Çarşamba, Temmuz 02, 2008

Hepimizin Bir Kaderi Var, Bir de Görevi...


Birkaç gündür yerleşme trafiği, ders yoğunluğu ile zihnimi yorduğum için bloğada yazamıyorum, yazacakları sıraladım aslında şu taşınma sırasında ki keyifli anıları anlatmalıyım bir an önce diyorum, Gülşen’i yolcu ettik onu yazmalıyım diyorum, hepsinin aynı anda düşünürken yakalıyorum kendimi, bir yandan da yazarım elbet şu yoğunluğumu bir hafifleteyim, hayat hep akıp gidiyor ben zaten hiç yetişemiyorum diyorum, heryere koşan ama hiçbir yere yetişemeyen bir kadın oldum gene diyorum. Kendi kendime konuşmalar yapıyorum, ama her seferinde yakalanıyorum, Arzu hep yakalıyor gene nerdesin diyor bana, ben de ona “zihinsel trafiğim yoğun” diyorum, belli oluyor hemen anlıyorum yüzünden diyor.
Oysa sadece o anlıyor, herkesin anladığı bir şey değil o çok dikkatli olduğu için, o beni en az benim kadar bildiği için, içimi dışarı çıkardığı için anlıyor, belki de hep anlayarak baktığı içindir bu yeteneği…

Bu sabah uyanır uyanmaz kendi kendime yapılacaklarımı sıralıyorum, iki gecedir evde kitaplarımı yerleştirdiğim için yorgunluktan uyuyakalıyorum sürekli, hatta bilgisayar falan da açık kalıyor hep ve sabah fark ediyorum bunu.

Bir arkadaşımın dediği gibi gerçekten de bu kitap kolileri ağır oluyor ve yerinden kalkmıyormuş her kutuyu açarken onun dediğini anımsayıp söyleniyorum kendi kendime acaba daha küçük koliler yapsaydım daha mı kolay yerleştirirdim diye. Bir de tabi böyle durumlarda yalnız olduğuma hayıflanıyorum zaman zaman... Hem yalnızlığını bu kadar seven hem de ondan dolayı bu kadar acı duyan bir insan zor bulunur herhal demeyi de ihmal etmiyorum;)

Sabah okula gitmeden önce Alperen’e kahvaltı hazırladım, arkadaşının doğum günü varmış oraya gidecekmiş, programını aldım ben de baktım biraz zamanım var, Ahmet ağabeyinin dükkânına uğradım, soracaklarım vardı, bir çay içtim 15 dakika oturdum o sırada konuşma nerden çıktı bilmiyorum ama Ahmet abi; Bu ülkenin bu karmaşık durumunu beğenmediğini o yüzdende güvenmediğini söyledi, ne oldu ki dedim, dün sabah tutuklanmalar oldu,soruşturmalar var, ne tutuklaması dedim, haberleri izlemedin mi dedi, yooo dedim ben evde kitapları yerleştirmekle meşgulüm bir kaç gündür haber falan izlemiyorum, derse gidiyorum, eve gelip eşylarımı yerleştiriyorum, Leyla'nın doktora mülakatı için onun heyecanı ve telaşını taşıyorum, baskıya giriecek kitabımın son düzeltmelerini yapıyorum bunun dışında birşeyden de haberim yok.
Ergenekon kapsamında pek çok gözaltı var, gazeteciler, emekli subaylar peş peşe gözaltına alıyorlar, bir an irkildim, çok sevimsiz geldi birden duyduklarım, yüzüm değişti birden ama anlamak için peş peşe birkaç soru sordum, Ahmet abide cevaplandırdı. Sonra hemen kalktım arabama doğru ilerledim, o sırada ne söyledi Ahmet abi duymuyorum sadece kendi zihin trafiğimle meşgulüm ve birden elim çantamda telefonumu ararken buldum kendimi, fazla düşünmeden bastım arama tuşuna, aradığım numara çalmaya başlar başlamaz da zihnimden; ayyy saat kaç ki?-Bir gözüm arabanın saatine takılıyor- çok mu erken yoksa sabah sabah aranır mı ki böyle pat diye insanlar, şimdi ne diyecem ben, "herşey yolunda mı?" yok yok öyle denmez, "merak ettim de ben birşey duydum da" yok öylede tuhaf olur herhalde, gibi cümleler ışık hızıyla geçti. Sonra baktım saat 9 olmuş, sabah 8 de uyanan biri için erken sayılmaz derken telefonum açıldı…

Benim o ışık hızı düşünme becerim ne yazık ki konuşmama da yansıyor çoğu zaman, konuşma hızım düşünme hızıma yetişemediği için çoğu kez kelimelerim birbirini tamamlamadan akıveriyor, ve bazen, yok yok çoğu zaman istediğim gibi iyi konuşamıyorum, düşündüklerimi aktaramıyorum bir türlü ve istediğim gibi konuşamadığım zamanda ölmek istiyorum hep, bir gün, yakın bir arkadaşıma, ben sadece iyi yazabilirim, ama konuşmamı o kadar da iyi bulmuyorum o yüzden bana sadece yazma izni versinler dediğimi anımsıyorum….

İşte bu telefon konuşması da öyle oldu, aniden, acilen, planlamadan, panik halinde arka arkaya kurulmuş belki de garip cümleleri sıraladığım, ne söylediğimi kendimin de anlamadığı hatta kapattığımda “galiba saçmaladım” dediğim bir konuşma, bir tek merakım ve heyecanım uçuşuyor sanki havada, bir de herşeyin yolunda olduğunu anlamama yetecek kadar bir ses işitmiş olmanın verdiği huzur yayılıyor havaya… Bu bana fazlasıyla yetiyor...

Telefonu kapatınca zihin trafiğim beni Kürşat Başar’ın Başucumda Müzik kitabına götürdü, Menderes hükümeti döneminde yapılan darbenin, bir kadın duyarlılığı ile yine bir kadının ağzından anlatıldığı o muhteşem romana. Nedense o kitapta yazarın anlattıklarından çok orada ki kadının –Vesamet Kutlu’nun- Emin Çölaşan’a verdiği röportaja bağlandı zihnim birden, bir kadının duyarlılığı ile işlenmiş nefis bir ihtilal romanı, üstelik bir erkeğin kaleminden çıkmış, sonra kendi kendime “Hepimizin bir kaderi var, bir de görevi” derken yakaladım kendimi. Bu düşünceler eşliğinde kampüse ulaştım, odama çıktım saatime baktım 15 dakikam var dersimin başlamasına hemen interneti açıp gazetelere baktım Can Dündar’ın “Heryerekon soruşturması” başlığında yazdığı yazıyı okudum, bence herkes okusun lütfen Can Dündar gene çok lezzetli bir yazı yazmış.

Murat'ın da telefonda dediği gibi “Herkes, herkes hakkında her şeyi söyleyebilir ama söylenilenlerin ispatlanması esastır” Bakalım neler nasıl ispatlanacak bu karmaşada. Ne kadar cesurca ve hiç korkmadan sergiliyor insanlar kişisel bakış açılarındaki gedikleri, önyargıları, ne kadar ucuzca suçluyorlar birbirlerini ve sonra birbirlerine bakıp gülümseyebilme cesaratini taşıyorlar üzerlerinde, hatta aynı masada yemek yeme yüzsüzlüğünü de beraberinde gezidirerek. Bu ülkenin şu hali için çok ama çok üzülüyorum ...

Ben bir an önce ingilizce sorunumu halletmek ve doktoramı bitirmek istiyorum. Hep araştırmak, hep öğrenmek, öğrendiklerimi öğretmek, bazı hayatlar için dünyanın en küçük mucizesi olmak istiyorum. Bu ülkenin çocuklarına sevdalı bir bilim kadını olarak yaşlanmak ve ölmek istiyorum diye mırıldanıyorum içimden...

Dersim biter bitmez Arzu arıyor. Bir başsağlığı var Filiz’e gidilecek, dayısını kaybetmiş kansermiş bir süredir zaten, hem de epeydir görüşemiyoruz çay içeceğiz terasında birlikte, keşke gelsen sen de diyor, öğrencileri sınav yapmıştım, hemen çıkıyorum okuldan diyorum, yaşam böyle bir sürpriz işte, kelebek kadar kısa bir ömrümüz var, bir varmış bir yokmuş, her şeyin bir masal olduğu fikriyle arabama bindim, gittiğimiz yerde tam çaylar içilirken, okuldan öğretmen arkadaşımız Gürbüz hocanın Lösemi olduğunu, bir telefon ile hep birlikte öğrendiğimizde şaşkınlık ve üzüntümüzü saklamadık, birileri daha çocukları küçük, kendisi daha çok genç derken benim zihnim o konuşmaların ölüm gerçekliğini kendi yaşamıma sahip çıkmak olarak yansıdığını gördüm.
Aynı anda daha birkaç hafta önce Gülşen ile onun resmini çektiğimi anımsadım, resmini çekerken de bana takıldığı cümleler geldi aklıma, “hala çok genç ve güzelsin, sanıyorum ki bizim öğretmenimiz değil, öğrencimiz gibisin, nasıl böyle kalıyorsun bakıyım” dediği, benim de , “Gürbüz hocam ne zaman vazgececeksinz benimle alay etmekten” diye serzenişte bulunduğum sözler geçti kulaklarımdan. Bir ara Nuray benim yeni evimi merak ettiğini söyledi Arzu’ya, ben o sırada balkonda uzakları izliyor kendimle içsel konuşmalar yapıyor, hayatımı durdurup ona uzaktan bakmayı deniyordum. Arzu’da benim için “o evine aşık oldu” dedi, hemen geriye dönüp atıldım, zihnimde başka şeyler vardı ama dudaklarımdan şu cümleler döküldü “hayır, mümkünse aşık olma hakkımı başka bir şeyde kullanmak istiyorum, evimi sevdim ama ona aşık değilim, ben henüz yaşarken, henüz ölüm bana uzakken, hala daha nefes alabiliyorken, hala sevebiliyorken, hala özleyebiliyorken, hatta bunları söyleyebiliyorken, mümkünse, evet mümkünse yaşayan birine aşık olmak istiyorum”

Herkes kahkahalarla gülüyor ben ise usulca…

Nuray Arzu ve ben oradan kalkıp perdeciye gidiyoruz, bu çatı katının üçgen camları için stor perdeler beğenmeye, hayat devam ediyor diye mırıldanıyorum içimden, perdeler dikilecek, kitaplar yerleşecek, ders çalışılacak, yemek yapılacak, tatile gidilecek, düğünler yapılacak, hasta olunacak, planlar yapılacak, çocuklar doğacak, insanlar ölecek, özlemler konuşulacak, hatalar yapılacak, aşık olunacak, pişman olunacak, kucaklaşılacak, ayrılıklar yaşanacak, 'keşke'ler ve 'iyiki'ler hayatımızda yarışacak, yolculuklara çıkılacak, sevinilecek, üzülünecek............

Yanıbaşımdakilere bakıyorum, aklımdan geçenlere bakıyorum, geçip gidenlere, geçip de gidemeyenlere, takılıp bir yerlerde kalanlara…

Arzu gene anlıyor, “ne oluyor” diyor, “zihin trafiğim” diyorum, “yoğun gene işte, sen anlıyorsun onu” öyle, usulca ve sessizce nemli gözlerle gülümsüyoruz birbirimize…

5 yorum:

sarı laleler dedi ki...

senin zihin trafiğin, benim kelebek etkisi sarhoşluğum, alınan acı tatlı tüm haberler, yaşamak vs.
yaşanası hayat ve gerçekleri...

ozgurruya dedi ki...

Can Dündar'ın bahsettiğiniz yazısını blogunuza göz atmadan yarım saat önce okudum. Okunması gereken güzel bir yazı yazmış Can Dündar.

Kitap kolilerinin ağırlığı konusunda da arkadaşınıza katılmamak elde değil :)

Adsız dedi ki...

11.46 huh
çok güzel yazı olmuş

Adsız dedi ki...

Okuduğum en mükemmel kitaplardan biriydi ''Başucumda müzik''Herkese tavsiye ettiğim aynı zamanda.''Sevin Zorlu''nun bu kitaba konu olan aşkın kahramanlarını anlattığı bir röportajda beni daha da derinden etkilemişti.Kitabın en sihirli sözlerni ise şu şekilde söyleyebilirim.

"Eğer hayatınızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim.

Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken...

Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün...

Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte:

Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın."

Aşkla ilgili düşüncelerine söyleyebileceğim naçizane fikrim ise birine aşık olmak istiyorsan,seni salıncakta sallandırıp sallandırmadığına bakabilirsin.

Butterfly dedi ki...

Evet güzel kitaptı,hatta nefisti diyebilirim, o zaman siz de Emin çÖlaşan'ın kitapktaki kadın kahraman olan-Vesamet Kutlu'dan aldığı röportaj bu kitabın bel kemiğini oluştumuş, o röportajı mutlaka okumalısınız. -Emin Çölaşan Tarihe Düşülen Notlar-. Benim de en çok begendiğim yerlerden biriydi yazdığın yerler, bir de şu vardı tabi, "aşık olmak demek birini yemek istemek" "karşımıza çıkan her yol ayrımında birt seçim yapmak, birinden vazgeçmek birinden ayrılmak ötekini seçersek ne olacağını hiğç bilmeden yalnızca düşünerek ya da içimizden glen sesi dinleyerek sağa değil de sola gidivermemiz bu sıradan seçimlerle bütün hayatımızı belirlememiz tam bir saçmalık değilmi" diyordu kadın. aşkla ilgili düşüncelerin için teşekkürler, salıncakta olma durumunu anlayabilmem için yetrince tecrübem var ama bir daha aynı durum olurmu bilmiyorum:)
sevgiler.