Hepimiz birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. O zaman hepimiz birbirimizden sorumluyuz.
Pazar, Aralık 23, 2007
Ankara
Bayram için Ankara'ya gitmiştim, iyi ki gitmişim, yoksa yalnızlık bu bayram bana iyi gelmeyecekti, kendimi dinlemeyecek kadar çok kalabalığa ihtiyacım varmış, gerçekten varmış, insanın akrabaları olmalı mutlaka dedirten türden bir ziyaret oldu, kalabalık, neşeli, özlem dolu,anıların konuşulduğu ve bol dedikodunun yapıldığı bir kısa bayram tatili:) ama bitti tabi,ve ben döndüm bu coğrafyaya, her güzel şey çabuk biter demişti bir arkadaşım, zaman güzel şeyleri ışık hızıyla geçirmekte ve onları çabucak öldürmekte çok usta gerçekten de. Ödül'den önce resimleri yayınlamalıyım demişliğim vardı:)) sanırım oldu da, o pazar keyfi yapadursun İstanbul'da:) Aslında bu yazıda halamı anlatıcaktım ama o böyle araya sıkışmayacak kadar özel bir kadın olduğu için onu başka nir yazıda anlatmaya karar verdim. Şimdilik sadece resimlerle avunalım, anılar zihnimizde kendine bir yer buladursun...
Salı, Aralık 18, 2007
Cuma, Aralık 14, 2007
Oyun içinde oyun!
Bulutlarım biraz dağılsın istedim, bu yüzden daha çok kısa bir süre önce derste çektiğim bu keyifli görüntüleri yayınlamak istedim. Evet bulutlarım dağılsın istedim.Gerçi sevgili sema beni sobelemiş az önce öğrendim ve çok da mutlu oldum ama onun sobesini hafta sonu yazacağım. Şimdi öğrencilerimin oyun içinde oyunları. Sadece resim koyar ve altına hiçbir şey yazmassam eğer bu görüntüler bir bilmece gibi mi olur? Nasıl yorumlanır merak ediyorum:))
Perşembe, Aralık 13, 2007
Öykü

İçinde, derininde en ölümsüz yanının adını koymayı başar. Onu yaşat.
Ölen ya da seni terk edip giden duygu ya da tutkularından,
vefasızlardan kurtul. Tek bir öge kalıcıdır. Bu bir inanç ya da bir
kişi olabilir. Gideni geri getirmek için çaba harcama ve bu gidişi
salt kendine bağlama. Kendini suçlama. Kalıcı olsa kalırdı.
Buda'nın mucizeleri İsa'nınkilerden farklıdır. Bir kadın ağlayarak
Buda'ya gelir. Çocuğu ölmüştür. Üstelik duldur da. Yeni bir çocuk
doğurma umudu, olanağı yoktur. Ve bu acıyı taşıyamamaktadır. Bu tek
çocuk onun tüm aşkının odak noktası, tüm çabasının ürünü iken,
ansızın yok olmuştur. Buda'dan çocuğunu geri vermesini, diriltmesini
ister. Buda gülümser ve kadına şunları söyler: "Kente in ve içinde
tek bir ölüm olayı geçmemiş bir evden, biraz hardal tohumu iste. Bana
getir. Çocuğuna kavuşmanın koşuludur bu."
Kadın, deli gibi kente iner; kapı kapı dolaşır. Ancak beklediği
yanıtı bulamaz. Her konuttan en az bir, pek çoğundan ise çok fazla
sayıda ölü çıkmıştır. Günlerce dolaşır ama ölüm olayını yaşamamış tek
bir aileye, tek bir ferde rastlayamaz. Ve anlar. "Ölüm yaşantının
ayrılmaz bir parçası. Kişisel bir sorun değil. Yalnızca benim başıma
gelmiş bir felaket, bir bela hiç değil."
Koşarak Buda'ya gider.
- Hani nerede tohumlar; getirebildin mi? Diye sorar Buda.
Kadın gülümser ve ayaklarına kapanır:
"Ölümsüz olanı öğrenmeye geldim. Çocuğumu artık geri istemiyorum,
çünkü biliyorum ki, geri gelse bile bir gün gene ölecek. Bana öyle
bir şey öğret ki, içimde hiç bitmesin, hep varolsun...
Çarşamba, Aralık 12, 2007
Doğum Günü...
Birinci yaş günün kutlu olsun Yiğit bebek! Nice yaşlara,kocaman yaş günü pastaları keserek, hep annesinin kuzusu olarak, bir sürü kızın kucağından kucağına atlayarak:), hep sevilerek, hep gülümseyerek, hep şaşırarak, ama daima büyüyerek girmen dileği ile.... Şansın açık olsun!
Pazartesi, Aralık 03, 2007
Sobe'siz, sobe:)

Aslında kimse beni sobelemedi, sanırım buna kendi başına gelin güveyi olmak dneiyor:)) ama çok hoşuma gitti yazılanlar, ben de yazmak istedim.
Ben küçükken , hep merak eder ve hep hayal kurardım; büyüyünce kiminle evleneceğimi, hangi şehirde nasıl bir evde yaşayacağımı, hangi işi yapacağımı, kaç çocuğumun olacağını, gördüğüm kocaman kocaman apartmanların dairelerinde yanan ışıklı evlerin içinde neler yaşandığını merak eder, hep en güzel yerlerde hep en sevdiklerim ve hep en özlediklerimle birlikte (o zamanlar bu annem-babam ve kardeşlerimdi)bol güneşli , bol neşeli ve çok eğlenceli bitmeyen sohbetlerin yapıldığı akşam yemeği masası hayal ederdim. Bir de bir barbi bebeğim olsun isterdim, bizim eve çok yakın olan bir benzin istasyonunun market vitrininde bulunan bir barby bebek evinin önünde saatlerce durur, seyreder ve o oyuncak eve sahip olma hayali kurar, vitrin camıyla aramdaki engeli hayalimde kaldırarak orada o camın önünde evcilik oynardım. O yüzden sonralarında tüm çocuklar oyuncağa doymalı diye acayip bir takıntım oluştu
Aslında ben; daha az hoşgörülü olmak, daha fazla sabırlı olmak, daha az duygusal olmak, daha çok katı kurallı olmak, daha az fedakar olmak, daha çok bencil olmak, daha az merhametli olmak, daha fazla adil olmak, daha az üzülmek, daha çok üzmek ,daha az özlemek, daha çok özlenmek, herkesi daha az düşünmek, daha çok düşünülmek, daha az pişman olmak, daha çok pişman etmek daha az keşke demek, daha çok neyse ki demek ve daha az ağlamak isterdim. ))))))) Aslında ben daha çok çalışmak , daha çok üretmek ve daha çok öğrenmek isterdim.
İlk kopyam; benim bir kopya tecrübem yok aslında, lisedeyken kopya çekmediğim gibi çekenlere de sinir olur herkesi sinir ederdim, haksızlık kavramı o yıllarda yapıştı yakama bir daha bırakmadı beni, ama Üniversitede okuduğum yıllarda sanırım son sınıftayken bir dersin finali için oturup sıramın her yerini nerdeyse kitabın özetini geçirmiştim, arkadaşlar hoca seni kaldırırsa eğer sıranı da sırtına alır gidersin diye takılmışlardı da çok utanmıştım, ilk kopya maceram işte budur.
En saçma huyum; konudan konuya atlamam, herhangi bir konu konuşulurken ben o kadar hızlı düşünürüm ki bir anda o konuyu bekletir –geri dönmek üzere- hemen bir başka şeyde bahsederim, bir de çok ama çok sabırsız oluşum, ne olacaksa hemen olsun ben de göreyim isterim, ikisi de insanı yoran şeyler biliyorum
Bence cep telefonu: çok şey demek en sevdiklerim elimin altında kolayca ulaşabileceğim güvencesini veriyor bana ama teknolojiyi takip etmiyorum bu anlamda nokia nın nerdeyse en basit modelini kullanıyorum benim için konuşabileyim, mesaj yazabileyim yeterli zira zaten çantamda her daim fotoğraf makinesi taşıdığım için kameralı olmasına ihtiyaç duymuyorum. Bir de konuşmak için bol bol zamanım olsaydı ne iyi olurdu diyorum. Ama ben de Şule’nin söylediklerine katılıyorum tabi, konuşmalarda yüz yüze olmayınca duygu eksikliği ortaya çıkıyor ben de karşımdakinin mimiklerini yüzünün ifadesini ve kelimelerine yüklediği anlamı görmek istiyorum ama arkadaşları, ailesi, sevdikleri bin bir tarafa dağılmış biri için bunu istemek sanırım çok lüks olurdu. En azından şimdilik.
Aşk bence; Şule’nin de söylediği gibi –yani Buket Uzuner’den aktardığı gibi- hayranlık duymaktır, o bu tanımına şöyle devam eder, “herkesin hayranlık noktaları farklıdır elbet, benimkisi sanatsal yeteneğe yaratıcılığa….” diye devam eder yazar, ama benim bir başka aşk tanımımda yok değil elbet; Aşk, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır belki de. Ama aşkın bir yaşam biçimi olamayacağını da savunuyorum aynı zamanda çünkü yaşam biçimi olamayacak kadar da ağır bir duygusal yükü getirir beraberinde ki, bu da bir süre sonra insanı hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yorar.
Ama aslında gerçek aşk Buket Uzuner’in de dediği gibi yalnızca hayranlık duymaktır. Ben ilkokuldayken sınıfın en çalışken çocuğuna aşıktım, her şeyin en güzelini o yapıyordu çünkü, en zor matematik problemlerini o çözüyordu, en güzel resimleri o çiziyordu, en güzel o futbol oynuyordu, en güzel o gülüyordu, kısaca –en azından benim gözümde- bütün “en” ler onundu, evet tabiiki ben de ona hayrandım, evet hayran olmak çok ama çok özel, unutulmayacak bir şey ve insan kaç yaşında olursa olsun etrafında hayran olacağı insanlar olsun istiyor ama Şule’nin dediği gibi her hayranlık aşka dönüşecek diye bir kural yok elbet
Sevdiğim bloglar; Okumayı seviyorum, tanıdıkça okumanın tadını da ayrıca çok lezzetli buluyorum-mesela Geveze kalem ile ss’in bloglarını takip ediyorum sürekli ne zaman güncelleyecekler acaba diye- bu yüzden sıraladığım tüm blogları ve daha sıralamadığım ama takibe yeni başladığım pek çoğunu daha her gün okumaya çalışıyorum ama tüm hepsi bir yana benim için Dory’nin yeri bir başkadır! bu sayfalarda sizlerle olmamı ona borçluyum ama sadece bunu değil, benim için anlamlı olan daha pek çok şeyi de, ama onu da bu günlerde merak eder oldum…
Not: Şimdi beni kimse sobelemediğine göre, kendi kendime zıpladığıma göre buraya, benim de kimseyi sobeleme hakkım yokmuş gibi geliyor:) Allahım ne zaman bu hak-haksızlık kavramını unutacağım ben:)
Ayy durun baktım ki ben aslında sobelenmişim:) yaşasın beni Geveze kalem sobelemiş, ama ben acele etmişim, dedim ya sabırsızım ve bundan rahatsızım diye:) en taze örnek olarak karşınızdayım:)
o zaman benim de birilerini sobeleme hakkım doğmuş demektir:) hemen sobeliyorum; Yaşamın kıyısında, Sarı laleler, Ödül ve Bugünden Başka'yı sobeliyorummmmm, sobeeeeee:)
Pazar, Aralık 02, 2007
Yaşamın farklı yüzü...

Nil, 3,5 yaşında, Dawn sendromlu bir küçük mucize! Onu uzun zamandır anlatmak istiyordum aslında (En basit tanımıyla Down Sendromu çocuğun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır).
Onu tanıdığımda şaşırmıştım, ilk kez bu kadar genç bir annenin down sendromlu bebeği olduğunu görmüştüm, daha ilk karşılaşmamızda verilen basit komutlara uyum sağlamada bile başarılı değildi, kucakta durmuyor, sınıfta durmuyor, göz kontağı kurmuyor, bakmıyor, dinlemiyor, tepki vermiyordu, kısacası elde avuçta durmuyordu, ama o kadar sevimli ve o kadar güleryüzlüydü ki kucaktan hiç indirmeyesi geliyordu insanın, yaz aylarıydı ilk kez derse başladığımızda 6 dakika kalmıştı sınıfta ve ben bu süre zarfında ter içinde kalmış, tüm metotlarımın elimde patladığımı görmüş ve kesinlikle ama kesinlikle uzun bir zaman sürecinde onunla çalışamayacağıma karar vermiş ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak belki de meslek hayatımda ilk kez baştan pes etmiştim. Sınıfın kapısından çıktığımda neredeyse ağlayacaktım, daha önce de downlu bir çocukla uzun süre çalışmıştım ama bu kadar küçük olmadığı için belki de bu kadar tepkiyle karşılaşmamıştım. Aradan 4 ay geçti sadece, bu süre içinde onunla haftada 3 kere buluşup çalıştık. Birbirimize alışmaya çalıştık. İlk başlarda kısa süren çalışmalardı bunlar ama her seferinde sürelerinin gittikçe uzadığı ve beni umduğumda daha iyisi olacağına inandıran çalışmalara dönüştü. Artık beni benimsemişti. verilen basit komutlara uyum sağlamada oldukça başarılı olmaya başlamıştı Bul tak oyuncaklarını yerine takmada da, ancak uzun süre oyuncağın yerini bulamadığında oyuncağı masadan aşağıya atıyor, yere attığı oyuncak parçalarını benim ısrarlı ve bitmeyen komutlarım devam ederse-muhtemelen bu kadın sussun artık diye- yerden alıp masaya ya da ona gösterilen yerine koyuyordu, göz kontağı kuruyor ve söylenen komutu tek seferde yerine getiriyordu. Şimdilerde ise, bana bakarken çoğu kez gülümsüyor ve el sallıyor, artık derse geldiğinde bana yanağını uzatıyor öpeyim onu diye, eğer alkışlamayı unutursam da ellerimi ellerine alıp birbirine vuruyor, İlgi ve isteklerini daha çok heyecan ifadeleri ve mimikler ile anlatmaya çalışıyor. Kendisine söylenen tüm emir komutlarını-birden fazla sözcüğü içerse bile- yerine getiriyor. Ben öylece bakıyorum bazen, şaşkınlığımı saklamayarak, bu gün derste benim staja gelen öğrencilerim izlerken şaşırdılar tepkilerine “hocam bir downlu çocuktan beklenmeyecek bir performans sergiliyor gibi geldi bize” dediler, doğruydu çünkü masadan 40 dakika kalkmadan oturdu ve tüm emir komutlarına itiraz etmeden uydu, onun gülümseyen gözlerini gördükçe diyorum ki, iyiki en başında vazgememişim, iyi ki bir müddet daha devam edeyim eğer başaramasam öyle vazgeçmeyi düşünürüm demişim, iyi ki bu güzel gözlerle gülümseyen 47 kromozomlu mucizeyi tanımış, onunla bir yolculuğa çıkmışım… Down Sendromlu bir çocuğu yetiştirmenin kolay olduğunu söylemeyeceğim. Öncelikle ailesi için elbette. Ama "normal" bir çocuğu da yetiştirmek de kolay değildir. Gerçek şu ki çok zor bir uğraş ama bu daha şimdiden bize muhteşem ödüllerle geri dönmeye başladı bile. Bu onun seçimi değil! Ben onunla her buluşmamızda acaba bu gün ona ne öğretebileceğim sorusunu fazla düşünmüyorum artık, o bana bu gün yeni ne öğretecek, nasıl bir yol gösterecek acaba diye heyecanlanıyorum, sonra bir bakıyorum ki Nil'in heyecanlı kahkahaları,çıkarmaya çalıştığı seslerin sevimliliği, benim onu bıktıran emirlerimin bitmeyişi, topladığı boncukların sesleri ve hoşlandığı oyuncaklar eşliğinde ders çoktan bitmiş... Evet o yaşamın farklı bir yüzü ve her gün büyüyor, öğreniyor, değişiyor! Tıpkı diğer çocuklar gib! Tek farkla, sadece biraz daha yavaş...
Çarşamba, Kasım 28, 2007
Roman/Kumral Ada Mavi Tuna

Kumral ada-Mavi Tuna, iç savaşın içimizde ve dışımızda, bireysel ve toplumsal olarak yarattığı yangınları umutsuz bir aşk üçgeni ekseninde anlatan sarsıcı bir roman.
kitaptan alıntılar;
sevdiğim, tutkuyla bağlandığıminsanlar illede yanımda yaşasınlar, ya da benim bir şeylerim olsunlar istemedim hiç.. bu bana o kadar yakın geldi ki...ve benim için önemli olan....onun beni sevdiğini bilmekti daha fazlasını hiç istemedim. sanırım herkesin bir sevme tarzı vardı ve benimki de buydu"
Kadındaki sezgi ışık hızındaydı. "En çok gizlenmesi gereken sır, bazen meydanlarda açıklanır" dedi. "Nasıl yani?" dedim, bir sırrın ipucunu ister gibi. Kadın, "Kör gözünle gördüğün düş, gören gözlerle gördüğün gerçeklerden çok daha anlamlıdır" dedi ve beni gizli bir dehlizin içine itekledi.
"sen hiç kimsenin olamayacağı kadar çok şeyimsin benim"
"sanmak ile olmak arasındaki uçurumdan hep nefret ettim!
sanmak içinde umutlar,düşler ve heyecanlar vaad eden çok boyutlu bir kavramken,olmak gerçeğin sert,kalın,köşeli ve katı üç boyutunu taşır yalnızca Ne mutludur o, oluşlarının içine sanışlarını da katmayı başaran insanlara..."
En acıtıcı yara, asıl yanılanın insanın kendisi olduğunu anlamasıdır. İzi hiç silinmeyen tek yara, kendine ihanet eden bilinç tarafından karartılmıştır! "
"Birisini sevmekle gelen o inanılmaz hoşgörünün gücü azaldığında, ayrıntılar bile batar insana..."
Kendi inşa ettiğimiz hapishanelerde yaşıyoruz - adına ev, aile, akrabalar, töreler diyerek... Sonra bu duvarların arasında boğulup, çıldırıyor, ama yıkılmasın diye de uğruna hayatımızı siper ediyoruz."
Kumral Ada ~ Mavi Tuna, yanılsama ile gerçekliğin kolaylıkla yer değiştirebildiğini, bize bir iç yolculukla, bir iç savaş fonunda anlatan bir romandır. Bu yolculuğa paralel kurguyla eşlik eden geri dönüşler (flash back) bize karakterler hakkında gereken ipuçlarını sunmaktadır. Bu romanın, 'Gerçek bazan o kadar inanılmazdır ki, kişi onu bilmekten kaçar' dediğini düşünmek yeterli olur. Tuna, kuru akil ve mantikla başarılı ve güçlü olmak formülü diretilen erkek-insan modeline karşı çıkmaktadır. Asıl cesaretin yüreğin sesini boğmayan bir akıl ile sağduyuyu boğmayan bir mantık olduğuna inanır. Duygunun ve insanlığın cinsiyeti olmadığına inanan bu yeni yüzyıl erkek modelini romanda destekleyen kadın karakter Ada'dır.
Hayatımın kitaplarını listelemeye kalksaydım eğer, roman sıralamasının birinci kitabı kesinlikle bu olurdu!
içeriğiyle yok böyle bir kitap dedirten,bir sakız markasının bu kadar ince bir sevginin baş sözlerinden biri olmasıyla beni vurmuş kitap...
dünyadaki herkes bana ihanet etse, herkes birbirine yalan söylese ve dahi galaksilerarası kolektif bir depresyon yaşansa ve herkez yere düşse de ben ayakta kalabilirim çünkü benim mabelim var" sözlerinden sonra keşke benim de bir mabelim olsa dedirten bir kitap..
hayatımda hiç onun kadar kumral bir şey görmemiştim."
gibi yalın, basit ama etkileyici cümlelerle dolu olan kitaptır. olayları fazla dramatikleştirmeden de hüzünlü bir kitap yazılabileceğini göstermiştir. bastan sona hüzün kokar. Biraz kumral, biraz mavi...
Leyla ile Mecnun
Lise son sınıf öğrencileri, edebiyat dersinde, son bir haftadır meşhur Leyla ile Mecnun hikâyesini işliyorlardır. En ince ayrıntılarına kadar konu ele alınır. Ancak son dersin son dakikaları öğretmen sınıfa sorar. Son olarak sormak istediğin ya da eklemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?
Arkadan bir öğrenci söz ister,
“Hocam, ben her şeyi anladım da bir konu var tam kavrayamadığım. Bu Leyla, Mecnun un nesi oluyordu acaba?”
Öğrenciler gülmekten, öğretmenden sinirinden bayılmak üzeredir.
Bu, fıkra gibi olan yaşanmış olay ne zaman aklıma gelse ben de sorarım kendime sahiden acaba Leyla Mecnunun nesi oluyordu?
Kız arkadaşı mı? Yoksa yavuklusu mu? Belki de çıktığı kız, çatal karası çingenesi bile olabilir. Platoniğim ya da aşkımı diyordu acaba. Ferhat ile şirin, Romeo ve Juliet, kerem ileAslı, Ayşe ile Mehmet…
Hikâyenin hikâye olabilmesi için galiba bol miktarda “acı”gerekiyor değil mi?
Meşhur Lübnanlı yazar Halil Cibran, Ermiş adlı eserinde:” Kederin varlığınızda açtığı oyuk ne kadar derin olursa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar çok olur” diyor. Ben de başka bir deyişle. “Galiba mutluluk tohumları en güzel keder tarlalarında ve hüzün ikliminde, gözyaşı yağmurları ile yeşeriyor” diyorum.
Başakta tane olmak varken neden tarlada başak olasın ki? Petekte bal olmak dururken neden kovanda petek olasın ki? Şarkıda nağme olmak varken neden kitapta şarkı olasın ki?
Şu evrende var olmuş, var olan ve var olacak ne varsa; her birinin özü var.
Özününde özü var.
Peki, ama aşkın özü ne?
Biliyor musun? Dünyanın ve evrenin en büyük mutluluğunun özü hüzün, sevincin özü keder, vuslatın özü ayrılık.
Cohelho, simyacı’da “Aşk sevdiğin nesneye sahip olma duygusunu da yanında getiriyor” diyordu. Peki, sahip olmak aşkı ne hale getiriyor dersin? Aşk bir arayış değil de nedir? Aşk, aşık olunan şeyin özünü aramadır. O özü bulup çıkarma, ona sahip olma, onunla yekvücut olmadır.
Sen, o olursun, geçersin.
Aşk, geçmektir.
Öğretmen kısa bir süre süren şaşkınlıktan sonra kendini toparlar ve sınıfa döner:
“Arkadaşlar, Leyla Mecnunun her şeyi idi. Leyla ateşti, mecnun pervane. Leyla evrendi, Mecnun koskoca bir hiç. Leyla topraktı, mecnun yağmur. Leyla bir yoldu sonu olmayan, mecnun bir yolcu “öz” arayan. Leyla, Mecnunun nesiydi biliyor musunuz?
Sınıfta hiç çıt çıkmaz.
“Leyla mecnunun hiç bir şeyiydi” Mecnun zaten Leyla’ydı”
Zil çalar ve ders biter, çocukların hepsi ağlar, bir süre oturdukları yerden kalkamazlar, öğretmen gülümser ve sınıftan çıkar…
Arkadan bir öğrenci söz ister,
“Hocam, ben her şeyi anladım da bir konu var tam kavrayamadığım. Bu Leyla, Mecnun un nesi oluyordu acaba?”
Öğrenciler gülmekten, öğretmenden sinirinden bayılmak üzeredir.
Bu, fıkra gibi olan yaşanmış olay ne zaman aklıma gelse ben de sorarım kendime sahiden acaba Leyla Mecnunun nesi oluyordu?
Kız arkadaşı mı? Yoksa yavuklusu mu? Belki de çıktığı kız, çatal karası çingenesi bile olabilir. Platoniğim ya da aşkımı diyordu acaba. Ferhat ile şirin, Romeo ve Juliet, kerem ileAslı, Ayşe ile Mehmet…
Hikâyenin hikâye olabilmesi için galiba bol miktarda “acı”gerekiyor değil mi?
Meşhur Lübnanlı yazar Halil Cibran, Ermiş adlı eserinde:” Kederin varlığınızda açtığı oyuk ne kadar derin olursa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar çok olur” diyor. Ben de başka bir deyişle. “Galiba mutluluk tohumları en güzel keder tarlalarında ve hüzün ikliminde, gözyaşı yağmurları ile yeşeriyor” diyorum.
Başakta tane olmak varken neden tarlada başak olasın ki? Petekte bal olmak dururken neden kovanda petek olasın ki? Şarkıda nağme olmak varken neden kitapta şarkı olasın ki?
Şu evrende var olmuş, var olan ve var olacak ne varsa; her birinin özü var.
Özününde özü var.
Peki, ama aşkın özü ne?
Biliyor musun? Dünyanın ve evrenin en büyük mutluluğunun özü hüzün, sevincin özü keder, vuslatın özü ayrılık.
Cohelho, simyacı’da “Aşk sevdiğin nesneye sahip olma duygusunu da yanında getiriyor” diyordu. Peki, sahip olmak aşkı ne hale getiriyor dersin? Aşk bir arayış değil de nedir? Aşk, aşık olunan şeyin özünü aramadır. O özü bulup çıkarma, ona sahip olma, onunla yekvücut olmadır.
Sen, o olursun, geçersin.
Aşk, geçmektir.
Öğretmen kısa bir süre süren şaşkınlıktan sonra kendini toparlar ve sınıfa döner:
“Arkadaşlar, Leyla Mecnunun her şeyi idi. Leyla ateşti, mecnun pervane. Leyla evrendi, Mecnun koskoca bir hiç. Leyla topraktı, mecnun yağmur. Leyla bir yoldu sonu olmayan, mecnun bir yolcu “öz” arayan. Leyla, Mecnunun nesiydi biliyor musunuz?
Sınıfta hiç çıt çıkmaz.
“Leyla mecnunun hiç bir şeyiydi” Mecnun zaten Leyla’ydı”
Zil çalar ve ders biter, çocukların hepsi ağlar, bir süre oturdukları yerden kalkamazlar, öğretmen gülümser ve sınıftan çıkar…
Pazartesi, Kasım 26, 2007
Öğretmenler Günü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





