Cuma, Şubat 22, 2008

Ve sonsuza kadar çilek tarlaları....

Posted by PicasaMolaya kelime oyunları ile ara vereyim, sonra belki bir gün de sevgili Sevil'in beni soblediği şeyleri yazarım ve molayı kaldırırım aradan diye düşündüm, aslında yazasım hiç yokken bu çilek sözcüğü çok sık geçince aklıma bu hikaye geldi oturdu...
Beatles rock türü müziği ile 1960’larda dünya çapında yaygın olağan üstü hayranlık uyandıran İngiliz müzik topluluğuydu. İngiltere'nin Liverpool şehrinde küçük bir çılgınlık olarak başladılar, kısa sürede bütün gezegeni saran bir salgına, Beatlemania'ya dönüştülerTümü Liverpool doğumlu olan dört üyesi vardı. (James) Paul McCartney (18 Haziran 1942), John (Winston) Lennon (9 Ekim 1940), George Harrison (25 Şubat 1943) ve Ringo Starr (asıl adı: Richard Starkley 7 Temmuz 1940). Hepsi işçi ailelerinden geliyordu. Beraber çalmaya başlamadan önce çeşitli rock gruplarında deneyim kazandılar. Ancak ben burada onların yaşam öykülerini anlatmayacağım şimdi, belki sizinde çoktan bildiğiniz ama benim 2 yıl önce bir arkadaşımdan tesadüfen dinlediğim, aslında bir çok ları için çok sıradan sayılabilecek bir hikâyeyi anlatacağım.

Beatles grubunun üyelerinden biri henüz okula yeni başlamışken sınıftaki diğer çocuklar bir gün nasıl çilek yediklerini anlatırlar, o ise hiç çilek görmemiş biri olarak onları hayranlık ve merakla izler, bu, tadını ve neye benzediğini bilmediği meyveyi hayalinde canlandırmaya başlar. Ama utandığı için de arkdaşlarına çileğin nasıl bir şey olduğunu bilmediğini söyleyemez. Bir gün derse bir rahip gelir ve onlara cennetin güzelliklerinden bahseder, cenneti öyle bir anlatır ki tüm çocuklar birbirlerine şaşkın şaşkın bakarak büyülenirler bu anlatım karşısında, sonra rahip çocuklardan anlattığı ve onlarında bu süre içinde hayalinde canlandırdıkları cenneti resmetmelerini ister, herkes kâğıt ve kalem alır eline ve yapmaya koyulur rahibin anlattığı cennetin resmini.
Ve ilerde Beatles grubunun en küçük üyesi olacak olan bu küçük işçi çocuğu ise, arka sıralarda yaptığı resmin tam ortasına şöyle yazar “Ve sonsuza kadar çilek tarlaları”

Cuma, Şubat 15, 2008

Mola


Bu günlerde neler yapıyorum; okula gidip koşa koşa derslere giriyorum, öğrencilerin olmadık ve ani gelişen sorunlarıyla ilgilenmeye, çözüm üretmeye çalışıyorum, geri kalan zamanda odamdan dışarı çıkmıyorum, hiç planda yokken alışverişler yapıyorum, her gördüğümü almak istiyorum, -alıyorum da-eve gelip yemek yapmak yerine yemek yememeyi tercih ediyorum:), yürüyorum, vitrinleri seyrediyorum ama gördüklerimi hatırlamıyorum, bir sürü yeni kitap alıyorum, hepsini aynı anda okumak istiyorum, doktorda sıra beklerken bile kitap okuyorum, eski iş yerime gidiyorum, eski arkadaşlarımı görüyorum, anaokuluna gidip çocuklarla konuşuyorum, açık ve limonlu çaylar içiyorum, sandıktan eskileri çıkartıp, üzerimde nasıl duruyor diye bakıyorum, zamanı unutmak ve geceleri uyumak istiyorum, ne zaman eski ben geri dönecek ya da bu daha ne kadar böyle devam edecek merak ediyorum...
Sevgili Sema yeni saçlarım ile bir resim görmek istediğini ve yeni yazılarımı okumak istediğini söylemiş, ben de onun birinci istediğini yerine getirip, bir süre yazmaya mola verdiğimi belirtmek istiyorum, umarım bu süre kısa bir süre olur. Ama yazılanları elimden geldiğince takip ettiğimi bilmenizi isterim, özellikle özgürlük kelimesi ile ilgili ne kadar hoş yazılar yazıldı kelime oyuncuları tarafından. En kısa zamanda tekrar görüşmek dileği ile.
Posted by Picasa

Pazar, Şubat 03, 2008

Mutluluk pastası-Mezuniyet çikolatası-Kahve falı






Pazartesi günü feci bir kar yağdı, okulda kayıtlar vardı, buna rağmen o gün 84 öğrenci geldi, ben akşam 17.00 ye kadar okulda onlarla uğraştım, kayıtlarını onayladım, derslerini seçtik, genel itibarıyla yorulduğumu hissetmedim. Salı günü özel okuldaki derslerimi yapar yapmaz eve gelecektim ama sinema programımız vardı, kar yağışı devam ediyordu, Arzulara gittim erkenden, Alperen’i de oraya çağırdım bir şeyler yedik birlikte, sonra akşam 19.15 matinesi için Arzu Flora Aleren ve ben birlikte sinemaya gittik Ulak filmine, biz Arzu ile filmi begendik ama çocuklar o kadar da iyi bulmadılar, çarşambada aynı şekilde ders kayıtları ile geçti, o akşam Arzu’ya dedim ki “ lütfen bana fal bak” gel dedi, biraz sakinleşeyim diye bir süredir atkı örüyorum Semra’ya ördüm bitti, şimdi Şükriye’nin atkısı elimdeydi, Biyo’dan kıskandım tabi, aldım şişleri Arzu’ya doğru yola çıktım oğlumda tatil nedeniyle o akşam birkaç gün kalmak üzere babasına gitti.
Arzu bana kahve falında acayip şeyler söylerdi, ilginç tarihler verdi, 4-14-24 meselaJ bir sürü harfler gördü, güzel haberler, bol paralar gördü, biraz sıkıntılarda gördü ama olsun o kadardaJ
Bir de Sevil ile konuştum gece, Merkür gezegeni gerileme devrine girmiş, 28 ocak- 19 şubat arasında ve bu iletişimle ilgili her şeyi etkileyecekmiş, ikili ilişkileri bile olumsuz etkileyen bu olay beni de sarstı diye teselli ettim kendimi, Sevil’e 19 şubat dan sonra iyileşecek mi her şey dedim, 15 gün daha gölge günler devam edecek biraz daha zaman var dedi, bu konuyu bilmek beni rahatlattı, bu sırada çekmeceleri düzenlemek iyidir kaybolan eşyalarınızı bulabilirsiniz diyordu, ben de kaybolan takılarımı bulurum belki diyip bu işe el attımJ yani insanın kendini oyalama taktikleri, oysa dersler başlıyor pazartesi ve ben hazırlıklarımı tamamlamadım henüz, bu gece en azından pazartesi gireceğim derslerin tüm haftalık programını çıkarıp çocuklara dağıtmayı düşünüyorum, ödevlerini, okunacak kitap listelerini ellerine verip şöyle bir açılış sürprizi yapayım:)
Perşembe günü sabah rektör yardımcısı aradı “acele gel seni biriyle tanıştıracağım” diye tam ofisimi kapattım çıkıyordum, bir yandan da söyleniyordum arabayla gelmedim kar yüzünden, nasıl çıkacağım ben şimdi rektörlüğe diye, kapıda eski bir öğrencimi gördüm, çıkışını almaya gelmiş imza için önce bana tabi, hemen geri döndüm, nasıl geldin ilçeden dedim bu havada nişanlısı getirmiş, aşağıda bekliyor hocam dedi, yazın mezuniyet partisinde tanışmıştım çocukla, arabaya zincir takmış onu yalnız bırakmamış gelmiş, ne güzel dedim içimden, beni de alıp rektörlüğe çıkardılar, onlara takip edecekleri işlem basamaklarını söyledim, sonra bir ara arayıp kütüphaneden bir kitap aldıklarını kitabı teslim etmediği için ilişik kesemediklerini ve kitabı hemen nerden bulabileceklerini söylediler, birkaç kırtasiye adı verdim, akşam servis saatini bekliyorum odamda Ayşegül ve Arzu geldiler çay içiyoruz erken çıksam bu gün diyorum kendi kendime, odamın kapısı çaldı, Merve, çıkışını almış elinde nefis bir çikolata kutusu bu sizin için hocam emekleriniz var üzerimde dedi, baktım sanki nişan kutusu bu ayol dedik, güldük, sevindik, açtık yedik, resmini çek dedi Ayşegül bloğa koy, ben de öyle yaptım:) Merve’nin çikolatası.
Cuma gün ders arasında bir ara bir arkadaşıma rastladım sadece selamlaştık, baktı yüzüme pek de iyi görünmüyorsun dedi, nasıl yani dedim ne var ki halimde sadece makyajım yok, akşama baktım kapı çalıyor 3 kişi ellerinde pastalar, içecekler, kuruyemişler almışlar, birisi; “bu mutluluk pastası, sen ye ve bu yüzün değişsin mutlu ol diye alındı” “dedi, cidden duygulandım, birileri fark ediyor seni, iyi olmadığını, her zamanki enerjinin olmadığını fark ediyor ve bunu değiştirmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor, bu çabanın anlamı çok büyük benim için… Çok değerli…
Bu hafta kahrımı çeken çok aslında, Arzu, Ayşegül Özer, Berrin ve bir de mailleri ile beni sakinleştiren Sema’ya teşekkür ederim, çekilecek kahrım yok biliyorum, belki biraz daha sürecek bu ruh halim, bilgilerinize:) Evde yemeklerde bile kaytarıyorum, kıymalı makarna, menemen, tost, patates kızartması ile geçiştirdim bu haftayı hep, kendim yalnızken zaten yemiyorum yemek falan...
Az önce gene sinemadan geldik, bu kez Çılgın Dershane filmine gittik, Alperen babasından geldi dün gece, süveter ve kazak almışlar Rodi’den karne hediyesi, bu filmi çok istiyordu, bayıldı ama ben beğenmedim, bir sürü genç kız poposu izledim sadece, şimdi çay demledim Arzu ve Özer çay içmeye gelecekler, bunu yayınlayıp oğlumun yanına gideyim hemen, yanımda büyüyen küçük adamı-her ne kadar artık hoşlanmasa da- biraz mıncıklayayım...

Cumartesi, Şubat 02, 2008

Kelime Oyunları/ Ertelemek-Ertelenmek



Bazı şeyler zamandan ve uzaklıktan hep daha güçlüdürler. Dillerden ve biçimlerden hep daha derin!


Düşlerini izlemek ve kendin olmayı öğrenmek gibi.
Bir fincana bakarak yaşamını anlamaya çalışmak gibi!


Keşfettiğin büyülü dünyayı başkalarıyla paylaşırken ve hayat seni acımasızca büyütürken,
kendini başka bir hayata ertelememek, ertelenmene de asla izin vermemek gibi...

Pazar, Ocak 27, 2008

Süpriz Pazar, havuz sefası, mangalda hamsi,arkadaş sohbetleri...





Pazar sabahı uyandım ki Alperen daha iyi, en azından ateşi yok, kendisini daha iyi hissediyor- bilgisayar oynamak istedi çünkü- iyi dedim, hava her zaman ki gibi soğuk ve karlı, canım bir şey yapmak istemiyor, ruhum gene bana ağır geliyor, oyalanıyorum, dün evimizde temizlendiğinden en iyisi kitap okuyayım dedim, belki biraz dağılırım, telefonum çaldı, Semra aradı, “havuzu ve saunayı yaktık hadi gelin, akşama da balık yapacak Bülent mangalda” hiç planda yokken, Alperen’e dedim sen havuza giremezsin ama belki oynarsın Tunahan ile ne dersin, “olur anne gidelim” dedi, gene bulutlu olan bana da iyi geleceğine karar verildi(!) o sırada Sema ile yazışıyordum, ben çok keyifli değilim ya acaba gitmesek mi dedim, o da; “ Sen şimdi onları da karartır mıyım falan diyorsun ama öyle olmayacaktır. İnsanlar seni kendi aydınlıklarına çekerler hiç merak etme. Alpi'ye de iyigelecektir, sonuçta biraz hareket daha çabuk toparlamasına yardımcı olur.” Dedi. Dediği gibi de oldu sanırım.
Arabaya atlayıp gittik, gerçekten de iyi geldi, kocaman şato gibi bir ev, yeni yaptırdılar, çok zevkli, çok hoş, çok estetik bir ev oldu gerçekten de, kış günü karlı dağ manzarası eşliğinde önce bir güzel yüzdük-kapalı havuz ama sera gibi camlardan he yer görünüyor, güneş sanki içerden ışıldıyor gibiydi- Şükriye, Semra ve ben, havuz resimleri yok çünkü makineyi aşağı indirmeyi unutmuşuzJ
Sonra 85 derecelik bir sauna muhabbeti, yüzümüze maskeler yaptık, kızarmış pancarlar gibi olduk hepimiz ama doğrusu vücudum rahatladı diyebilirim, vücudumun rahatlaması ruhuma da yansıdı ve kendimi daha hafiflemiş hissettim, çocuklar için de çok keyifliydi, sonra Bülent bize mangalda hamsi yaptı, Semra nefis bir domates çorbası, salata, turşu, yanında biraz dedikodu, biraz sohbet, çay, pasta, kahve derken bir de film koyuldu ama sonunu getirmeye zaman kalmadı çocuklar birer birer yıkıldılar havuz sefasından sonra, Alperen havuza girmedi ama gene de ona değişiklik oldu ortam, Sema’nın dediği gibi çabuk toparlandı “ben mikrop saçarım havuzda size, o yüzden girmeyeceğim” demiş ben yukarıdayken, canım benim çok da anlayışlıdır oğlumJ balık da yemedi sucuk ızgara yapıldı ona zaten, balık sevmez ama çorba ile doydum demişti, keyfi yerindeydi ama… Sürpriz bir şekilde piyangodan çıkmış bir pazardı, hiç hesapta yoktu ama belki de bu bir işaret bile sayılabilir, ne zaman ruhumun bana yük olduğunu hissetsem bir yerlerden birileri çıkıp “hayır aslında öyle değil” diyebilmeme yardımcı oluyor, gerçi onlar eski dostlarım, eski arkadaşlarım benim ama bunun bir anlamı olmalı değil mi? Hayatımızda var olan, başımıza gelen her şeyin bir anlamı olduğu gibi…
Alperen tatile girdi, ben yarın sabah okula gideceğim, yeni dönemin ders kayıtları başlıyor, 120 öğrencinin danışmanlığı var üzerimde, 3 gün içinde hepsi tek tek gelip evraklarını imzalatıp ders kayıtlarını onaylatacaklar, benim de aklımda Perşembe Cuma günü izin alıp Şöyle bir kaçmak var İstanbul’a doğru, havalar bozmaz ise, izinde alabilirsem okuldan, 4 gün bana çoook iyi gelecek diyorum…. Bakalım…

Cumartesi, Ocak 26, 2008

Hoşgeldin gripli tatil:)

 



Dün karneler alındı, Alpi büyük bir heyecanla evden çıkarken "beni erken eve bekleme lütfen anne arkdaşlarımla son gün eğleneceğiz" diye çıktı, ve tabi geç geldi, oysa ben ona Şule'nin dediği gibi tost ısmarlaycaktım teşekkürlü karnesine:) soğuyu yemiş gezerken, şimdi içerde işte bu halde yatıyor, durmayan bir öksürük ve salya sümük bir şekilde, sabahtan beri ballı ıhlamur kürü,acıkınca çorba servisi, burnunu silmek için bir rulo tuvalet kağıdı taşıyorum, bir yandan da söyleniyor tabi, yarına sokağa çıkacak kadar iyileşirmiyim diye... Odada lavanta kokusu yayılsın, rahatlasın diye üzerine lavanta yağı damlattığım bir mum yaktım. Gözünü açamıyor aslında ama arada bir tek gözü ile tv. bakmaya çalışıyor. Bu arada teşekkür aldı, takdiri 2 puanla kaçırdım diye hayıflandı, ilk kez takdir alamadım diye telefonlarda kimseyle konuşmak istemiyor, sorulunca uzun açıklamalar yapıyor, Anadolu lisesi çok zor hem 2 puanla kaçırdım, hem sınıfta sadece 4 kişi alabildi, ben bu sefer alamadım.... diye devam eden uzun cümleler kurarken sıkılıyor, babannesi ve annenesiyle konuşurkende ofladı dün akşam, ama kuzenleri anladı onu teşekkür aldım diyince Nihan, "ee tabi lise zordur, Anadolu lisesi daha zor" biraz gülmsedi, anlaşılmak ne güzel bir duygu değil mi? Yaşın kaç olursa olsun, anlatmadan anlaşılmayı öyle çok isterdim ki... Oysa hayatım boyunca o kadar çok anlatmama karşılık ne kadar anlayışsız insanlarla karşılaştığımı düşünüp gözlerim doldu hemen.... Az önce Dory'nin kuzenin başına gelenleri okuyunca kendimi düşündüm, kendimi düşünürken kulaklarımda Sema'nın bana söyledikleri vardı...
İçerden öksürük sesleri kuvvetlendi, gidip ıhlamur yapayım, taze portakal suyu sıkayım, ateşine bakayım, çocukken de hastalanınca hemen onu nasıl kucaklayıp doktora gittiğimizi anlatayım, kendime de bir sıcak çukulata yapayım, yanınbaşına oturayım,yüzümü karanlıktan kurtarayım, sadece oa odaklanayım, tatilini iyi geçirmesini sağlamak için uğraşayım, çok huzursuzlanırsa da alıp hastaneye götüreyim, bir iğne ile daha rahat bir gece geçirmesini sağlayayım...
Posted by Picasa

Salı, Ocak 22, 2008

Tatil diyalogları





Pazar günü kek nefis oldu, sapsarı portakal kokularıyla mutfağı sardı, geç saatlere kadar çay içip kek yedim bir de patlamış mısır istedi Alperen tabi film izlerken. Tembel bir pazar günü geçirdik.
Pazartesi okula gittim notların çıktılarını teslim etmek için, 1. sınıflar Çocuk Gelişimi ve Eğitimi dersinden döküldüler başarı oranı %49 olunca çocuklarda teker teker okula dökülmüşler, itirazlar var ama yanlışlık yapılma ihtimali üzerine değil, sorular çok zordu ama ne yapalım üzerine, ben de birkaçını karşıma alıp, "ben size bu konuları tek tek anlattım mı? sonra nasıl soru soracağımı açıklayıp örnek soru yaptım mı? son ders fınallerden önce anlayamadığınız bir kısım varsa yeniden anlatayım dedim miİ? dediniz hocam, eeee? kafalar önde, ders seneye yeniden alıncak çünkü bizim okulda bütünleme yok ne yazık ki. Ben de telefonumu bir ara kapadım, onun dışında önemli bir şey olmadı, çok geç olmadan okuldan çıkıp eve geldim zira yerler çok buzluydu.
Uzun zamandır evdeki kütüphanem üzerime üzerime gelmeye başlamıştı kitaplar düşecek gibi oluyordu, okuldaki kitaplığımı eve getirmeyi planlıyordum, zaten onu alırken de amacım bir gün eve getirmekti, ancak o zaman okuldaki kitaplarım ne olacaktı . Birlikte çalıştığımız arkadaşım Ramazan OTDÜ’de doktorayı kazandı ve geçenlerde gitti, kendisiyle çalışmaktan büyük keyif alıyordum ama onun geleceği için güzel bir başlangıç oldu tabi ama uğurlamak biraz buruk oldu benim için ve tabi ben biraz üzüldüm- hala da üzülmekte ve hayıflanmaktayım, ama darısı başıma inşallah- o giderken tabi odasını boşalttı ve kendi kitaplığını bana hatıra olarak bıraktı, böylece benim ofisimdeki kitaplarım onun kitaplığına aktarıldı böylece benim de uzun zamandır eve getireceğim diye göz koyduğum kitaplığım açığa çıktı, hemen bir öğrenciden yardım alarak onu eve getirdim ve yerleştirdim,hatta mum bile yaktım üzerinde kitaplar nasıl da aydınlık ve hoş duruyorlar diye, kitapları izlemeyi bile çok seviyorum ama hala okunacak onca kitabım beklerken sürekli yenilerini aldığım ve kendime engel olamadığım için zaman zaman kızıyorum da, gerçi nasılsa okurum diyorum ama hep istediğim kadar zaman ayıramıyorum artık okumaya, ya da eskisi kadar diyeyim, ama kitapları yerleştirirken yeniden açıp baktım bazılarına fark ettim ki kokular sinmiş sanki okuduğum zamandan, ben okuduğum tüm kitapların sayfalarına notlar alırım ve sürekli karalar ve bir şeyler çizerim, bu yüzden de artık özelleşmiş olur kitabım ve eğer birisi kaybederse o kitabımı, yerine yenisini alsa bile gelen kitap benim kütüphanemde emanet durur, bana ait olmadığı her halinden belli olur, ya da ben böyle hissettiğim için huzursuz olur onu oradan kaldırmak isterim, işte bu yüzden bir süredir bazı kitaplarımı okumak için ödünç vermemeye başladım, bana göre çok yadırganacak bir davranış şeklidir aslında, her şeyini paylaşan biri olarak ama ne yapayım daha iyi bir çözüm bulamadım.
Kitaplığımı yerleştirdim, koltuklara polar örtüler aldım serdim, sürekli cips ve patlamış mısır yiyen oğlum tarafından epey hasar verildikten sonra.
Dersler yok okulda ama benim özürlü çocuklara olan derslerim devam ediyor, Salı-Cuma-cumartesi günleri, onların gelişim raporlarını ve karnelerini yazacağım birazdan sabah eski okulumdan arkadaşlarım kahvaltıya gelecekler öğlene kadar onlarla çay içip tembellik edeceğim, hatta bir de örgü bile başladım, Alperen'de cuma günü alacağı karne için notlarını hesaplayıp duruyor, bu okul zormuş takdir alamıyormuş çünkü takdir için 2 krediye ihtiyacı varmış ama teşekkürde fena sayılmazmış, matematik ve fizik dersleri 5 ingilizce dersi 4 düşüyormuş, karnesindeki tek 3 biyoloji dersiymiş, hayıflanıp, sızlanıp duruyor, tatil böyle bir şey ama gene de kesmiyor içimdeki bazı özlemleri, benim burnumda İstanbul kokusu var, hafta sonu uçağa atlayıp gitme isteğim, indirimden kendime bir beyaz kaban ve siyah bir çizme alma isteğim, Ortaköy’de deniz kenarında bir ada çayı içip,martıların uçuşlarını izleyip,motor seslerini dinleyip, yosun kokusunu içime çekip, Yeniköy’de bir sahil gezintisi yapıp hüzünlenme isteğim…

Pazar, Ocak 20, 2008

Dünyanın en eski erotik tatlısı nedir?



Günlerdir nihayet bu Pazar günü acaba ne yapsak ki diyebilecek kadar boş zaman buldum, ve buraya da bir şeyler yazabileceğim, gecen günleri kısaca özetleyeyim;
10 gündür devam eden final sınavları çarşamba günü bitti ancak Pazar gününe kadar sisteme notların girilmesi gerekiyordu, ve ben gunlerdir bunu yapmaya çalışıyorum, daha dün gece tamamını bitirip internet ortamından ilan ettim, çünkü üzerimdeki ders yükü gerçekten çok, ancak iki gündür de cep telefonuma itiraz mesajları geliyor mesajın bir tanesini çok manidar olması dolayısı ile sizinle de paylaşmak istiyorum, bu bir uygulamalı sınavdı, gruplar kendi yaratıcılıklarını da ortaya koyarak okulöncesi çocuklar için bir kavramı öğretmeye yönelik oyun planlayıp oynayacaklardı, hatta o dersin vize görüntülerini daha önce yayınlamıştım, “oyun ıcınde oyun” baslığı altında, aynı dersin finali de yapıldı, üstelik cok da eğlenceli geçti, çocuklar emek verip bayağı uğraşmışlar tabi ama ben “evet güzel olmuş” dememeliymişim, ya da dedim madem o dediğim oyuna tam not vermeliymişim, telefonuma gelen mesaj; “hocam Allah’ta biliyor ya, o hazırladığım oyunu begendıgınızı düşünmüştüm, nerde hata yaptığımı öğrenmek isterim, haşa itiraz etmek değil amacım sadece beklentilerinizi karşılayamadığım için çok üzüldüm” bu mesajı yazan ögrencının aldığı not ise 90! Evet evet 90, ama o neden 100 olmadığını sorguluyor, hak verdim, her ne kadar defalarca bana mesaj cekip soru sormayın rica ediyorum sizden desem de önüne geçemediğim bu uygulama karsısında ona cevap verdim, “ beğenmemin tam not almanı gerektirdiğini sanmıyorum, çünkü; yaratıcılık gerektiren tüm etkinliklerde her zaman daha iyisi ve daha farklısı olabilir dusuncesının doğruluğuna inanıyorum, size de bunu iyi öğrettiğimi sanıyorum, aldığın not gayet güzel, seni tebrik ederim” dedim. Ama aklıma final sınavının olduğu gün gelen bir başka mesaj geldi, sınava 2 saat kadar var, okuldayım bir şeylerle uğraşıyorum bir mesaj düştü telefonuma, “hocam ben x, yurttayım xx arkadaşımız rahatsızlandı, sğrekli kusuyor ama doktora gitmeyi reddediyor sınav oldugu için, zorla doktora götürelim mi, yoksa sizi ilgilendirmez mi” önce bir şaşırdım, bu ne diye, sonra kısaca “doktora götürün” yazdım, tabi o “sizi ilgilendirmez mi” kısmının sorgulamasını sınav bitimine bırakarak, hala daha soramadım onun hesabını gerçi ama:) ikinci dönem başında bununla ilgili bir iç açıcı konuşma yaparım herhal:)
Bu Pazar sabahına her zamankinden daha rahat uyandım, Alperen “bu gün ne yapalım anne” diye sordu, tam bir plan yapmak üzereydik ki, onun arkadaşı aradı onlar birlikte plan yaptılar bana da onları gidecekleri yere bırakmak duştu.
Simdi bu aşurenin hikayesine geldi sıra, Perşembe akşamı beni eski okulumdan aradılar, Cuma günü aşure yapılıyor okulda mutlaka bekliyoruz diye, tabi bensiz olmaz aşure….
30 yaşıma kadar aşurenin tadını bilmiyordum, Ankara’ya her hafta gittiğim yüksek lisanslı günlerimin birinde Buket Uzuner’in bir öykü kitabını okudum “şiirin kız kardeşi öykü” kitabın içinde aşure ile ilgili bir hikaye geçiyordu, ve aşure için dünyanın eski erotik tatlısı deniyordu, o anda içimde inanılmaz bir şekilde bu tadını bilmediğim tatlıya karşı bir merak uyandı, okula gelir gelmez, ağırlama gıda bölümüne, dünyanın en eski erotik tatlısı nedir biliyor musunuz diye sordum, sonra da tabi kantinde ki herkese, benim neşeli, keyifli ve bol kahkahalı nu- lu günlerimden biriydi, (bir donem kendimi ikiye ayırmıştım, birisi -nu- idi) sonrasında da ben aşure istiyorum dedim, kırmadılar ve yaptılar, 30 yaşıma kadar aşurenin tadını bilmeyen ben aşure sever olarak anılmaya başladım, hatta bir arkadaşım o ara beni telefonuna aşure diye kaydetti…. Güzel günlerdi….

Az önce fırına portakallı kek koydum, Endişeli peri’den kıskanıp,onun tarif ettiği gibi sapsarı olur mu bilmiyorum ama akşam 5 çayına yetişmesi gerek, şimdi kek fırında pişedursun, portakallı kek kokusu mutfağı sarsın, ben de yıkanmış çamaşırları asayım, okunmuş sınav kağıtlarını yerine kaldırayım, tüm bunları yaparken bir Sezen Aksu parçası açayım, bu Pazar günlerdir hatta haftalardır ihmal ettiğim evimi toplayayım, unuttuklarımı hatırlayayım, umutlanayım…

Salı, Ocak 08, 2008

Özlemin tarifsiz kokusu...




Altı kardeş! Altısından dördünün buluştuğu bir fotoğraf karesi. İki baştakiler halalarım, biri en büyük halam, diğeri en küçük halam, ortadakiler ise amcalarım, bu resim karesinde iki kişi eksik, halalarımdan birisi, muhtemelen o ortamdan uzak bir yerde bulunduğu için, yani yaşadığı köyde olduğu için yok, ama bu resimde başka bir eksik daha var, istese bile asla bu karede olamayacak biri, babam! Evet, az önce bunu düşündüm, babam bu karede olsaydı eğer nerde ve nasıl olurdu, muhtemelen ortada, küçük boncuk gözleri ve buğulu bakışlarıyla sağdaki küçük halamın gözlerine benzer bir görüntü sergilerdi. Babam yaşarken çekilmiş resimleri bu kadar önemsemezken, yokluğunda, olmayacak olmasında bulduğum kekremsi tad nedir? Beni nerelere sürüklüyor acaba? Resmi incelerken acaba ne düşünüyorlardı dedim içimden; bu resmi ben çekmedim ama “sanki yıllar mı hızlandı? yoksa daha dun gibiydi her şey” der gibi bakmışlar objektife, ama iki hüzünlü bakışı yakalıyorum hiç vakit kaybetmeden, kırılgan iki bakış, iki hüzünlü kardeşin bakışı yan yana, içinde mutluluğun barındığı ama gene de hüzünlü olduğu apaçık görülen bakışları.. Kim bilir belki de çocukluklarını düşünüyorlardı, belki de bu güne kadar yaşadıklarının etkileri, yaşamın onları nasıl savurduğuna hayıflanıyor, aynı zamanda buluşabilmenin şaşkınlığı ile ılık bir huzuru aynı anda yaşıyorlardı, işte “hayat” diyorlardı, aynı yerde, aynı fotoğrafa bakabilmenin tadına varmaya çalışırken acıları ve hüzünleriyle de boğuşuyorlardı, aynı anda bütün karmaşık duyguları tarafından sarmalanıyorlardı, yüzlerinde ki derin çizgiler onları ele veriyordu, eksiktiler belki, uzaklıklar vardı ama bir o kadar da mutlu olduklarını gizlemeyecek kadar içten…

Resme bakarken birden gözlerim kamaşıyor, hiç hesapta yokken babamla gittiğim deniz kenarı, iyot ve tuz kokusu burnumu sızlatıyor, amcamla gittiğimiz Yeniköy börekçisi görüntüleri, bir yaz gecesi esintisi gibi zihnimin tavan arasından fırlayıp, gözlerime yerleşiyor, onlara özlemle bakarken, yüreğime bir giz düşüyor ve Cemal Süreyya geliyor gene aklıma;

Her ölüm erken ölümdür tanrım,
Yine de verdiğin şu hayat her şeye rağmen güzeldi,
Üstü kalsın…


Çok yaşasınlar! Çok...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Yılın ilk beyaz güzelliği-1

 



Sevgili Sema, "Kar yagdı İstanbul'a, bu yüzden yenilendik" dediği günden beri hayıflanıyor ve kıskançlık yaşıyordum:) buraya ne zaman yağacak acaba diye, bu gün sabah dersim başka bir okuldaydı, orada işim bitince öğleden sonra kampüse gittim, odama bir kapandım, sınavlardan, gelen giden öğrencilerden basımı kaldıramadım, taaa ki, uygulamalı sınav yaparken, çocukların "Hocam dısarıyı gördünüz mü? Nasıl geri döneceğiz" demelerine kadar. Bir baktım cidden dedikleri gibi, ben okula gelirken sadace "havada kar kokusu var" diyordum, aradan bir kaç saat geçmedi ki, heryeri beyaz bir güzellik kaplamış, saatime baktım daha 20.00 bile olmamış, sınavı kısa kestim çünkü çocuklarda dönemezlerdi şehre bu şekilde, odama gidip pencereden seyrettim bu güzzelliği biraz resim çektim, nasıl eve giderim diye düşünüyordum ki telefonum çaldı, telefondaki ses; "Hocam nerdesiniz? Eğer kampüste iseniz ve de arabayla gitmiş iseniz oradan dönemessizniz isterseniz ben gelip sizi alayım bekleyin" dedi, pencereden bakıyordum arabalar kayıyor ve kaldırma çarpıyorlardı, minübüslerde aynı şekilde, ama manzara müthişti. Furkan beni almaya gelene kadar fotoğraf çektim, yağan kar çam ağaçlarında inanılmaz bir güzellilk oluşturmuştu, öğrenciler cadde üzerinde kayıyorlar, çığlık atıyorlar, sınavdan çıkmış olmanın rahatlığı ile neşeleniyorlardı, Furkan iyi ki geldi yoksa kesinlikle ben arabayla gelemezdim diye kendi kendime söylenerek çıktım, evde Alperen bekliyormuş bu kez dışarı çıkmayı ve gece yarısı 23.00 sularında heryeri kardan ıslanmış bir vaziyetde eve döndük... Şimdi erkenden kalktım bu resimleri yayınlıyım öyle okula gideyim diye ama tabi kar yagışı devam ediyor, en az 1 saat önce çıkmam gerek evden derse yetişmem için, botlarımın kara basarken çıkardığı o güzel sesi dinleye dinleye yürümek bana iyi gelecek biliyorum...
Posted by Picasa