırmanmaya başlıyor, o merdivenlerin sonunda Yeniköy Kahvesine ulaşıyor, 5 yaşım o merdivenleri tanımadığını fark edip oradan 35 yaşım gözden kaybolana dek onu izliyor.
Bu rüya bana çocukluğumun mahallesini anımsattı, sabah mail kutumda ise sevgili Baver’in bloğuna yeni bir yazı eklediği iletisiyle karşılaştım, Baver benim çocukluk arkadaşım, biz aynı mahallede büyüdük o hala İstanbul’da aynı mahallede deniz ve yosun kokularıyla yaşıyor, şimdilerde Milliyet Blog yazarı kendisi ve bir gün “Özel Lezzet Durakları” başlığı altında Yeniköy kahvesi'ni anlatan bir yazı yazmıştı onu buradan http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=42064 okuyabilir Yeniköy Kahvesi’nin nasıl güzel ve özel bir yer olduğunu görebilirsiniz.. Lütfen okuyun bu güzek kahveyi, öyle bilinen kahvelerden değildir, hem sevgili Baver çok güzel anlatmıştır:))
Not: Ben yarın taşınıyorum, eşyaları evden eve nakliye firmasına verdim öğlen sularında gelip taşımaya başlayacaklar, ben de sabah telefon ve Internet nakil işlemlerini halledicim, telekom baş müdür yardımcısı ne kadar yakın arkadaşımmış göreceğiz:)) çünkü aynı gün içinde halledeceğinin söyledi bana bu gün, hatta dert etme sen hallederim ben diye de bastı havasını. Yeni yazımı muhtemelen yıldızlara yakın olduğum yeni evimin terasından yazacağım size, bu akşam son kez kutuların arasından Türkiye-Almanya maçını izleyeceğiz Gülşen ile, umudum Türkiye'nin gurbetçileri sevindirecek güzel bir sonuç ile yarı finale yükselmesi, zira önümüzdeki maçlara bakamadığımız için bu maçta, arkasına bakmadan evine dönen takımın Almanya olmasını istiyorum, hem de çok istiyorum. Şimdi bu yazıyı yayınlayıp hemen mng kargoya gideceğim Kuşadasındaki arkadaşım Medihâ'ya süpriz bir paket yollayacağım, eminim görünce çok şaşıracak ve sevinecektir, sonra da evdeki son paketlenmesi gerekenleri kaldırıp maç izlerken atıştıracak birşeyler alıp eve geçeceğim.

Salı, Haziran 24, 2008

Hayatın İntikamı



Ne zamandı tam anımsamıyorum şimdi bu yazı mail kutuma düştüğünde, ama zamanlama bakımından müthişti! Okuyunca hemen odamın koridorunda ki öğrenci duyurularını astığım panoya ignelemiştim, şimdi yeniden, bu telaşımın içinde, aniden düştü zihnime bu yazı ve paylaşmak istedim herkesle.. Gerçekten de hayat öyle "ben biliyorum" diyenlere dersini iyi veriyor sanırım....



Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak banasorduysa "bu işin olurunu", dedim ki:
Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama.
Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü.
Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.
Çünkü...
Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü.Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü.Âşık mı olmadın on altı yaşında?
Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda.
Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuzbeşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğünealdırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı.
Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları.
Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.
Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır..

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Dört Mahalle

Küçük bir kasabanin dört ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede “Evet ama” lar yaşıyormuş.

“Evet ama”lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise “evet, ama” diye yanıtlarlarmış.
Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

İkinci mahallede “Yapıcam”lar yaşarmış.
Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.
Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan “Keşke”cilerin hayatı algılama güçleri mükemmelmiş.
Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama maalesef her şey olup bittikten sonra. “Keşke”cilerin de başları hep kanarmış, duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise “İyi ki yaptım” lar otururmuş.

“Keşke”ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. “Yapıcam”lar, “Keşke”cilerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış. “Evet ama”lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

“İyi ki yaptım” mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış. Bu yüzden yaşadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Bu hafta hep birlikte “İyi ki yaptım” mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?


CAN DÜNDAR

METEF Fuarı

Bu yıl METEF (Mesleki Teknik Eğitimi Gelişitime Fuarı) tarihi Taşhan'da açıldı. Kız Meslek Lisesinin el sanatları sergisinin olduğu stand üst katta heryeri kuşbakışı görme şansının oldugu bir yerde, Yıldız hocanın dereceye giren yöresel bgebekleri serginin en önde yerini almışlardı. Gülşen ile Murat o akşam serginin nöbetçileriydi ben de onların yanına uğradım bana çay ve yanında da koyu bir sohbet ısmarladılar. Gece geç vakitlere kadar sürdü nöbet görevleri bu iki arkdaşın, ben de eski okulumdan arkadaşlarla özlem giderdim, sanırım eski çalıştığım ortamı zaman zaman özlüyorum. Murat öyle çok şey anlattı öyle çok soru sordu ki o akşam, resimleri çekerken de anladı bloğda yayınlayacaksın sanırım dedi, ona dedim ki "anlattıklarını büyük bir ciddiyetle dinliyorum yazının başlığı da Murat hakkında herşey olacak":)) hepimiz iyi kahkaha attık bu cümleye ama korkmasın Murat diye yazmadım ne o başlığı ne de onun o akşam söylediklerini, hem öyle bir başlık kimbilir kaç kişiyi korkutup, kalp çarpıntısı yapabilir diyen Gülşen'i de dikkate alarak, bu post Yıldız ve Murat'a verdiğim sözü yerine getirmek içindi, "o kadar resim çekiyorsun da bir kez olsun bizi anlatmıyorsun" dedikleri için:) şimdi bunu yayınlayıp hemen sanat müziği konserine gideceğim rektörlük binasında, şöyle güzel bir türk sanat musikisi dinleyip dinleneceğim, yarın akşama kadar anlatacağım dersler için enerjimi depolayıp geleceğim....

Cumartesi, Haziran 21, 2008

Özlediğin bir şehre yeniden gitmek, tıpkı eski bir dosta kavuşmak gibidir...

Cumartesi günü hiç plansız bir şekilde sadece içinden gelen bir ses ile-sahi ne zaman bitecek bu içinden gelen seslere olan inancı kendisi de bilmiyor - üniversite sınav görevini son dakikada bina sınav yöneticisini arayıp iade ederek gece otobüsüyle Ankara’ya gitti bu kelebek. Ramazan’ın deyimi ile “Unusual Butterfly”- 7 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından sabah 7 gibi başladı Ankara macerası, Ramazan ile simit sarayında sabah sohbeti yaptı açık limonlu çaylar ve simit eşliğinde, üniversite sınavına gidenlerin heyecanlarını izledi oturduğu taburenin üzerinden. İnsanların telaşlarına tanıklık etti kendi heyecanını bastırmak için, pazar gazeteleri okudu, sürekli saatine baktı, kendiyle ve zamanla inatlaşmayacağına dair sözler verdi kendine, Kızılay sokaklarında, kitapçıda uzun uzun kitap kokuları ile sarhoş oldu, buram buram kitap kokusu yayılırken ruhuna, ve o çok özlediği kokuları içine çekerken, kalbi başkenti saran aydınlık güneş gibi parlıyordu...
Ben Ankara’ya gittim; Ramazan’ı, Sema’yı, Suna’yı gördüm, Kızılay’da alışveriş yaptım, bol bol kitap aldım alamadığım tüm kitaplara dokundum, Leyla ile hasret giderdim, Leyla’nın bebeği Çağatay’ı ilk kez gördüm, neredeyse 1 yaşına girecek küçük bir sevimli mucize gibi çıktı karşıma şimdi bu Leyla’nın çocuğu mu dercesine baktım ona, Cahide anneye babannelik çok yakışmış fark ettim, kendimi alışverişe vurdum kendime kırmızı ayakkabılar aldım, mülkiyelerde oturup Akdeniz salatası ile pizza yedim, en son 1997 yazında gördüğüm eski bir arkadaşımı gördüm, hiç değişmemişsin iltifatlarını kabul ederken çocuklaşıp, utanıp mahcup oldum, gezdim, soluklandım hatta bu Leyla’ya yetmedi "kal" dedi, "bir gün daha kal" bana okulu arattı ben de pazartesi sabahı okulu arayıp bana bu gün izin verin yarın geleyim dedim, olur dediler gene gezdim, iki ayrı İngilizce kursuna gidip şartlarını öğrendik Leyla ile Leyla kafaya koydu bu yabancı dil sınavını geçecek bende aslında çok istiyorum geçmek çalışmaya başlasam artık diye hayıflandım, cesaretimi toplayamadım gene kendimden şüphe ediyorum dedim, öğrenme özürlü müyüm acaba diye, sonra ne mi yaptık? Fal baktırdık, falımda çıkan güzelliklere inanıp gülümsedik birlikte, Çok gezdik, çok güldük, çok kucaklaştık, çok mutlu olduk, çok fotoğraf çektik, çok alışveriş yaptık, çok dedikodu yaptık, çok hüzünlendik, biraz duygulandık, biraz ağladık, çok anılar canlandırdık, çok özlem giderdik, birbirimizden habersiz aynı renklerde giysiler giyinmiş olduğumuza çok şaşırdık, bu denkliğe çok güldük, güçlü hislerimiz ve iletişim yeteneğimiz için kendimizi çok tebrik ettik, çok ama çok eğlendik…
Ve döndü bu Unusual Butterfly yuvaya, 7 saat gidip 7 saat geri geldi, Ankara’da 2 gün geçirdi, döndüğünde “Yorgun, uykusuz ve hükümsüzdür” dedi kendisi için, "Dokunsam yakın, seslensem uzaktın"diye başlayan bir yazı yazdı küçük not defterine ama gene de"mutsuzum" yazmadı, evet hepsi bu kadar mı demeyin, bu anlattıklarının içinde 134 dakika eksik...Evet tam 134 dakika! Peki onu yazacak mı? Belki...

Perşembe, Haziran 19, 2008

Anahtar...

"Herkesin seviyormuş gibi yaptığı, ancak sevginin ne olduğunu pek az kimsenin bildiği bir zamanda yaşıyoruz. Belki de bütün zamanlar böyleydi. İmam şafi’ye:
O kadar insanla dostluk kurdum ki
Ellerim dolu sanıyordum
Başıma bir bela geldiğinde
Kimseye acımayan zamandan şiddetliydi
dostlarımın ihaneti”
dedirten hangi duygularsa ondan yüzyıllar önce yaşayan Hesiedos’a :
Sevme beni sözlerle, şuurlu ol
Hem de duy içinden
Seversen beni eğer, samimi olmalı duygun
Ya sev ta içten
Ya tamamen bırak
” dedirten de aynı duygulardır.

Sevginin sözden fiile geçmesi midir yoksa dostluk?

Gerçek sevgi, insanın “Ben” sınırlarını aşıp, bir başka insanın hayatında da sorumlu olduğunu düşünmesi midir?
“Birbirini sevenler, birbirlerine duydukları sevgi nispetinde diğerinin iyiliğini isterler” diyen Aristo dan, “ sevmek, sevilen kişinin en iyi taraflarını desteklemek, keşfetmek ve teşvik etmek demektir.” Diyen Alain’e kadar birçok filozofun sevgiyi, sevilenin gelişiminden duyulan “haz” olarak algılaması bize yardımcı olabilir mi?

Bu gelişimin faydacılıktan çok feragatle mümkün olacağını düşünmek bir anahtar verebilir mi elimize?
Anahtar varsa, kapının arkasında ya da önünde olmanın ne önemi var!

Maraş Dondurması Süprizi:)


Geçen gün Şükriye’yi yamacıma aldım kendimi dinletiyorum ona, sanırım fotoğraf makinesı o sırada Arzu’da olmalı çektiğini fark etmedim, nasıl konsantre olduysam artık, tam o sırada telefon geldi Berrin “Fatih Maraş’a gitmişti az önce aradı ki Nuran’a sürpriz bir paket yolladım otobüsle sabah almayı unutmasın diye, hemen “Dondurma” dedim, Maraş dondurması, unutmamış sevdiğimi, yaşasın diye de bağırdım. Sabah 9.00’da dersim olduğu için Gülşen’e tembihledim otogara uğrayıp alması konusunda, dersim bitince koşarak eve geldim dondurma dondurucuda beni bekliyor, daha yemeğe fırsat olmadan Yıldız aradı, “Dondurmayı bitirdiniz mi?” diye, ne zaman haberin oldu senin yaa, ne çabuk yayılıyor haberler burada dedim, tabi nerden bileyim ben Gülşen’in koşarak elindeki paketle önce okula gittiğini ve herkesin bundan haberi olduğunu, Yıldız Maraşlı olduğundan görür görmez “Yaşar pastaneleri” kutusunu anlamış, bunda dondurma var diye, ama ona dondurma bitti dedik:))
Fatih’e buradan teşekkür ediyorum, arkadaşlarımın ve eski öğrencilerimin “Nuran’ı mutlu etme kampanyası” açtıklarını düşünmeye başladım bile, ama buna neden gerek duyduklarını henüz çözemedim doğrusu, Ergin hocanın papatyalı saksıları ile Trabzon’dan gelen sürpriz kutunun hikâyesini daha sonra yazacağım:))

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Kelime Oyunları/ Zor


"Aramızda geçen sayılı konuşmaların birinde, babam, ölümünden hemen önce, “Bazen sert bir rüzgâr esebilir” demişti. “O zaman boynunu eğmekten utanma, yeniden başını kaldıracağını, yalnızca rüzgârın geçmesini beklediğini düşün.” Artık büyüdüğümü anladığı için mi, gazetelerin arasında oturduğu bir Pazar günü, sonunda yalnızca bir çocuk olmaktan çıktığımı düşündüğü için mi, yoksa gerçekten de insanlar ölüme yaklaştıkları anı hissederler mi, bilmem, hayattan, oradan buradan konuşuyorduk herhalde, nedenlerimle, niçinlerimle yaşamıma dair neler yapmak istediğime onu ikna etmek için kendimin de aslında pek fazla inanmadığı bir şekilde gerekçeler üretmeye çalışıyordum…
O, belki de kısa bir süre sonra kendimi içinde bulacağım bir hayata hazır olmadığımdan korkmuştu…
Gerçekten öyle mi, hayat yalnızca ara sıra gizlenmemiz gereken sert ve zor rüzgârlarla mı dolu, eğer onlardan korunabilirsek bunca acıdan da korunabilir miyiz?
Burada, tek başıma oturup yıldızları izlediğim bu yalnız gecelerde öğrendiğim tek şey, sert ve zor rüzgârlardan korunamadığım, söylediği gibi başımı eğemediğim…"

Cuma, Haziran 13, 2008

Samimiyetin Tarifsiz Kokusu

Bu bloğu oluşturmaya başladığım gün dün gibi aklımda, 2007 Ağustos ayıydı, neredeyse 10 ay olmuş, kendimden yorulmuş, yenilmiş, usanmış bir haldeydim, belki paylaşmak yükümü hafifletir, içimi ferahlatır, beni oyalar diyordum, kendim gibi insanlar vardır belki de hala bir yerlerde diye düşünüyordum, her şeye karşı inancım sarsılmış ama hayata hala bir parça umut kırıntısı taşıdığım günlerdi, zor ama güçlü olduğuma inanmak istediğim zamanlar yaşıyordum.
Aslına bakarsanız yazmak her zaman benim için yaşamak kadar elzem olmasına karşın, yazdıklarımı paylaşma fikri henüz sıcak gelmiyordu bana, yazdıklarımı orada burada bırakarak unutmaya çalışıyordum, kız kardeşimin bloğu vardı onu takip ediyordum ama cesaretim yoktu kendim için böyle bir şey yapmaya ve Dory bana ışık olmuştu bloğ fikrini hayata geçirmem konusunda. Sonrasında ise inanılmaz bir hızla, okuduğum bloğlarda önce kelimelerinin büyüsü ile karşılaştığım insanlar çıktı karşıma, sonra o büyülü kelimelerin sahiplerini tanıdım, onları sevdim, sonra kendimi yeniden sevmeye başladım, paylaştıkça hayata olan inancım arttı, ama sadece güzelliklere olan inancım değil, hala daha samimiyetle var olan yürekleri gördüm. Bu anlamda ilk paylaşımı Bağdat Cafe, sonra Geveze Kalem, ardında sevgili SS ile yaşadım. Onları kendime yakın bulmaktan öte kendimin bir yansıması olarak gördüm. Ve uykumun kaçtığı bir gece 7. Oda’yı keşfettim, önce afalladım, sözcükleri bana beni taşıdı, sonra pek çok sayfasında bunlar benimde hissettiklerimdi, demek ki yalnız değilmişim diyerek kaybettiğim, bana ait eski bir dökümanı yeniden bulmuşum gibi sevindim, hem öyle bir sevindim ki, o sevinçle oturup 7. Oda’ya gece vakti bir de mail yazdım, çocuklar gibi heyecanla. Aynı coşku ve heyecanla da karşılandığımı görmenin mutluluğu ise tarif edilemezdi.Bu hafta yaz okulu kayıtlarıydı, taşınma telaşıydı, eşya toplama trafiğiydi, giden arkadaşların veda yemeğiydi derken gerçekten de kendimi kaybetmişim. Gecenler bir mail aldım ; “bol telaşlı günlerinde bir nefes alımlık paket yolladım sana nihayet :)dün yolladım.. Bugün veya yarın elinde olmalı. Haber edersen sevinirim.ve umarım hoşuna gider :)” oysa ben 7.Oda’nın Prenses kızı Öykü’nün kitap okuma birincisi olduğunu öğrenince acayip heyecanlanmış ve hemen ona bir sürü kitap almam lazım diye harekete geçip annesine bir mail yazmıştım ama araya benim bol telaşlı günlerim girince ertelenmişti.Bu gün öğlen arası bizim okul sekreteri aradı “hocam bir kargonuz var benim odamda, yerinizdeyseniz yollayacağım” evet dedim beklediğim paket, paketi açtım, içinden daha önce çok beğendiğimi ifade ettiğim iki film, bir adet müzik dvd si, ve bir de kitap çıktı “Her Aşk Bir Masaldır” kitabın kapağını açtım heyecanla, çünkü ne zaman birine kitap alsam içine bir şeyler yazmadan vermeyen biri olarak, ben de yazılmış bir sayfa ararken buldum kendimi.

Sevgili kelebeğim
İnsan kendini yine insanda tanır demiş Goethe…
Hiç tanımadığım senin bir çok kelimende kendimi buluyorum ben de.
Bu hafif bir mutluluk duygusu gibi, senin gibi insanların olduğunu bilmenin verdiği rahatlık….Paylaşımlar için, arkadaşlıklar için mutlaka yan yana olunması gerekmediğini öğrendim. Uzaklık olsa da arada, dokunmasan da onu hissedebilmeyi öğrendim.Ve iyi insanlar olduğunu hayatta…
Ve o iyi insanların yüzünde küçük bir gülücüğe dönüşmenin çok kolay olduğunu…Uzak olsam da her zaman yakınındayım...
fatoş
Evet, eminim her aşk bir masal tadındadır, bunu yaşayarak öğrenen biri için güzel bir tercih bu şiir kitabı, filmleri ise yeni evimin terasında yıldzların altında seyretmenin hayalini kuruyorum. Evet, sevmek için, paylaşmak için, yüreğe bir parça değmek için, özlemek için mutlaka yan yana olmak gerekmiyor, dokunmadan da hissedebilmeyi öğrenmiş olmanın zenginliğini yaşıyorum şu an
Bunları size 7. Oda müziklerini dinleyerek yazıyorum...

Ben bu gün bir paket aldım Bursa’dan, taaa uzaktan değil, yanı başımdan bir paket, içinden samimiyet çıktı!
Odamı tarifsiz bir koku sardı...