Çarşamba, Şubat 18, 2009

Azra bebek hoşgeldin....


Ben teyze oldum 6. kez hem de:) annem 7. kez anneanne, ablam 4. kızkardeşim 6. kez teyze, Hülya 2. kez anne, Adil ise abi.
Evet 14 şubat sevgililer günü hediyesi olarak geldi bize Azra bebek, çok bekletti bizi, meraklandırdı ama sonunda öyle güzel bir günde süpriz yaparak 4 kilo 100 gram olarak aramıza katıldı, biz göremedik onu, sesini duyamadık, dokunamadık ve koklayamadık. Çünkü okyanus ötelerinde doğdu... Maalesef... Ama babannesi sağolsun oradaydı ve onları yalnız bırakmadı. Bize de ilk resimleri düştü şimdilik.. Belki ilerde sesi, teni, bakışları ve kokusu da düşer payımıza belli mi olur....
Ben annesi doğduğunda da yanında değildim, ondan 8 yaş büyüğüm ama onun da bebekliğine ve ilk çocukluk yıllarına tanık olamadım ne yazık ki...
Tıpkı annesi gibi büzük dudaklı (resimler öyle diyor ben değil) Çok mutlu ol Azra bebek...
Belki bu küçük mucizenin bir kaç ışığı bize de değer... Kimbilir....

Pazar, Şubat 08, 2009

Tatilin Ankara Cephesi

Ankara'da en az İstanbul kadar keyifliydi... Leyla, Arzu,Özlem,Nurdan ve ben... 5 kız toplandık, hepimiz Leyla'da kaldık, Ankara'nın altını üstüne getirdik, çocukları da kah alışveriş merkezine kah sinemaya bırakarar kendımıze kısa kısa zamanlar yarattık, gezdik tozduk, güldük mutlu olduk, hayaller kurduk, tatili yedik-bitirdik geldik:)
Yeni döneme hazırız artık.... Buyıl ben leyleği havada görmüşüm öyle diyorlar, umarım hep öyle olur pek bi memnunum bu halimden....

Balmumundan kanatlarımla İstanbul


Geçen hafta balmumundan kanatlarımı takıp yenıden yollara düşmüştüm ya, önce Sivas'dan hava yolu ile İstanbul'a gittim,sadece 2 gün kaldım ama bakın neleri sığdırdım.
Liseden sınıf arkadaslarımla bulustum, kısa da olsa anıları tazeleyecek kadar, ucuzluktan İstanbul'u altını üstüne getirdim, alışveriş yaptım, hatta İkea'dan bile alışveriş yaptım, kendıme ıkı tane sirin sehpalar aldım, hatta onları bir arkadaşıma tembihleyip arkamdan yollamasını rica ettim, İstanbul Üniverfsitesinden Nilüfer hoca ve Mustafa hocayla Yunanistan'a giderek sunacağımız çalışmamızı konuştuğumuz bir akşam yemeği yedik, süper birgeceydi, yetmedi biz, tadı damağımızda kaldı ama olsun, sonra Sevin ablamla, son derece enerji dolu bir kahve molası verdik İstimye'de, konustuk, paylaştık, hüzünlendik... Birlikte deniz kokusu aldık Yeniköy ve kalender sahilinde, sonra hemen Ankara'ya doğru yola çıktım. Bu sefer 3 gün sadece gezmek dolaşmak ve eğlenmek için... Ankar'da süperdi onu da yazacağım:=)

Salı, Ocak 27, 2009

Kısa kısa


Bir süredir yollarda, yolculuklarla geçiyor günlerim ve haftalarım... Daha yeni gelmiştim İstanbul'dan ama yeniden yollara düşme vaki geldi. Bir süredir zamansızlık bahanesiyle blogumla ilgilenemiyorum farkındayım, ama gerçekten de öyle, bir barış projesi çalışmıştım Nisan ayında Yunanistan'da gerçekleşecek olan uluslararası bır kongre için,okulöncesi çocukları ve barış kavramı ile ilgili çalışmamın kabul edildiğini öğrendim, onun yoğun trafiğidir beni böyle dilsiz bırakan... Duyurayım istedim, bu sabah erken saatlerde tekrar İstanbul'a doğru yola çıkacağım balmumundan olan kanatlarımı takıp...
Resimler gecen hafta İstanbul-Bursa-Uludağ'dan...

Perşembe, Aralık 25, 2008

Yılın Son Karı, son kararı....



Sanırım o dışardan görünen sosyal ve dışa dönük yapımın içinde yalnızlığına ve mahremiyetine çok düşkün, hassas alıngan utangaç, çok kırılgan kendi içindeki ıssızda sessizce ağlayan bir kadın var. Bu nedenle bazen bana hiç benzemediği düşünülen çok sakin, minimalizim hayatı her yönüyle benimsemiş, az konuşan ve serinkanlı insanlarla çok ama çok iyi iletişim kurduğum oluyor. Görünüşte bu kadar zıttım olan biriyle nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiğim çevremdekileri daima şaşırtmıştır. Yalnızlığı da çok severim aslında, yalnız kalmak tıpkı yazmak kadar önemli bir ruh gereksinimidir. Benim için zorunluluk. Ruhumdaki fırtınaların iniş çıkışların sarsıntılarını tek başına göğüslemek için kendime zaman ayırmalıyım diye düşünürüm. Neşeli ve keyifli olmayı sevdiğim kadar hüzne de tutkuluyum. Çelişkilerimin büyük kısmının farkında, kendisiyle asla uzlaşmayan ama çoktan barışık bir huzursuz ruhtur benimkisi… Bunlar acıtır tabi… Ama hayatta böyle bir şey işte insan belli deneyimlerden sonra hayal kırıklıklarına karşı hala bağışıklık sağlayamamışsa eğer, yıllar içinde yaralı ruhuna iyi gelen bazı ilaçları keşfetmeyi başarıyor. Herkesin kendi bünyesine uygun ilaçları var. Benim ilaçlarımdan biri saklanmak, ağlamak ve yazmak. Yazmak unutturmasa bile iyileştiriyor ve başka yollar açıyor bana. Saklanmak ve ağlamayı ise hiç sorma.. Aylar süren kendimi berbat hissetmelerimi birazda olsa unutturabiliyor. Ve işte tüm hissedilenleri yazıya dökmek… yazmak çıplaklaşmak demek benim için..ruhum soyundukça savunmasız, korunmasız kalıyorsun… Yazmak, yüzleşmek demek. Yüzleşmek cesaret ister. Bu cesaret öyle yüksekten atlamak cesaretine benzemez. Atlamak! Atlarsın ve biter. Ya başarırısın ya da sakat kalırsın. Ve ya ölürsün. Ama yüzleşmek ömür boyu sürer ve çok acıtır…

Aşka gelince, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır beklide.
Ama aslında gerçek aşk yalnızca hayranlık duymaktır. Benim herkes gibi olmasa da belirgin hayranlık noktalarım vardır. Ayırt edici bulduklarım…İki kez âşık olup, her ikisinde de derin hissiyata boğulmuş olmama karşın aşkın hep çok önemli olduğunu savunmuşumdur. Belki de yanlıştır bu ama hala da aynı yanlışı savunurum…
Evliliğe gelince, beraber yaşamak konusu her ilişki türünde iki kardeşten, anne-çocuğa, iki arkadaştan iki sevgiliye çok önemli çok hassas bir konudur. Beraber yaşayan iki kişinin birbirine rahat nefes alacak alanlarını bırakabilmek çok önemlidir derim. İki kişinin bunu başarabilmesi için gereken nitelikse özgüvendir. Yani o “karşılıklı saygı” sözü bence palavradır. Bunun aslı kendine güvenen insan karşısındakine de güvenir ve yönetmeye değiştirmeye çalışmaz. Mutlu evlilik kavramları uydurmadır. İnsan kendisiyle bile çatışır, kendisiyle bile uyum sorunları çekerken iki kişilik bir yaşamın pürüzsüz ve lineer bir mutlulukta sürmesini nasıl bekler? Olur, mu böyle şey? Her ilişki ve evliliğine iniş çıkışları ve sorunları vardır ve olacaktır. Her aşkın ve evliliğin üst şahikaları vardır, her aşkın ve evliliğin yerlerde süründüğü dönemler olur. Herkes kendi ilişkisini bu iniş çıkışlardan kendisine en fazla yansıyanını algılar. Yoksa bazı insanların dışardan ‘o’ ne mutlu bir evlilikleri vardı, neden ayrıldılar? Tanımlamaları çok komiktir. İyi ilişkiyi belirleyen bir diğer etken de çelişki ve çatışma sonrasında yere dökülen kalp kırıklıklarının karşılıklı yapıştırma döneminde kişilerin ne kadar samimi olduğudur. . ahh o samimiyet hiçbir zaman çıkarların önüne geçmeyi başaramamıştır ne yazık ki…
Aile konusuna gelince bence bir kadınla bir erkeğin çocuğu olduğu andan itibaren, tam o andan itibaren aile yaşamı denen düzenli ve sorumluluk dolu yaşam başlıyor. Aile yaşamı herkesi ama herkesi normalleştiriyor, evcilleştiriyor. Çünkü çocuklar her zaman düzenli bir hayatı istiyor ve müşteri daima haklıdır şeklinde diretiyor. Doğanın kanunu herhalde. Haa tabi bu bir tercih meselesidir. Aynı zamanda bunu yapmayan arkadaşlarımda oldu etrafımda. Ama benim tercihim, çocuk düzenli ve sağlıklı bir ortamda büyüsün şeklindeydi. Ve bunun bedeli de yüksektir. Ben böyle mi büyüdüm? Hayır tabiî ki..ama Madem isteyerek bilinçli bir şekilde anne oldum oğlum için bu hayatı kurmanın bedelini ödemeye hazırdım.ve sanırım uzun yıllar kendimi yok sayarak ödedim de..
O şimdi 15 yaşında. İlk 12 yıl insan yaşantısının temelini kurmakta çok önemlidir. Buraya kadar kendime verdiğim sözü tuttum. Sonrasını göreceğiz. Bakalım başarabilmiş miyim? Oğlumun hayattaki duruşu bunu bana gösterecek. Ben zaten anneliği tam zamanlı duygusal bir iş olarak görüyorum. Buna severek ve isteyerek girdim bunun bedeli büyük olmasına karşılık bu da benim aklımı koruyor diye düşünüyorum. Kendime dönüp baktığımda çocukluğumun sancılı, üzüntülü anları da var aklımda elbette ama çocukluk kavramı saflık, sevgi ve güven duyguları yüklü bir dönem benim yaşantımda. Belki de en çok bu nedenle kötü, talihsiz çocukluk yaşayan küçükler için yüreğim gerçekten kanar. Çünkü neyi kaçırdıklarını iyi bilirim. Zaten hayat boyu şuna inandım annelik ya da başka bir şey fark etmez insan neyi yapıyorsa mutlaka iyi yapmalıdır. Buna kesinlikle inanmama karşın çok bezginlikler yaşadığım, hayatımı alt üst eden,
uzun yıllar kâbuslarıyla savaşadurduğum ve bir türü kurtulamadığım bir evlilik yaptım. Bu da ayrı bir handikap yaşamımda… ne yazık ki…
Ancak 2008 in son karı bu coğrafyaya düştüğü gün bu resimlerini gördüğünüz küçük ilçenin adliyesinde, neredeyse 28 aydır sürünen bu gecikmeli kararı beklerken, kar altında kalmış ağaçları izliyordum, ben karın altında neredeyse görünmeyecek ama güzelliğinden hiç birşey kaybetmemiş ağaçları seyretmeye koyulmuşken, üzerimde ki emaneti bu gün artık teslim edeceğim aniden doğuverdi içime. Tam o sırada duruşma salonunda ki hakim de son kararını yazdırıyordu katibe....
Gereği düşünüldü,
Türk medeni kanunun 166. maddesi uyarınca boşanmalarına........

Cumartesi, Aralık 20, 2008

Balıkesir--Ayvalık-Cunda



Uzun bir aradan sonra ne güzel yeniden birlikte olma umudu, yazma heyecanı, az da olsa, kısa da olsa heyecanlandırıyor yeniden beni...
Bayram tatiline bir hafta kala ne yapacağımı düşünmeye başladım, oğlum babasına gidecekti her zaman ki gibi… Şükriye’ye dedim ki siz Edremit’e gidecek misiniz? Galiba evet dedi, süper dedim ben de sizinle geliyorum beni de İvrin di’de bırakın. Hemen Leyla’yı aradım “ben geliyorummm dedim, çok sevindi, hemen planlar yaptık telefonda, yola çıkmamıza 3 gün kala bir akşamüzeri apartman kapısından eve girerken merdiven basamağında ayağım takıldı ve düştüm, düştüm ve büyük bir çığlık atarak yerde kaldım, acım geçsin diye birkaç dakika bekledim ama nafile hem daha çok acıyor gittikçe hem de kalkamıyorum. Çantama uzandım özlem’i aradım “özlemim ben düştüm kalkamıyom gel al beni”dedim, Hemen geldi, Zehra’yı aradık hastaneden gittik ama cidden basamıyorum yolda da bir yandna söylenmiyorum tatile gideceğim hayır kırılmış olamaz diyorum, Özlem bi sus diyorJ hemen ortepedi servisi, çekilen röntgenler kontroller ama bir yandan da ben hala bağırıyorum ayağım oldu kocaman ve mosmor, Allahtan kırık değil ama doku zedelenmesi var 3 gün basmayacak yere dedi doktor… 3 gün yere basmadım, hergün nolur iyileşmem lazım leylaya gidicem diye tuturdum, tekrar gidip özel bir hastenede röntgen çektirdim onlarda aynısını söylediler, doku zedelenmesi, 3 hafta sahalardan uzak kalacaksın:) 4. gün yola çıktım sargılı ve sekerek, yolda sevgili Şükriye ve aliosman nazladılar beni, ben de hasta bir kadınım ben bakın ayagım sakat diye tadını çıkardım, canım arkadaşım Leyla da beni iyileştirdi Balıkesir’de, bir de üstüne gezdirdi, yedirdi içirdi, üstüne de 2 kilo alıp geri geldim:) gittim- gezdim-gördüm-geldim…. Balıkesir-Edremit-Akçay-Susurluk-ivrindi-Ayvalık-Cunda.... Hatta Cunda’ya gitmek için ayvalık’dan hareket etmeden önce Şule’yi aradım, “bil bakalım ben nerdeyim “diyeJ, demek sonunda gittin dedi sevgili Şule’de… ayağım hala agır aksak, yürürken hala sekiyorum, hala şişim inmedi, doktor bana 3 hafta sporu yasakladı ama ben çok gezdiğim için bu iyileşme 3 ay bile olabilir sanırsam, ama değdi doğrusu. Ege gerçekten bir başka güzellik sunuyor insanın kalbine….
Bunlar da makineme takılanlar. (Şule ve Sevin ablam gene şikayet etmesinler diye kocaman kocaman resimler koydum)

Önce karabatak kuşları ve martılar karşıladı bizi kıyıda, biz Ayvalık tostlarımızı yerken onlar sesleri ve kanat çırpışları ile eşlik ettiler bize...

sonra güzel güneşli bir hava Şeytan Sofrasında gülümsedi bize....


Nasıl güzel bir sonbahar bu dedirten bir gün.. Nasıl şanslıyız dedik birbirimize bakıp gülümseyerek.... Aralık ayı olduğuna kim inanır değil mi?













Canım arkadaşım Leylam.... Şeytan sofrasından Ayvalık kıyılarına baktık doyasıya... Ama doyamadık....





Güneşin batışını pek çok yerde izledim ancak bu kadar güzelliği bir de Bolu Abant'da görmüştüm... Denize vuran yansımanın güzelliği ile büyülendim... Unutup ayağımın sakat olduğunu kıyı boyunca izledim güneşi ve insanları...




Ortalıkta buram buram kornet kokusu.... Olmaz tabı bu sakızlı dondurmanın tadına bakmadan ayrılmak, güneş batmak üzereyken, deniz ve yosun kokusu yükselirken adadan... Yeniden gelmek üzere, daha doyasıya gezmek üzere dileklerimizle....







Pazartesi, Kasım 24, 2008

Bakü

Bakü'den döndüm, aslında yazacak çok şey var ancak şimdilik ertleliyorum yalnızca resimlerle yetinir misiniz?
Çok güzel çok keyifli bir gezi oldu, sadece akademik anlamda değil her anlamda.
17 yıllık bir cumhuriyet olmalarına rağmen nasılda çalışkan insanlar olduğunu gördüm, yeniden bir şehir kurmaya çalıştıklarına tanık oldum, bu çalışkanlıklarında eski kominist rejimin izlerini aradım. Sonra öğrendim; pahalı=kıymetli, erkek=cenap, telefon kapatmak= telefon söndürmek, deniz,havuz=çimerlik, dolmuştan inmek istemek=sahklayın düşecem, deli=durak, çocuk=uşak
ve daha neler neler...
Kongre boyunca 8 ayrı ülkeden 180 kişiyi ağırlayan Qafqas Üniversitesi inanılmaz bir organizasyon yaparak yürüttü kongreyi, çok ama çok memnun ayrıldık hepimizde. Deniz kıyısında 4 yıldızlı bir otelde tüm misafirperverlikleri ile konuk ettiler bizi.
Birkaç resimle duyurmak istedim şimdilik, ayrıntılı yazılarımı zaman buldukça yazacağım, iyiyim, yenilendim tazelendim geldim:)

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Benim de ödülüm oldu:)



Aynı anda iki sevdiğim blog arkadaşımdan almışım bu ödülü, biri sevgili geveze kalem, diğeri şule, ikisine de teşekkür ediyorum, önce anlayamamıştım ne yapılır bu ödülle diye ama şimdi anladım ki, benim de dağıtmam gerekiyor bu ödülü çabucak. Bu hafta sonu Ankara'da yakın bir arkadaşımın düğününe gidiyorum oradan da Bakü'deki kongreye gideceğim ondan önce bu ödülü dağıtayım istedim. Sevgili Sema ve şule'ye çok teşekkür ediyor ve dağıtımı yapıyorum:)

Sarıl laleler: Her daim içimde hissettiğim, gözleriyle özlemlerimin tanığı, konuşmadan anlayan tek ve biricik dostum olduğu için.

Odul :Sadece kuzen olmakla kalmayıp, yenilgilerimin, yanılgılarımın tanıklığını büyük bir hoşgörü ile yaptığı ve herşeye rağmen hep anlamaya çalıştığı için:) adı bile ödül olduğu için;)

endişeliperi: Yaşamını aktarmasında ki samimiyetine,sadeliğine, duruluğuna ve kendine dışardan bakabilmesine hayran olduğum için. Daha çok onu estetik -yani bana göre incelmiş bir güzelliğin içinde gördüğüm için-.

hulyalar: Uzak diyarlarda olsa bile kan bağım olduğu için:)

a-s-sez: Şule'nin bana söylediği gibi ben de onun dönüşünü beklediğim sabırsızlıkla beklediğim için:)

Sibelin kahvesi: bana Cunda'yı merak ettirip sevdirdiği, bütün bir yaz cunda cunda diye tuturmama neden olduğu için:)

ve bu ödül hepinizin hepinizin olsun:)

sevgiyle, samimiyetle...

Cumartesi, Kasım 01, 2008

Ekim Ayı Özeti



Neredeyse bir ay olmuş yazmayalı, ama yaşıyorum elbet görüldüğü üzere, yoğunluktan ve soft halimden oldukça memnunum, beni merak edenlere kısa bir not olsun, bu notda resimsiz olmasın diye:)

Ayın 12 sinde Uluslararası bir kongrede-Çocuk Edebiyatı- bildirimi sunmak üzere Bakü'ye gidiyorum, belki dönüşte daha uzun daha keyifli şeyler yazar-çizer anlatırım belli mi olur? Umutluyum hala...

Ekim ayı dersler, yeni dönem kayıtları, okul hazırlıkları, Ankara yolculukları ve sonbahar telaşı ile geldi geçti gitti...

İyiyim, bu antideprasanın düşünme sistemim üzerinde bir miktar da olsa yavaşlatma etkisi olduğunu hissediyorum ama bundan da fazla şikayetçi değilim, sadece tepkilerimi daha yavaş gösteriyorum hepsi bu, hatta belki de bu benim için iyi bir gelişme bile sayılabilir. Yorumlarınızı da büyük bir zevkle okuduğumu ama nedense cevaplayamadığımı söylemek istiyorum, artık cevap yazmak için çok geç kaldığımı da belirterek affınıza sığınıyorum.

Beni merak eden herkese sevgilerimi yolluyorum.

Nuran

Cumartesi, Ekim 04, 2008

Döneceğim


Bayram tatilinde Ankara'daydım, Arzu taşındığı için ona yardıma geleceğime söz vermiştim ve gittim, fotoğraf makinam çantamda olmasına karşılık bir kez olsun çıkarıp çekmek gelmedi içimden nedense. Böyle zamanlarıda olabilir insanların diyerek kendime hiç de kızmıyorum aksine büyük bir hoşgörü duyuyorum kendi kendime...
eşyaları yerleştirip, elimize limonlu çaylarımızı alıp, kalanlar için plan yapmaya oturduğumuz bir akşam "geçen yıl bu zamanlar nasıl da yazıyordum heyecanla" diye düşünürken, sevgili Sema'nın yorumuyla karşılaştım; "Geçen sene bu zamanlar ne kadar yoğun yazardın hatırlar mısın? Hem de öyle anı manı değil, duygularını cımbızla çeker alırdın yüreğindeki tostopak olmuş duygu yumağından ve incecik birini koyar önüne yazar dururdun. Sana bir haller oldu.:) Koptun sanki içindeki 'sen'den. Ben kanatlarını çırpa çırpa dönüp duran kelebeği değil, kendini dinleyen ve duyduklarını bizlerle paylaşan kelebeği özlemişim sanırım.:) Yaz be kelebekciğim, yaz artık! Özledim diyorum anla işte.;-))" diyordu, özlenmek ve bunu bilmek güzel hoş bir lezzet bıraktı zihnimde, şimdi bu hem ona hem de neden yazamadığıma kısa bir not olsun diye yazılan bir post olacak sanırım.
16 Eylül'de psikiatriste gittim, aslında kendimi çok da kötü hissediyor falan değildim, dikkat dağınıklığım var ve içimdeki savaş bitmiyor diyeydi, çok hoş geçen sohbetin ardından bana bir antidepresan verdi ve onuda şöyle açıkladı; "karlı ve tipili bir hava düşün, öyle bir havada bu ilaç sana atkı, şapka, eldiven, kaban görevi görecek, karlı ve tipili hava bir süre daha devam edecek biz bu hava şartlarına müdahele edemeyiz ama seni daha sıkı giydirerek koruyabiliriz, sen şimdi böyle bir havada asklı elbise ile dolaşıyorsun" söyledikleri çok düşündürdü beni. Sonrada verdiği ilacı aldım ve içmeye başladım, bir süre devam eden yan etkileri dışında aslında genel olarak iyiyim, yazmaya ara verdiğim falan da yok elbet, ancak belki daha yavaş hareket ettiğimi hissediyor gibiyim hepsi bu. Eski coşkulu yazdığım zamanları da özlüyorum elbet ama sakin ve yavaş bir şekilde akıyor şimdilik hayat, ders çalışıyorum, okula gidiyorum, ders hazırlıklarımı tamamlıyorum, oğlumla vakit geçiriyorum, evimi yeniden düzenliyorum, yazılanları okuyorum, bana ihtiyacı olan arkadaşlarımın yanında olmaya çalışıyor, yeni şeyler öğreniyorum, güzel kitaplar okuyor ve gelecek için güzel planlar yapıyor, yakında gireceğim ingilizce sınavına hazırlanmaya çalışıyorum.
Yeniden yazacağım günleri, yeniden coşkuyla her gördüğümü fotoğraflayacağım anları, tüm hissettiklerimi paylaşma telaşı duyacağım zamanları bekliyorum... Zihnimin daha berrak hale gelmesini bekliyorum... Usul usul geleceğini haber veren bahar güneşi gibi...
Bir yandan da;"görülmeyeni hayal edebilir, bilinmeyeni tahmin edebiliriz" diyen yazara gülümsüyorum.