Perşembe, Aralık 25, 2008

Yılın Son Karı, son kararı....



Sanırım o dışardan görünen sosyal ve dışa dönük yapımın içinde yalnızlığına ve mahremiyetine çok düşkün, hassas alıngan utangaç, çok kırılgan kendi içindeki ıssızda sessizce ağlayan bir kadın var. Bu nedenle bazen bana hiç benzemediği düşünülen çok sakin, minimalizim hayatı her yönüyle benimsemiş, az konuşan ve serinkanlı insanlarla çok ama çok iyi iletişim kurduğum oluyor. Görünüşte bu kadar zıttım olan biriyle nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiğim çevremdekileri daima şaşırtmıştır. Yalnızlığı da çok severim aslında, yalnız kalmak tıpkı yazmak kadar önemli bir ruh gereksinimidir. Benim için zorunluluk. Ruhumdaki fırtınaların iniş çıkışların sarsıntılarını tek başına göğüslemek için kendime zaman ayırmalıyım diye düşünürüm. Neşeli ve keyifli olmayı sevdiğim kadar hüzne de tutkuluyum. Çelişkilerimin büyük kısmının farkında, kendisiyle asla uzlaşmayan ama çoktan barışık bir huzursuz ruhtur benimkisi… Bunlar acıtır tabi… Ama hayatta böyle bir şey işte insan belli deneyimlerden sonra hayal kırıklıklarına karşı hala bağışıklık sağlayamamışsa eğer, yıllar içinde yaralı ruhuna iyi gelen bazı ilaçları keşfetmeyi başarıyor. Herkesin kendi bünyesine uygun ilaçları var. Benim ilaçlarımdan biri saklanmak, ağlamak ve yazmak. Yazmak unutturmasa bile iyileştiriyor ve başka yollar açıyor bana. Saklanmak ve ağlamayı ise hiç sorma.. Aylar süren kendimi berbat hissetmelerimi birazda olsa unutturabiliyor. Ve işte tüm hissedilenleri yazıya dökmek… yazmak çıplaklaşmak demek benim için..ruhum soyundukça savunmasız, korunmasız kalıyorsun… Yazmak, yüzleşmek demek. Yüzleşmek cesaret ister. Bu cesaret öyle yüksekten atlamak cesaretine benzemez. Atlamak! Atlarsın ve biter. Ya başarırısın ya da sakat kalırsın. Ve ya ölürsün. Ama yüzleşmek ömür boyu sürer ve çok acıtır…

Aşka gelince, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır beklide.
Ama aslında gerçek aşk yalnızca hayranlık duymaktır. Benim herkes gibi olmasa da belirgin hayranlık noktalarım vardır. Ayırt edici bulduklarım…İki kez âşık olup, her ikisinde de derin hissiyata boğulmuş olmama karşın aşkın hep çok önemli olduğunu savunmuşumdur. Belki de yanlıştır bu ama hala da aynı yanlışı savunurum…
Evliliğe gelince, beraber yaşamak konusu her ilişki türünde iki kardeşten, anne-çocuğa, iki arkadaştan iki sevgiliye çok önemli çok hassas bir konudur. Beraber yaşayan iki kişinin birbirine rahat nefes alacak alanlarını bırakabilmek çok önemlidir derim. İki kişinin bunu başarabilmesi için gereken nitelikse özgüvendir. Yani o “karşılıklı saygı” sözü bence palavradır. Bunun aslı kendine güvenen insan karşısındakine de güvenir ve yönetmeye değiştirmeye çalışmaz. Mutlu evlilik kavramları uydurmadır. İnsan kendisiyle bile çatışır, kendisiyle bile uyum sorunları çekerken iki kişilik bir yaşamın pürüzsüz ve lineer bir mutlulukta sürmesini nasıl bekler? Olur, mu böyle şey? Her ilişki ve evliliğine iniş çıkışları ve sorunları vardır ve olacaktır. Her aşkın ve evliliğin üst şahikaları vardır, her aşkın ve evliliğin yerlerde süründüğü dönemler olur. Herkes kendi ilişkisini bu iniş çıkışlardan kendisine en fazla yansıyanını algılar. Yoksa bazı insanların dışardan ‘o’ ne mutlu bir evlilikleri vardı, neden ayrıldılar? Tanımlamaları çok komiktir. İyi ilişkiyi belirleyen bir diğer etken de çelişki ve çatışma sonrasında yere dökülen kalp kırıklıklarının karşılıklı yapıştırma döneminde kişilerin ne kadar samimi olduğudur. . ahh o samimiyet hiçbir zaman çıkarların önüne geçmeyi başaramamıştır ne yazık ki…
Aile konusuna gelince bence bir kadınla bir erkeğin çocuğu olduğu andan itibaren, tam o andan itibaren aile yaşamı denen düzenli ve sorumluluk dolu yaşam başlıyor. Aile yaşamı herkesi ama herkesi normalleştiriyor, evcilleştiriyor. Çünkü çocuklar her zaman düzenli bir hayatı istiyor ve müşteri daima haklıdır şeklinde diretiyor. Doğanın kanunu herhalde. Haa tabi bu bir tercih meselesidir. Aynı zamanda bunu yapmayan arkadaşlarımda oldu etrafımda. Ama benim tercihim, çocuk düzenli ve sağlıklı bir ortamda büyüsün şeklindeydi. Ve bunun bedeli de yüksektir. Ben böyle mi büyüdüm? Hayır tabiî ki..ama Madem isteyerek bilinçli bir şekilde anne oldum oğlum için bu hayatı kurmanın bedelini ödemeye hazırdım.ve sanırım uzun yıllar kendimi yok sayarak ödedim de..
O şimdi 15 yaşında. İlk 12 yıl insan yaşantısının temelini kurmakta çok önemlidir. Buraya kadar kendime verdiğim sözü tuttum. Sonrasını göreceğiz. Bakalım başarabilmiş miyim? Oğlumun hayattaki duruşu bunu bana gösterecek. Ben zaten anneliği tam zamanlı duygusal bir iş olarak görüyorum. Buna severek ve isteyerek girdim bunun bedeli büyük olmasına karşılık bu da benim aklımı koruyor diye düşünüyorum. Kendime dönüp baktığımda çocukluğumun sancılı, üzüntülü anları da var aklımda elbette ama çocukluk kavramı saflık, sevgi ve güven duyguları yüklü bir dönem benim yaşantımda. Belki de en çok bu nedenle kötü, talihsiz çocukluk yaşayan küçükler için yüreğim gerçekten kanar. Çünkü neyi kaçırdıklarını iyi bilirim. Zaten hayat boyu şuna inandım annelik ya da başka bir şey fark etmez insan neyi yapıyorsa mutlaka iyi yapmalıdır. Buna kesinlikle inanmama karşın çok bezginlikler yaşadığım, hayatımı alt üst eden,
uzun yıllar kâbuslarıyla savaşadurduğum ve bir türü kurtulamadığım bir evlilik yaptım. Bu da ayrı bir handikap yaşamımda… ne yazık ki…
Ancak 2008 in son karı bu coğrafyaya düştüğü gün bu resimlerini gördüğünüz küçük ilçenin adliyesinde, neredeyse 28 aydır sürünen bu gecikmeli kararı beklerken, kar altında kalmış ağaçları izliyordum, ben karın altında neredeyse görünmeyecek ama güzelliğinden hiç birşey kaybetmemiş ağaçları seyretmeye koyulmuşken, üzerimde ki emaneti bu gün artık teslim edeceğim aniden doğuverdi içime. Tam o sırada duruşma salonunda ki hakim de son kararını yazdırıyordu katibe....
Gereği düşünüldü,
Türk medeni kanunun 166. maddesi uyarınca boşanmalarına........

Cumartesi, Aralık 20, 2008

Balıkesir--Ayvalık-Cunda



Uzun bir aradan sonra ne güzel yeniden birlikte olma umudu, yazma heyecanı, az da olsa, kısa da olsa heyecanlandırıyor yeniden beni...
Bayram tatiline bir hafta kala ne yapacağımı düşünmeye başladım, oğlum babasına gidecekti her zaman ki gibi… Şükriye’ye dedim ki siz Edremit’e gidecek misiniz? Galiba evet dedi, süper dedim ben de sizinle geliyorum beni de İvrin di’de bırakın. Hemen Leyla’yı aradım “ben geliyorummm dedim, çok sevindi, hemen planlar yaptık telefonda, yola çıkmamıza 3 gün kala bir akşamüzeri apartman kapısından eve girerken merdiven basamağında ayağım takıldı ve düştüm, düştüm ve büyük bir çığlık atarak yerde kaldım, acım geçsin diye birkaç dakika bekledim ama nafile hem daha çok acıyor gittikçe hem de kalkamıyorum. Çantama uzandım özlem’i aradım “özlemim ben düştüm kalkamıyom gel al beni”dedim, Hemen geldi, Zehra’yı aradık hastaneden gittik ama cidden basamıyorum yolda da bir yandna söylenmiyorum tatile gideceğim hayır kırılmış olamaz diyorum, Özlem bi sus diyorJ hemen ortepedi servisi, çekilen röntgenler kontroller ama bir yandan da ben hala bağırıyorum ayağım oldu kocaman ve mosmor, Allahtan kırık değil ama doku zedelenmesi var 3 gün basmayacak yere dedi doktor… 3 gün yere basmadım, hergün nolur iyileşmem lazım leylaya gidicem diye tuturdum, tekrar gidip özel bir hastenede röntgen çektirdim onlarda aynısını söylediler, doku zedelenmesi, 3 hafta sahalardan uzak kalacaksın:) 4. gün yola çıktım sargılı ve sekerek, yolda sevgili Şükriye ve aliosman nazladılar beni, ben de hasta bir kadınım ben bakın ayagım sakat diye tadını çıkardım, canım arkadaşım Leyla da beni iyileştirdi Balıkesir’de, bir de üstüne gezdirdi, yedirdi içirdi, üstüne de 2 kilo alıp geri geldim:) gittim- gezdim-gördüm-geldim…. Balıkesir-Edremit-Akçay-Susurluk-ivrindi-Ayvalık-Cunda.... Hatta Cunda’ya gitmek için ayvalık’dan hareket etmeden önce Şule’yi aradım, “bil bakalım ben nerdeyim “diyeJ, demek sonunda gittin dedi sevgili Şule’de… ayağım hala agır aksak, yürürken hala sekiyorum, hala şişim inmedi, doktor bana 3 hafta sporu yasakladı ama ben çok gezdiğim için bu iyileşme 3 ay bile olabilir sanırsam, ama değdi doğrusu. Ege gerçekten bir başka güzellik sunuyor insanın kalbine….
Bunlar da makineme takılanlar. (Şule ve Sevin ablam gene şikayet etmesinler diye kocaman kocaman resimler koydum)

Önce karabatak kuşları ve martılar karşıladı bizi kıyıda, biz Ayvalık tostlarımızı yerken onlar sesleri ve kanat çırpışları ile eşlik ettiler bize...

sonra güzel güneşli bir hava Şeytan Sofrasında gülümsedi bize....


Nasıl güzel bir sonbahar bu dedirten bir gün.. Nasıl şanslıyız dedik birbirimize bakıp gülümseyerek.... Aralık ayı olduğuna kim inanır değil mi?













Canım arkadaşım Leylam.... Şeytan sofrasından Ayvalık kıyılarına baktık doyasıya... Ama doyamadık....





Güneşin batışını pek çok yerde izledim ancak bu kadar güzelliği bir de Bolu Abant'da görmüştüm... Denize vuran yansımanın güzelliği ile büyülendim... Unutup ayağımın sakat olduğunu kıyı boyunca izledim güneşi ve insanları...




Ortalıkta buram buram kornet kokusu.... Olmaz tabı bu sakızlı dondurmanın tadına bakmadan ayrılmak, güneş batmak üzereyken, deniz ve yosun kokusu yükselirken adadan... Yeniden gelmek üzere, daha doyasıya gezmek üzere dileklerimizle....







Pazartesi, Kasım 24, 2008

Bakü

Bakü'den döndüm, aslında yazacak çok şey var ancak şimdilik ertleliyorum yalnızca resimlerle yetinir misiniz?
Çok güzel çok keyifli bir gezi oldu, sadece akademik anlamda değil her anlamda.
17 yıllık bir cumhuriyet olmalarına rağmen nasılda çalışkan insanlar olduğunu gördüm, yeniden bir şehir kurmaya çalıştıklarına tanık oldum, bu çalışkanlıklarında eski kominist rejimin izlerini aradım. Sonra öğrendim; pahalı=kıymetli, erkek=cenap, telefon kapatmak= telefon söndürmek, deniz,havuz=çimerlik, dolmuştan inmek istemek=sahklayın düşecem, deli=durak, çocuk=uşak
ve daha neler neler...
Kongre boyunca 8 ayrı ülkeden 180 kişiyi ağırlayan Qafqas Üniversitesi inanılmaz bir organizasyon yaparak yürüttü kongreyi, çok ama çok memnun ayrıldık hepimizde. Deniz kıyısında 4 yıldızlı bir otelde tüm misafirperverlikleri ile konuk ettiler bizi.
Birkaç resimle duyurmak istedim şimdilik, ayrıntılı yazılarımı zaman buldukça yazacağım, iyiyim, yenilendim tazelendim geldim:)

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Benim de ödülüm oldu:)



Aynı anda iki sevdiğim blog arkadaşımdan almışım bu ödülü, biri sevgili geveze kalem, diğeri şule, ikisine de teşekkür ediyorum, önce anlayamamıştım ne yapılır bu ödülle diye ama şimdi anladım ki, benim de dağıtmam gerekiyor bu ödülü çabucak. Bu hafta sonu Ankara'da yakın bir arkadaşımın düğününe gidiyorum oradan da Bakü'deki kongreye gideceğim ondan önce bu ödülü dağıtayım istedim. Sevgili Sema ve şule'ye çok teşekkür ediyor ve dağıtımı yapıyorum:)

Sarıl laleler: Her daim içimde hissettiğim, gözleriyle özlemlerimin tanığı, konuşmadan anlayan tek ve biricik dostum olduğu için.

Odul :Sadece kuzen olmakla kalmayıp, yenilgilerimin, yanılgılarımın tanıklığını büyük bir hoşgörü ile yaptığı ve herşeye rağmen hep anlamaya çalıştığı için:) adı bile ödül olduğu için;)

endişeliperi: Yaşamını aktarmasında ki samimiyetine,sadeliğine, duruluğuna ve kendine dışardan bakabilmesine hayran olduğum için. Daha çok onu estetik -yani bana göre incelmiş bir güzelliğin içinde gördüğüm için-.

hulyalar: Uzak diyarlarda olsa bile kan bağım olduğu için:)

a-s-sez: Şule'nin bana söylediği gibi ben de onun dönüşünü beklediğim sabırsızlıkla beklediğim için:)

Sibelin kahvesi: bana Cunda'yı merak ettirip sevdirdiği, bütün bir yaz cunda cunda diye tuturmama neden olduğu için:)

ve bu ödül hepinizin hepinizin olsun:)

sevgiyle, samimiyetle...

Cumartesi, Kasım 01, 2008

Ekim Ayı Özeti



Neredeyse bir ay olmuş yazmayalı, ama yaşıyorum elbet görüldüğü üzere, yoğunluktan ve soft halimden oldukça memnunum, beni merak edenlere kısa bir not olsun, bu notda resimsiz olmasın diye:)

Ayın 12 sinde Uluslararası bir kongrede-Çocuk Edebiyatı- bildirimi sunmak üzere Bakü'ye gidiyorum, belki dönüşte daha uzun daha keyifli şeyler yazar-çizer anlatırım belli mi olur? Umutluyum hala...

Ekim ayı dersler, yeni dönem kayıtları, okul hazırlıkları, Ankara yolculukları ve sonbahar telaşı ile geldi geçti gitti...

İyiyim, bu antideprasanın düşünme sistemim üzerinde bir miktar da olsa yavaşlatma etkisi olduğunu hissediyorum ama bundan da fazla şikayetçi değilim, sadece tepkilerimi daha yavaş gösteriyorum hepsi bu, hatta belki de bu benim için iyi bir gelişme bile sayılabilir. Yorumlarınızı da büyük bir zevkle okuduğumu ama nedense cevaplayamadığımı söylemek istiyorum, artık cevap yazmak için çok geç kaldığımı da belirterek affınıza sığınıyorum.

Beni merak eden herkese sevgilerimi yolluyorum.

Nuran

Cumartesi, Ekim 04, 2008

Döneceğim


Bayram tatilinde Ankara'daydım, Arzu taşındığı için ona yardıma geleceğime söz vermiştim ve gittim, fotoğraf makinam çantamda olmasına karşılık bir kez olsun çıkarıp çekmek gelmedi içimden nedense. Böyle zamanlarıda olabilir insanların diyerek kendime hiç de kızmıyorum aksine büyük bir hoşgörü duyuyorum kendi kendime...
eşyaları yerleştirip, elimize limonlu çaylarımızı alıp, kalanlar için plan yapmaya oturduğumuz bir akşam "geçen yıl bu zamanlar nasıl da yazıyordum heyecanla" diye düşünürken, sevgili Sema'nın yorumuyla karşılaştım; "Geçen sene bu zamanlar ne kadar yoğun yazardın hatırlar mısın? Hem de öyle anı manı değil, duygularını cımbızla çeker alırdın yüreğindeki tostopak olmuş duygu yumağından ve incecik birini koyar önüne yazar dururdun. Sana bir haller oldu.:) Koptun sanki içindeki 'sen'den. Ben kanatlarını çırpa çırpa dönüp duran kelebeği değil, kendini dinleyen ve duyduklarını bizlerle paylaşan kelebeği özlemişim sanırım.:) Yaz be kelebekciğim, yaz artık! Özledim diyorum anla işte.;-))" diyordu, özlenmek ve bunu bilmek güzel hoş bir lezzet bıraktı zihnimde, şimdi bu hem ona hem de neden yazamadığıma kısa bir not olsun diye yazılan bir post olacak sanırım.
16 Eylül'de psikiatriste gittim, aslında kendimi çok da kötü hissediyor falan değildim, dikkat dağınıklığım var ve içimdeki savaş bitmiyor diyeydi, çok hoş geçen sohbetin ardından bana bir antidepresan verdi ve onuda şöyle açıkladı; "karlı ve tipili bir hava düşün, öyle bir havada bu ilaç sana atkı, şapka, eldiven, kaban görevi görecek, karlı ve tipili hava bir süre daha devam edecek biz bu hava şartlarına müdahele edemeyiz ama seni daha sıkı giydirerek koruyabiliriz, sen şimdi böyle bir havada asklı elbise ile dolaşıyorsun" söyledikleri çok düşündürdü beni. Sonrada verdiği ilacı aldım ve içmeye başladım, bir süre devam eden yan etkileri dışında aslında genel olarak iyiyim, yazmaya ara verdiğim falan da yok elbet, ancak belki daha yavaş hareket ettiğimi hissediyor gibiyim hepsi bu. Eski coşkulu yazdığım zamanları da özlüyorum elbet ama sakin ve yavaş bir şekilde akıyor şimdilik hayat, ders çalışıyorum, okula gidiyorum, ders hazırlıklarımı tamamlıyorum, oğlumla vakit geçiriyorum, evimi yeniden düzenliyorum, yazılanları okuyorum, bana ihtiyacı olan arkadaşlarımın yanında olmaya çalışıyor, yeni şeyler öğreniyorum, güzel kitaplar okuyor ve gelecek için güzel planlar yapıyor, yakında gireceğim ingilizce sınavına hazırlanmaya çalışıyorum.
Yeniden yazacağım günleri, yeniden coşkuyla her gördüğümü fotoğraflayacağım anları, tüm hissettiklerimi paylaşma telaşı duyacağım zamanları bekliyorum... Zihnimin daha berrak hale gelmesini bekliyorum... Usul usul geleceğini haber veren bahar güneşi gibi...
Bir yandan da;"görülmeyeni hayal edebilir, bilinmeyeni tahmin edebiliriz" diyen yazara gülümsüyorum.

Perşembe, Eylül 18, 2008

Kız Kulesi keyfi...

İstanbul'da toplam 17 gün kaldık, ama daha gitmeden Alperene başladı "ben hiç kız kulesine gitmedim, ne zaman gideceğiz" diye, tamam dedik, ben 4. kez göreceğim belki ama sen iste yeter ki mutlaka bir gün de oraya gidelim, Gülşen ile Deniz'inde bizimle birlikte olduğu bir gün, sabah erkenden Ortaköy'e gittik, ayvalık tostu ile başlayan güzel bir sabah kahvaltısının ardından motorla kızkulesine geçtik, Alperen Deniz ile kanki modunda kızkulesinde dolaşırken gezerken bir ara dönüp, "anne bu Deniz'in yüzünden kızlar bana hiç bakmıyorlar, onu sevgilim sanıyorlar galiba" diyiverdi, güldük güldük güldük:) oğlumun yaz aşkı yaşarım belki diye başlayan tatilinin bu cümle ile "aşksız" devam edeceği sinyallerini hep birlikte almış olduk:)
Dönüşte dolmabahçe sarayınıda görsün çozuklar dedik ama haftanın tatil gününe denk geldiği için, Beşiktaş'a kadar eğlene eğlene yürümek zorunda kaldık...
Şimdi resimlere bakınca fark ediyorum da, bir sürü deniz gördüm, hemen hemen hepsiyle kucaklaştım ama bu marmara denizi gerçekten de içimi pare pare ediyor benim...

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Liva'da Eylül Esintisi

Mehmet Liva'ya davet etti, arkadaşlarım bana süpriz yatılar, yemekler yendi, çaylar içildi, pastalar kesildi, ben Liva'nın o çok sevdiğim bahçesinde Eylül rüzgarı ile şalıma sarılırken 36 yaşından hayata baktığım o ilk gece herşey ama herşey ilk çocukluk günlerinde ki gibi umut dolu oldu.... Sarıldık, sarmalandık, kucaklaştık, fotoğraf kareleriyle anılaştırdık...
Teşekkür ederim; Mehmet, İlkay, Zehra, özlem ve Alperen'e....

Pazar, Eylül 14, 2008

Hüzünlü Eylül Çocuğu....

"Kaçıncı yaş günü olursa olsun, o hep etrafına ışık saçan küçük kız! Benim hassas kalplim, can yoldaşım, kadim dostum iyi ki doğmuşsun, varlığın benim ve etrafında ki herkes için şans ve doğum günün kutlu olsun bitanem. Nice mutlu seneler dilerim ayrıca sarılaraktan yanaklarından öper öperim" Leyla

Bu sabaha bu mesajla uyandım... Sonra sabah Arzu aradı, "bu yıl sesin geçen yıldan daha iyi geliyor" dedi, daha iyi olmam gerek elbette diyerek, geçen yılı anımsadım, zaman gerçekten de elimizden kayıp gidiyor, ve biz yalnızca ardından bakakalıyoruz şaşırarak...
Her doğum günümde olduğu gibi bunda da yaşamımı sorgularken buldum kendimi, 36 yı dolduruğum bu gün, geriye dönüp baktığımda yaşamımı kötü yönettiğim yıllarımın olduğunu fark etmeme rağmen, hala daha hayallerimin peşindne koşacak kadar güçlü ve kararlı olduğumu gördüm, kendimi sevmem için yeterince sebeblerim olduğunu da. Yaşamın dinamikliği ile önüme bakmam gerektiğini, ve değişimin kimse tarafından engellenemeyeceğini hatırlattım kendime...
Ve daha pek çok şeyi de hatırlatarak kendime, gülümsedim aynadaki aksime....

Evet, bu hüzünlü eylül çocuğu bu gün 36 yaşını doldurdu...

Perşembe, Eylül 11, 2008

"Kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır"

Aslında İstanbul'u kronolojik sıraya göre anlatmaya başlamıştım ama az önce sevgili Nesrin'in bana sataşması ile birden sıralama değişti:))

İstanbul'un aylak aylak gezildiği o sıcak yaz günlerinden biriydi, ben kızkardeşime gitmek için Maltepe'ye geçtim, Şule ile görüşmek için daha gitmeden planlar yapmıştık zaten...

Şule beni maltepe'den alıp adaların küçük küçük göründüğü, güzel bir deniz kenarına götürdü, Ozan'ın en sevdiği yer diye de eklemeyi unutmadı, onu özlemenin sesindeki yansımasıyla,kimi zaman konuşmanın ortasında adalara doğru o nefis manzaraya kayan gözlerim bulutlandı, ama orada, o sanki yıllardır tanışıyormuşuz izlenimini veren sohbetin içinde gerçekten de Şule'nin "kadınların birbirini iyileştirme gücü vardır" sözüne inandım, bir de babalar için kızlarının gerçekten de ne kadar önemli olduğuna. Şule'nin sözcükleri dünyanın yükünü hafifletip, omuzlarımı biraz daha dikleştirmeme yardımcı oldu, hüznümü parçalara böldü, anlamanın, anlayarak bakabilmenin o özel coğrafyasında bulunmanın hazzını yeniden hatırlattı...
O gün o kısa zaman diliminde, denizden iyot ve yosun kokuları yükselirken, hala neden yeterince büyüyemediğime hayıflanırken, zamanın silemediklerini birbirimize çıtlatırken, ada manzarası ile gözlerimiz buğulanırken, hep ağlayacak bir sebebim olduğuna hüzünlenirken, kabuk bağlamış yara izlerimizi severken, sözcükler havada uçuşurken, zamanı tutmak isterken,hala umut etmek için sebeblerimizden söz ederken, yaşamımımda "iyi ki" diyebildiğim bir karşılaşmaya daha tanıklık ederken, Şule'yi yıllardır tanıdığıma neredeyse yemin edecekken, ne de güzeldi o dondurma ile gözlerimden akan birkaç damla yaşın tadı...