Salı, Mart 08, 2016

Özlemek

Uzun bir aradan sonra yeniden yazmak isteği ve fakat bir telaş. Ne yazmalı, nereden başlamalı bu zamansızlık içinde. Bir bahar gününde, 9 yıl olmuş burayı kuralı. Bu emeği de göz ardı etmeden bakmalı. Yazmayı mı okumayı mı daha çok özlediğime karar verip yeniden geldim.

Çarşamba, Kasım 26, 2014

42 oldum

14 Eylül 2014


Eylül, yağmur, rüzgar... Hüzünlü müyüm? Bilmem. Karamsar değilim. Bir amaca bağlanmayan ruh gibiyim. Hep düşünceliyim, dalgınım, yorgunum, çay içiyorum, kitap okuyorum, Şükriye ile yüzmeye gidiyorum, çokça dua ediyorum, bir miktar kendi kendime konuşuyorum, kendime karşı daha merhametli olmak istiyorum bazı günler Serhat’ı yakalayıp onun beynine veriyorum. Geceleri geç vakte kadar Liva’da ders çalışıyorum, makale yazmaya çalışıyorum. Bazen de Mehmet ile bir çizgi film karakteri üzerine ikimizin de bir türlü değişmeyen fikri üzerinden beyin fırtınası yapıyorum.
Kafam kartpostal gibi bakıyorum bakıyorum, kıpırdayamıyorum. Zaman bedenimin şeklini alan eski bir eşya gibi, gidip yerleşiyorum içine usulca. Aynı şeyleri yapmak zamanı hızlandırıyor. Oysa ben zaman hiç geçmiyor sanıyorum. Hep aynı fotoğrafı çıkarıp gösteriyorum kendime. Ben şöyleyim, böyleyim derken ne kadarı doğru bunların kestiremiyorum. Bir acımasızlık rüzgarı esiyor kendime doğru böyle anlarda. Geçen yıl doğum günümde bazı kararlar almışım;“ Uzuner kadar güzel yazılar yazabilmeyi, kendi merkezime doğru yol almaktan korkmamayı daha cesur olmayı hatalarımı ve başarısızlıklarımı kabul edebilmeyi her şeye gücüm yetmeyeceğini öğrenmeyi, annemi daha çok aramayı, çocuklara yönelik işlere daha fazla zaman ayırmayı diliyorum.Demişim. Uzuner kadar güzel yazılar yazabilmek için hala çalışıyorum elbette, ancak - biri baskıda- 3 farklı deneme ve öykü yazım yayınlandığı için pek bir mutlu olduğumu söyleyebilirim. Kendi merkezime doğru yol alabildim mi, daha cesur olabildim mi işte onlardan hiç emin değilim. ve fakat neden hayata uyum sağlama becerim bu kadar eksik, bu kadar aksak, ya da neden herkes gibi değil diye hayıflandığım doğru. Evet, Annemi daha çok aradım. Çocuklara yönelik işlere daha fazla zaman ayırdım. Hatalarımı ve başarısızlıklarımı büyük bir olgunlukla kabul ettim. Her şeye gücümün yetmeyeceğini de öğrendim, kendi merkezime yol almaktan korkmadan hemde. Yalnızlığımın kıymetini de öğrendim bu arada ancak yine de adını koyamadığım bir şey var. İçimde, en derinimde küçük bir kaya büyüklüğünde, damarlarımda ağır ağır, sinsi sinsi ilerliyor, yaşamama engel oluyor, hatta bazen beni nefessiz bırakıyor bunu görebiliyorum. Bu durumu hak edip etmediğimi hala sorguluyorum. Bu kayanın çevresindeki daracık, bereketsiz toprakta kendim olmakta hala ısrar ediyorum. Anlayacağınız bu yeni yaşımın başlangıcında hayata karşı bir eylem planım yok maalesef. Yalnızlıktan filan değil bu inanın. Bu kadar basit olmadığını biliyorum, hayır sadece bilmiyor, eminim de. Bir anlamsızlık, boşunalık duygusu sis gibi kaplıyor zihnimi. Belki de bir aldanmışlık hissi bu. Bu dünyanın anlamına sürekli inanç duymaya çalışmak ne kadar yorucu değil mi? Belki de dünya bana uzansın, tatlı tatlı, güzellikle, sürprizlerle ve sevecenlikle gelsin, omzumdaki bazı yükleri alsın, içimde sinsice dolaşan şu kayayı kaldırsın, ruhuma derin bir aydınlık bağışlasın istiyorum. Sanırım birinin beni sırtımdan hayatın içine doğru ittirmesi lazım. Ancak öyle öğreneceğim tekrar yaşamayı.
Hoş geldin yeni yaşım. .

Pazartesi, Eylül 16, 2013

14 Eylül 2013

Artık 41 yaşındayım. On yaşına kadar, çevremi, özellikle çevremdeki insanları, doğayı, gürültüyü, sessizliği ve yalnızlığı kavramaya, köye, toprak eve, geceye, korkuya, çocukluğun içindeki çocukluğa, derinimde bir anlam vermeye çalıştım.
Ama 40’ından sonra insan yaşla ve hayatla olan resmiyeti biraz çözmeli diyorum. Sağduyulu bir akıl ile Eylül'ü, sonbaharı, ayrılığı, kavuşmayı, kazanmayı, kaybetmeyi, mucizevi karşılaşmaları, aşkı, kısaca yaşamı, içine hüzün katmadan anlamaya çalışmalı. Bir ruh gibi masum olmalı. Gerçi 40 lı yaşların soğuk görüntüsü buna izin vermiyor pek. Ama 40’ından sonra hayat öyle donuk, unutkan, gri felan olmuyor. 20’sinde ve 30’ unda ki renklerin neyse biraz daha canlanmış olarak giriyor yaşamınıza. Eskiden sevmediğiniz yağmuru seviyor, sevdiğiniz şiirlere yenilerini ekliyor, ölüm ve ayrılık hikayelerine aynı şekilde ağlıyor, hayalleriniz için bedeller ödüyor, arkadaşlıklarınıza daha bir kıymet veriyor, koşulsuz sevmeye, iyiliğe, merhamete sığınıyor, gençlere ve çocuklara, hali için şefkat istikbali için daha bir hürmetle bakıyorsunuz. Çünkü daha çok anlamak istiyorsunuz. Bence bu yaşta çaresizliğinize de çareler üreten parçanıza da eşit uzaklıkta oluyorsunuz. Bunları yaparken eğer bir gurbetlik, hasretlik, özlem gibi eksik bir duygu varsa yaşamınızda savaşıp durduğunuz, işte o zaman içinizin her yerine bulaşan hüznü hiçbir denizde yıkayamıyorsunuz.
Her şey karıştığında ve sis bastırdığında şiir gibisi yoktur diyip 20’li yaşlardan beri cebinizde biriktirdiğiniz şairlere doğru yola çıkıyorsunuz. Eski ve yeni şiirlerle içinizde saklanana gülümsüyorsunuz. Elinizi kalbinize koyup içinizdekileri korumak istiyorsunuz. Sanki biri gelip O’nu sizden alacakmış gibi. Yaş almanın bütün esprisi bundan ibaret aslında.
41 yaşımdan beklentilerim var;
Affetmem gerektiğini düşünmeden affedebilmeyi, görülenin dışındaki anlama saygı duymayı, aklımı ve egomu hiç farkına varmadan devreden çıkartabilmeyi, kendi merkezime doğru yol almaktan korkmamayı, kalbimden uzak olanları hayatımdan da uzaklaştırmaya cesaret etmeyi, vazgeçilmiş zamanlar için daha fazla mızmızlanmayacak kadar olgunlaşmayı, sevdiklerime sahip çıkmayı, daha cesur olmayı, mükemmeliyetçi olmamayı, hatalarımı ve başarısızlıklarımı kabul edebilmeyi, Uzuner kadar güzel yazılar yazabilmeyi, "aşk" , “hayat” ve "anlam" üzerine daha çok okumayı, yeryüzündeki çirkinlik ve kötülükten koruması için Allah'a her gece dua etmeyi unutmamayı, daha fazla yolculuk yapmayı, her şeye gücüm yetmeyeceğini öğrenmeyi, annemi daha çok aramayı, çocuklara yönelik işlere daha fazla zaman ayırmayı diliyorum..

Yeni yaşım kutlu olsun:)

Pazartesi, Ağustos 26, 2013

Bir İnsan Niye Sevilir?


"Kendimi bazen şaşkınlıkla izliyorum, neden hayata uyum sağlama becerim bu kadar eksik, bu kadar aksak diye, ya da neden herkes gibi değil diye hayıflanıyorum. Aslında  herkesi derinlemesine izlerken kendimi köşe bucak tanımak için çok fazla çabalıyorum, her gün her saniye kendimde bir eksik kusur bulup kendime kızmak için sebepler üretmede fazlasıyla yetenekli olduğumu düşünüyorum. Kim olduğunu bilme yolculuğu o kadar da kolay değildir bu hayatta. Mesela daha geçen gün kendime bir davranışımdan ötürü teşekkür ederken aynı anda daha sevecen, daha yumuşak, daha vurdumduymaz, daha politik davranabilen, daha yürekli biri olmak isterdim aslında derken yakaladım kendimi. . Öyle olmayı hiçbir zaman beceremeyen biri oluşuma hayıflandım, bazı zamanlar bir şeyi neden sevdiğimi kendime açıklayamıyorum, böyle zamanlarda eksik bir şey var mutlaka ve ben bu eksiği tamamladığımda açıklanması gereken bütün duygular açıklanacaktır acele etme diyorum ama kendime kızmayı da ihmal etmiyorum.  Oysa, bir şeyi neden sevdiğimizi açıklayacak yan yana gelmiş bir sürü süslü cümleyi birleştirebilecek kadar çok sözcük bildiğimi sanıyorum ama bu durum içimde eğer gerçek yerini tam olarak bulmamışsa, bir eksiklik, bir huzursuzluk silsilesi halinde hücüm ederek beni o kapıda durduruyor, susturuyor, dahası acımasızca atılmış bir ok gibi  kilitliyor.
Bir zamanlar beni meşgul eden soru; neden bazı insanları daha farklı severiz sorusuydu. Hayatını geçmişin evlerine göre ayıran benim için çok ama çok sorgulamaların içinden geçirdiğim bu soru bir dönem  ayrı ayrı satırlarda can buldu. Aslına bakarsanız cevap basitti; Bazı insanları sevmemizin nedeni, onunla olduğumuz zamanlardaki kendimizi sevmemizdir. Bazılarını çok özlememizin nedeni, onunla beraberken yapıp ettiklerimizin bizi iyi hissettirmesi.. Sevdiğimiz o değil, onun yanında ki kendimizdi..  




Cuma, Mart 08, 2013

Günler günleri kovalarken...











Senin elin söylerken,
benim kalbim titrer.
Suyu dök, yüreğimi serinlet,
parçalarımızı topla,
toprağı üzüntüden ayıkla,
kısacık anları bir mucizeye çeviren bakışlarınla sesini buluştur
ve içime büyük bir sabır bağışla.

Pazartesi, Ocak 21, 2013

KUMDAN KALELER YAPMAK

Aşağıdaki yazım Edebiyat Ortamı Dergisi Ocak-Şubat 2013 sayısında yayınlandı.
 
 
 
 
 Gündüzleri birçok yer gezip, geceleri aynı yatakta uyumak gibi…

 

 Gökyüzünde uçurtma uçurduğun çocukluk günlerini hatırlamak gibi…

 

 Dönüp dolaşıp aynı hikâyeye ağlamak gibi…

 

 Aynı yaman çelişkileri yaşamak, o yaman çelişkilere şaşırmak gibi…

 

 Sonu gelmeyen, bir türlü bitmek bilmeyen bir yolun, sonunu hiç düşünmemek gibi…

 

 Ait değil, emanet olduğunu bilmek gibi…

 

Koşarak geldiğin yollardan yürüyerek dönmek gibi…

 

Özlemek, özlemine dayanamadığın bir anda bile, öylece uzaktan seyretmek…

 

Merakına yenilmemek… Beklemek gibi…

 

Başka başka hayatlardan çalınan emanet zamanlarda yaşamak…

 

O emanet zamanları durdurmak durdurmak isteği ile çırpınmak,

 

Durduramadığın her şey için aynı umarsız çabayı sürdürmek…

 

Özlemek,

 

“Baba yanımda kocaman kal” diyen bir çocuğun sevincini taşımak…

 

Sessizce paylaşılacak bir mucize olmak…

 

Özlemek,

 

 

Uyudukça rüyalanmayan, uyandıkça sabahlanmayan bir hasreti taşımak…

 

Günlerin geceleri ele geçirmesine seyirci kalmak…

Yıldız yıldız olmak…

Mendilsiz ağlamak…

 

Bazen sessizlikle konuşmak…

 

Çoğu zaman sessizlik olmak…

 

Elindeki makineye bakıp hayıflanmak…

Sana taşıdığı ses için ona iyi davranmak…

Durup şöyle bir bakmak…

Gördüklerine, bildiklerine, inandıklarına şaşakalmak…

 

Umudunu açık artırmaya çıkarmak…

 

Kumdan kaleler yapmak…

 

İnadına kalbine dokunmak…

 

Özlemek, “Düşünüşümüzle yaşayışımız arasındaki zaman farkı” isimli hastalığa yakalanmak…

 

Bazen pencere kenarında oturup bir hayalle sabahlamak, gördüğün anda tüm acılardan kurtulacağını sanmak…

 

Özlemek,

 

O’nun hayaliyle bıkıp usanmadan konuşmak...

 

Yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını uzun tutmak…

 

Anlamaya çalışırken kendini kanatmak…

 

Mucizelere inanmak…

 

Türkülerin hüznüne sarılmak…

Buram buram O kokmak isteği ile tutuşmak…

 

Bir iç çekişle yaraları saklamak…

 

Yıldızlardan medet ummak…

 

Kendi kendine konuşmak…

 

Uçurum kenarlarında dolaşmak…

 

Yüzemediğin denizleri avuçlarına doldurmak…

 

Bir türlü geçmek bilmeyen zamanla savaşmak…

 

Bir ihtimal olan an’ları bir ihtilal gibi yaşamak…

 

Keşke yanımda olsa diye hayıflanmak…

 

Aldanmak…

Rüyalarla avunmak…

 

Düğüm düğüm yutkunmak,


Sessizce ve uzunca susmaktır…

          

Pazar, Aralık 02, 2012

Perşembe, Eylül 27, 2012

Eylül


 

 “Sen giderken suya bırakacağım bu sevdayı.

Kendimi boş odalarda saklayacağım.

Sen giderken ben usulca ağlayacağım”

Perşembe, Ağustos 16, 2012

MERAK
Çocukken merak ederdim 
Işıkları yanan evlerde neler yaşandığını,
Büyüdüm,
artık biliyorum, o ışıkların neler dediğni.
Sabır kelimesiyle geçinemezdim çocukken,
Büyüdüm, yine aram yok, sevmiyorum o kelimeyi!
Ama öğreniyorum sabretmeyi, 
En çok özlemeyi bildiğimi sanıyordum,
Yanılmışım, kırk yaşında anlıyorum!
Yeniden öğretiyorum kendime yanılgılarımı.
Avaz avaz suskunluklarla…

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Özlem

Uzak mesafelere özlem taşıyorum sırtımda,
Ağır yüklerin kasırgası gibi boynumda.
Sense, uzak bir ihtimal gibi duruyorsun karşımda.
Sözcüklerini ve sesini esirgeyerek bakarken bana,
Bir portakal çiçeği kokusu yayılıyor etrafa,
Uzak ihtimaller arasından fırlayan sabırsız bir çocuk kalbi gibi telaşlı, ürkek, çekingen bir sesle kapatıyorum kapılarını şehrin.
Bir misafir edasıyla yer alırken yanında,
Koşuyorum şehirlerarası yollarda.
Yeniden, özenle seçilmiş cümlelerden bir demet yapıp oyalarken kalbimi, dokunamıyorum bile yalnızlığına!