Cuma, Eylül 05, 2008

Sözler Zamansızdır.

Hazır buluşmalardan, gezilen yeni mekanlardan konuyu açmışken devam edesim var....
Bazen bir şey olur, olan şeyin "o" olduğunu anlamak için ellerine bakarsın, şöyle değil de böyle duruyordur...
Bir İstanbul buluşması, içinde merak, heyecan, özlem barındıran bir akşam üstü sefası ile başlayan, gülümseme, buğulu gözlerden fışkıran hüzün, birbirini anlamanın verdiği huzur ile devam eden, ardından samimiyetle kucaklaşmalara tanıklık ederek gecenin koynuna bırakılıveren bir hoşcakal sözcüğü...
Kadıköy iskelesi, moda'nın ilk gençlik yıllarımdan kalma esintisi ve kokusu, tadını unutamayacağım bir Ali Usta dondurması, ışığını hep hissettiğim bir çift gözün sıcak bir gülümsemeye karışarak denizin esintisiyle gelen yosun kokusunu şenlendirmesiyle aynı hızda burnumun direğini sızlatan bu iyor ve yosun kokusunun içimde bir yerlere dokunuvermesi, yenilen yemekler, içilen kahveler, çaylar, bitmeyen yenilgilerimi dinlerken, aynı anda resim çekme telaşımı takip etmekte zorlanan gözler... Arkadaşlıgın özel coğrafyasından hayata umutla bakmanın huzuru, kendimi özel hissetmem için mevcut olan herşeyin bir arada toplandığı an'lar... Ve şimdi o anlara duyulan buruk bir özlem... Geçmişten bugüne sarkarak gelen ve heryeri saran bir vanilya kokusu... Kim demişti "hayranlık vanilya kokar" diye?
Sanırım gerçekten de sözler zamansızdır...

İstinye Park

İstanbul diyince aklıma nedense hep Yeniköy gelir, çocukluğumun mahallesi olduğu için mi bilmiyorum ama Yeniköy'ü heryerlerden başka tutarım. Bu sefer Yeniköy'e hemen gidemedik düğünden sonra bastık o topraklara:)

daha varır varmaz Sevin abla kaptı bizi İstinye Park'a götürdü, Sevin abla zaten bambaşka bir yüreğin insanıdır, herşeyiyle özel ve özenli, genç bir süper anneanne olmasının yanında her daim anlayan bakışlarla yanıbaşımda bulmuşumdur onu çokca...

Sabah deniz kenarı yürüyüşlerimizde aynı konuyu yüzlerce kez anlatarak kafasını şişirdiğimi anlatmayacağım ama o gün İstinye Parkta keyifle yediğimiz o güzel salata eşliğinde ki sohbeti burada resimlerle özetleyeceğim.
İstinye Park cidden çok hoş bir alışveriş merkezi olmanın dışında hem şık hem de rahat ve gezilesi bir ye rolmuş, annemin evine olan yakınlığındna dolayı da ayrıca tercih edilesi hoş bir mekan diyebilirim.

Ancak Sevin ablayı, her daim özlenilesi bir gülümsemeyle anımsayacağımı da belirterek, başka bir yazıyla ondan bahsetmeye devam edeceğimi bildirip kısa kesiyorum şimdilik:)

İkea ziyareti



Sonra bir gün Emine beni arıyor İstanbul'da İKEA ya gittin mi sen hiç diye, hemen gelip beni alıyorlar, ilk kez görüyorum bu ikea yı, acaip hoşuma gidiyor tasarımları ve en çok da 35 metre karelik ev, ben bu evi istiyorum, herşeyi ile bana göre olmuş diyorum, gülüyoruz, espiriler yapıyoruz ama en çok da benim şu bitmeyen hayallerimi bir kez daha masaya yatırıp acaba ne zaman Bu şehirde hem ait hem de dahil olarak yaşamaya başlayacağım fikrine hüzünlenip ikea köftelerindne yiyip, çaylarımızı içip, öyle özlem gideriyoruz....

İstanbul Temmuz-1

Amcamın oğlunun düğün telaşı ile başlamıştı İstanbul macerası, ben de bu sırayı bozmadan ondan başlamak istedim anlatmaya, kısa kısa İstanbul hatırları canlansın hem de...

Uzun zaman olmuş halalarım, amcalarım, kuzenlerimi bir arada görmeyeli bu düğün herkesi buluşturdu İstanbul'da, halamın organik sebze ve meyveleri, benim çocukluk tadlarım, büyük halamın felsefik konuşmalarına karışınca kendimi kah çocuk kah da çocukluğumun izlerini sürerken buldum, amcamın sevinci gülümsemesine yansıdı, kuzenler hep birarada "ahh zaman nasılda geçmiş" telaşından bakakaldık, halaların kaşık oyununu zevke izleyip, tam bir görümce kıyafeti seçtiği için haticeyi tebrik edip, Mustafa ile Yasemin'e mutlulukların en uzunundan diledik....

Salı, Eylül 02, 2008

Eylül Mührü


Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin,
toprak üzerinde uyuyanlarınkinden daha güzel olmadığı gerçeğinde,
yaşamın adaletine olan inancımı yitirmem mümkün mü?
Garip bir Eylül hüznü kapladı heryerimi, hatta yaşadığım ve dokunduğum heryeri, ne yazabiliyorum ne de yaşayabiliyorum gibi, çabuk geçmesini umut ediyor, sonbahar benim mevsimim, Eylül benim ayım dediğim günlerdeki enerjime ve neşeme kavuşacağım zamanları iple çekiyorum. Bu bloğu oluşturalı tam bir yıl olmuş, geçmiş bir yılın muhasebesini yapıp, yeni yıllarımın hedeflerini oturtup, üzerimde ki Eylül hüznünü coşku ve sevince dönüştürüp geri dönmeyi, İstanbul'u, Marmaris'i, Kuşadası'nı, Konya'yı yazmayı, yaşadıklarımı unutmamak için biriktirdiklerimi cebimden çıkarmayı istiyorum, istiyorum ama bu gücü kendimde ne zaman bulacağımı henüz bilmiyorum...

Cuma, Ağustos 29, 2008

Döndük


Tatil bitti biz döndük, birkaç gün içinde valizlerimizi yerleştirip burada ki hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz ve heybemizden çıkan tatil anılarını yazmaya başlayacağız. Şimdi hem valizlerimizi açıyor hem de hüzünlenip mutlu oluyoruz "ne güzel bir yaz mevsimiydi, herşeye ragmen çok güzeldi" diyoruz.Bir sürü hikaye ile geliyoruz....

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Yollar göründü...


Biz bu gece yollara düşüyoruz ana-oğul, bu sefer Konya'ya gidiyoruz. Anneannemizi görmeye, ben kendi anneannemi, oğlum da anneannesini görecek, tam 3 yıldır anneanemi görmüyorum, 85 yaşında tontiş bir kadın ve yıllardır yalnız yaşıyordu ama bir süredir rahatsız ve annem ona bakmak için Konya'ya köyümüze gitmişti. Şimdi biz onları ziyaret edeceğiz köyde, 5 gün kalıp döneceğiz.Uzun yıllar oldu köye gitmeyeli, bana iyi gelir mi bilmiyorum, bildiğim biraz hüzün kokan bir yolculuk olacağı...
Resimler doğum gününden, bu kez oğlum doğum gününü bu tatil yöresinde kendi arkadaşları ile küçük bir cafede parti vererek kutladı, organizasyonu ise burada ki arkadaşı Mert yaptı, onlar döner dönmez de biz sarıldık makinaya hani bizle resim yok mu diye. Resimlerin devamı daha sonra.

Herkese kucak dolusu sevgiler gönderiyor ve Eğe'nin bu küçük ilçesine biraz buruk da olsa veda ediyorum.

Posted by Picasa

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

Sobe / Vazgeçemediklerim



Sevgili yuxexeratonin beni sobelemiş, sobelediği konu ve benim bunu görme zamanlamam çok manidar oldugu için, yazmaya ara vemiş olsam bile bunu hemen yazıyorum.

Vazgeçemediklerim nelermiş diye kendime sorarım zaman zaman, bazı zamanlar bazı maddelerde kendimce değişiklik yapmak isterim ama demirbaşlara dokunmam nedense.

Aslında mutluluğun farkında olmayan bir çocuk olarak büyüdüm.
Mutsuzluğumu uzun yıllar fark etmediğim ilişkilerim oldu.
Aşk, evlilik, dosrluk…
Çocukken şiir yazdığımı fark etmeden şiirler yazarmışım meğer.
Ne kadar zamandır bilmiyorum çocukluğuma geri döndüm.
Ama mutluluk çağı bittiği için artık istesem de o kadar mutlu olamam, bunu biliyorum, olsam da o ancak eski mutlu anlara özlem olarak kalır diye üstünde durmuyorum bu duygumun….

Çocukluğumda vazgeçemediğim bir oyuncağım olmadı mesela, ama büyüyünce kullandığım eşyalarla aramda duygusal bir bağ geliştirmeyi öğrendim, hepsinin bir anlamı var hayatımda ve çok önemserim onlarla olan bu bağımı, gene de hepsinden vazgeçebilirim bir çırpıda…

Büyürken, yanlışların yerine doğruları koyduğumda vazgeçemem sandığım arkadaşlarım, dostlarım oldu, çok sevindiğim, çok üzüldüğüm, iyi, kötü zamanlarımı paylaştığım, birbirimizden asla vazgeçmeyiz sandığım, oysa hayat bizi savurduğunda herkes yolunu değiştirdiğinde vazgeçildi her şeyden, herkes gibi ben de böylece öğrendim vazgeçmeyi…

Gidenler ve kalanlar arasından sıyrılıp hayatımda kalanlar, yanıma kar kalanlar sevincimi çoğaltan, dünyanın yükünü hafifletenler, gözlerime bakarak ne hissettiğimi anlayanlar oldu yaşamımda, hala da var, iyi ki varlar, çok değerliler, asla kaybetmek istemem, kaybedersem çok üzülürüm ama vazgeçebilirim…

Bir dönem yalnızlığımdan vazgeçemem sanıyordum, aramızda ki bu patolojik bağdan korkuyordum bile ama bir çırpıda ondan da vazgeçebilirim…

Kapıyı çarpıp gittiklerim oldu, vazgeçtiğim için değil, anlaşılmadığım için, istenmediğimi düşündüğüm için, gururumdan gittiğim, her şeyi iyileştiren zamanın bile silemediği izlerle yaşadım bir süre ama sonradan kabuk bağlayınca yaralarım, vazgeçmeyi öyle çok da büyütmeden kabullendiklerim, hiç kimse vazgeçilmez değildir dediklerim, benden önce benden vazgeçenler, vazgeçmeyi en iyi öğretenler…


Ama;
Yaşamımın en kolay, en tasasız, en kısıtlı ama en özgür bölümü olan çocukluğumu hatırlamaktan vazgeçmedim,
çocuk gözüyle dünyaya bakmaktan vazgeçmedim,
çocuklardan vazgeçmedim,
anılarıma sahip çıkmaktan vazgeçmedim,
doğru bildiklerim uğruna hala inatla kaybetmekten vazgeçmedim,
babamı özlemekten vazgeçmedim,
annemin kokusunu sevmekten vazgeçmedim,
özlemlerimi söylemekten vazgeçmedim,
birinin bana ihtiyacı olduğunda her şeye rağmen yanında olmaktan vazgeçmedim,
umut etmekten, öğrenmekten, okumaktan, yazmaktan, gitmekten, sevmekten, her şeye rağmen sevmekten ve bunu söylemekten,
her şeye ve herkese üzülmekten, üzüldüğüm her zaman hiçkırarak ağlamaktan vazgeçmedim, doğru bildiklerim uğruna, bildiklerimi söylemek uğruna savaşmaktan vazgeçmedim..
Herkesi anlamaya çalışmaktan, her şeyi hoşgörü ve anlayışla karşılamaktan, her şeyi merak etmekten hiç vazgeçmedim,
Kendimden vazgeçtiğim zamanlarda bile dünyada ki güzelliklere inanmaktan ve yeniden yeniden başlamaktan hiç vazgeçmedim.
Yenilmeye doyamam, yenilmekten vazgeç(e)medim


Ama en çok oğlumdan, vazgeçmedim, vazgeçemem, vazgeçemediğim için de kendimden vazgeçtiğim uzun yıllar yaşadım onun için, şimdi yanımda, yanı başımda, o bir gün benden vazgeçse bile ben ondan vazgeçemem.

Bu gün onun doğum günü, 16 yaşına giriyor, onu doğurduğum gün, (16 Agustos 1993) yeni yepyeni başlamış bir yaşama günaydın demiş gibiydim, çok gençtim, yalnızlığımın ve anneliğimin farkında olmayacak kadar genç!
Doğum günü kutlu olsun, birbirimizden vazgeç(e)mediğimiz uzun yıllar bizimle olsun…

Sevgili Şule tatilde olduğu için onu sobeleyemiyorum ama, belki de fırsat bulup yazar bir ara demeden de geçmiyorum, sevgili SS i sobeliyorum, eğer yazarsa.




Salı, Ağustos 12, 2008

Kuşadasında azala azala....



Tatilimizin ikinci kısmında Kuşadasındayız. Keyfimiz yerinde tatilimiz tüm keyfiyle devam ediyor, ne yazmak istiyorum ne düşünmek ama ister istemez düşünceler beynimde yol almaya devam ediyor, bir yandan yüzüyorum, geziyorum bir yandan da Murathan Mungan'ın o güzel şiirini mırıldanıyorum;


Sanırım İstanbul gezi notları sonbahara kalacak gibi ben izninizi istiyorum bir süre! Bir hafta kadar daha buradayım ve sadece denizin ve adanın keyfini çıkartmak istiyorum, yazarken eski hüzünlerimi de kucağıma doldurduğumu fark ettim, o yüzden yazmaktan vazgecip, yaşamaya bakıyorum, ve bir süre yokum.
Ait olduğum coğrafyaya döndüğümde -ihtimal Eylül'de-görüşmek üzere. Herkese sevgiler.

Salı, Ağustos 05, 2008

Marmaris'ten bildiriyorum:)



Marmaris’teyiz ve İstanbul’da yaşadıklarımızı buradan yazmak kısmet olacak gibi. Deniz, güneş, kum ile kucaklaştık çok da iyi yaptık ama geriye dönüp İstanbul’u yazmaya başlamam gerektiğine inanıyorum, şimdi bu sıcak yaz günleri bize hem dinlenme hem okuma-yazma günleri olacak gibi. Tembellik diz boyu, kumlarda yatıp kitap okuyorum, denize giriyorum ve bol bol meyve tüketiyorum, belki bırkac ay once aldıgım su gereksız 5 kiloyu buralarda bırakır gıderım bu sayede. Zor geçen bir kışın öcünü alır gibiyim sanki, Alperen'de cok keyifli görüldüğü üzere, herkese kucak dolusu sevgiler yolluyorum bu güzel Ege sahilinden….