Cumartesi, Nisan 16, 2022

Bahar ışıkları

 Bahar geldi ve zaten çok hızlı akan zaman daha da hızlandı. Ramazan bile yarılanmış ben fark edemeden. Oğlum gideli bile 3 hafta olmuş neredeyse. Peki ben bu arada neler yapmışım. Daha çok okuyup yazıyorum. Daha çok dualar ediyorum. Etrafıma daha dikkatle bakıyor, kimin neye ihtiyacı var anlamaya çabalıyorum. Uzundur ertelediğim akademik bir çalışmamı tamamladım bu ayın başında. Üstümde uzundur yük gibi duruyordu yarım kalmışlığı. Mayıs ayında Prag'da gerçekleşecek bir kongre hazırlığım vardı. pek de heves etmiştim ama üniversitem kongre desteklerini durdurmuş. Biraz kızgınlıkla söylendim, mırıldandım-hala da söyleniyorum-, paraları bitmiş! Sonra hemen neyse önümüzdeki işlere bakalım dedim. Birkaç makale hakemliği, birkaç araştırma sorusu için uzman görüşü raporları hazırladım, bir tez savunmasına jüri üyesi olarak katıldım. İyi ki online oluyor bu işler. Bence büyük konfor. Tıp fakültesinde öğretim üyesi olan yakın bir arkadaşımın bir araştırma planlamasını yakından tanık oluyorum bu günlerde. O kadar dikkatimi çekti ki, buraya not almam lazım. Tıp fakültesi öğrencilerinin gelecek planları üzerine nitel bir araştırma planı bu. Arkadaşım öğrencilerinin neredeyse tamamına yakınının mesleklerinin itibarının kalmadığını düşüncesiyle yurt dışında yaşamak ve çalışmak için fırsatlar ve imkanları araştırdığı mezun olur olmaz gitmek istediği bunun için yabancı dil çalışmaya başladıklarını anlattı. Bunu nitel bir araştırma deseni ile de raporlamak istediğini söyledi. Onun için bir planlama yaptık ve 3 tane tıp öğrenciyle pilot görüşmeler gerekleştirdi. Gerçekten de çocuklar çok umutsuz. Bu durum benim canımı yaktı diyebilirim. Dünyanın en zor mesleklerinden biri olan doktorluğu pek çok zorlukları aşarak okuyan bu gençlerin bu umutsuz duruşları çok hüzünlü geldi. çalışmada arkadaşıma destek verdiğimden yakından tanıklık ettim bu hüzünlü doktor adaylarının umutsuz serzenişlerine. Önümüzdeki günlerde bu çalışma bizi nereye götürecek göreceğiz. Onun dışında benim Eylül'ümden haberler vereyim. Bir süredir ona matematikten özel ders aldırıyordum. Derslerinde bariz yükselişler başlamıştı. En son yapılan deneme sınavında sınıf birincisi okul 60. sı oldu. Matematik korkulu bir rüyaydı. Anlamadığı için bence sevmiyorum diyordu. Şimdi anladığım problemleri seviyorum anlamadıklarımı sevmiyorum diyor:) bence önemli bir yol aldık sanki. Annesinin tansiyon sorunu ortaya çıktı bu hafta. Onu hastaneye götürdüm tansiyon holteri takıldı tansiyonu 20 lerde seyrediyor... Neye bu kadar stres yaptın bir şeye mi üzüldün diye sordum, ağlayıverdi. Her şeye üzülüyorum dedi.. Tam bir yıl oldu Mart başında eşini kaybedeli ve sürekli hüzünlü olan bu anne kız için elimden geleni yapsam da onların hüzünlü duruşları değişmiyor ne yazık ki... Annenin iki kalp kapakçığı değiştiği için sürekli ilaç kullanıyor ve korkuyor. ölmekten değil diyor, Eylül ne yapar diye korkuyorum. O kadar iyi anlıyorum ki onu. Teselli edecek cümlem yok maalesef. Hastanede sıra beklerken dedi ki, eşim ben hastayım diye üzerime titrerdi, pandemide ben hasta olmayayım iyileşemem diye sokağa bile çıkarmadı beni İstanbul'da ama o öldü. Anlamakta zorlanıyorum diyor. Gerçekten de zor. Bakıyorum 1982 doğumlu adam bir gün midem ağrıyor diye doktora gidiyor ve 40 gün sonra kanserin heryeri sarması sonucu ölüyor. Hayat bu kadar. Burada duruyor...

 Eylül okula gidiyor, kursa gidiyor, kitap okuyor, oynuyor gülüyor ama hep babasının eksikliğini kalbinde taşıyor. Geçen akşam onlara çaya gittim, elimde çayın yanında yiyelim diye bir şeyler vardı. "aaaa babamın bana getirdiği çukulatalar bunlar anne" dedi hemen. Bunu da sevinçle söyledi yani, hüzünle değil, ama ben hüzünlendim... Ne yapsam eksik biliyorum ama yine de o eksiği tamamlamak için çok dikkatli çabalarım var... Okuluna gittim geçen hafta öğretmenleriyle görüştüm tek tek. Durumunu öğrendim. Öğretmenleri hala alışamadı benim veli pozisyonuma ama olsun her seferinde ben açıklıyorum yine de:)

Geçenlerde sosyal medya üzerinde Milli eğitimde bir idarecinin çocukların açtığı bir sergide talihsiz bir basın açıklamasına denk geldim. Açıklama bir çocuk gelişimci olarak beni çok rahatsız etti ve sosyal medya üzerinden ben de bu açıklamaya bir sersenizşte bulundum. Sokaktan geçen herhangi biri gibi açıklama yapan bu eğitimci-idareci olan bir grup var ve ben bunları tölere edemiyorum ne yazık ki. Sosyal medyadan yazdıklarıma çok fazla özelden mesaj geldi. Burada o basın açıklamasını izleyenler hemen anlamışlar tabi ve neyse ki bir tek ben değilmişim rahatsız olan. En azından bu sevindiriciydi benim için. Sosyal medyada yazdıklarımı buraya da alayım istedim. 

"Sosyal medyada, çocuklara "Bunlar küçük adamlar" diye başlayan bir basın açıklamasına denk geldim. Bu tür açıklamalarda çocuğun minyatür bir erişkin değil, kendine özgü bir birey olduğu gerçeğinin göz ardı edildiğini düşünüyorum. Çocuklar, doğal süreçlerini yaşayamadan her şeyi bildikleri veya bildiklerini zannettikleri, yetişkinlerin sahip olduğu veya sahip olabilecekleri sırları da öğrendikleri ya da öğrendiklerini sandıkları zaman artık yetişkin olmanın bir anlamı kalmamıştır. Postman’a göre, günlük yaşam üzerinde televizyonun, bunun ile bağlantılı bilgisayarın şekillendirici etkisinin artmasıyla kültürel değişim de giderek hızlanmıştır. Postman’ın “kültürel çöküş” olarak nitelendirdiği bu durum, çocukluğu da derinden etkilemiş, çocuklara ait duyguların, tavır ve davranışların kaybolmasına neden olmuştur. Çocuk ile yetişkinlik arasındaki mesafe azalırken, “çocukluk kavramı” dünyamızdan biraz daha uzaklaşmaktadır. Postman, günümüz modern dünyasında, çocukların yetişkin, yetişkinlerin de çocuklar gibi davranmaya başladığı tespitlerini yapmaktadır. Çocukların giydiği kendilerine has olan kıyafetler yerini küçültülmüş yetişkin giysilerine bırakmıştır. Günümüzde ebeveynler çocuklarına kendi giysilerinin küçültülmüş örneklerini giydirmektedir. Nereye bakılsa, yetişkinlerin ve çocukların davranış, dil, tutum ve arzularının hatta fiziksel görünümlerinin, giderek artan bir biçimde birbirinden ayırt edilemediği görülmektedir. Oysa hayata dair bir incelik ve naiflikten söz edildiği yerde; çocuğa, çocukluğa ilişkin mutlaka bir ize, bir işarete, bir sembole mutlaka denk gelinir. Çocukluk, esas anlamıyla tüm yetişkinlerin imrendiği ve geri dönerek yeniden yaşamayı arzu ettikleri bir süreçtir. Bilinmelidir ki, bu süreci değerli kılan etken, insanlığın çocukluk çağlarında evren içerisinde işgal ettiği tertemiz noktadır. Bu yüzden de çocukluk yetişkinliğe giden yolda ilk ulaşılan durak, çıkılan ilk limandır. Heywood'ın dediği gibi “Çocukluk çağı, teorik seviyede çocuk olmanın anlamını çözebilme aşamasıdır” Onlardan "küçük adamlar" olarak söz etmek onların duygularını, hayallerini, gerçek ya da gerçek üstü kavramlarla örtmek veya görmezden gelmeye çalışmaktır."


Her şey güllük değil tabi ki, bu hafta benim de belim tutuldu. Bir yakı yapıştırdı dr arkadaşım bir kaç gün dinlendim hafifledi. Ama hala pc başında çok oturunca ağrıyor. Mutfakta biraz fazla üretim yapınca da ağrım artınca biraz mola vermem gerek bu mutfak merakıma dedim. Ama duramadım oğlumun en çok sevdiği kurabiyeler ve krakerlerden yaparak dün ona bir ramazan paketi yolladım. Orada otelde kalıyorlar belki geceleri atıştırmalık isterler diye düşünüp.

Bir de salı geceleri bir dizim var artık. Üç Kız Kardeş. Bu yaz kitabını okumuştum ve çok beğenmiştim. Şimdi kitabın dışına çıkan senaryolara şaşıra şaşıra izliyorum. Ama keyifli bir şey haftada bir gece benim dizim var diyorum kendime gülerek. Yürüyüşlere yeniden başladım diyetisyenim en son kilo vermem durduğu için hareket koymalıyız dediğinden. İftardan sonra 1 saat yürümeye gayret ediyorum ama çoğunlukla iftara misafirim oluyor ancak 3 gün yapabildim bu hafta. Ramazanda kalabalık iftar masaları seviyorum ama ne kadar az yemek o kadar mutluyum bu masalarda. Çorba, ana yemek ve salata. Pilavsız, ekmeksiz, tatlısız sofralar en sevdiğim. Benim şekersiz atıştırmalıkları tatlı niyetine çay yanı ikramı yapıveriyorum:) herkes de sanırım alıştı buna...

Hobi bahçemin açılışını yaptım bu hafta. Gübre geldi köyden, hayvan gübresi onu da serdirip ekim dikim için son hazırlıkları yapacağım. Evde yumurta kabuklarına bal kabağı, kızartmalık kabak, domates ve biber tohumları diktim. Sanırım 1 aya toprakla buluşmak üzere bahçeye giderler... 

Bu hafta sonu online ders yapacağım ve ara sınavlar için soru hazırlayacağım. 

Güneş ve bahar. İkisinin ışığı da bana da değer umarım...


                                           Yumurta kabukları ve tohumlarım.... Buna bakıp baharı uzun tutma niyetindeyim...

5 yorum:

şule dedi ki...

sen çevrendekiler için ışıksın zaten canım ama güneş de bahar da değsin sana dilediğince :)

bel için benim yaptığım hareketler var her sabah. göndereyim sana bir ara da, sabahları 10 dakikanı ayır. inan çok fark ediyor

eylül'cüğümün matematikten durumunun iyileşmesine çok sevindim. şahane bir insansın gerçekten. insanlığa dair umudumu tazeliyorsun benim.

Butterfly dedi ki...

Canım Şule, ne güzel tanımlama... O ışıklr bana da değer kesin o zaman:)
Belim canımı sıkıyor ama her sabah düzenli hareket yapar mıyım kendime güvenmiyorum ama bir ara yolla deneyebilirim en azından çabuk sıkılıyorum be bu rutinlerde..

Eylül gözümün önünde büyüyüp gelişiyor. Ona şahitlik etmek o kadar güzel ki... Onu karşıma çıkardığı için hergün Allah'a teşekkür ediyorum. Emin ol ben değil o bana hediye...

Sade'Ce dedi ki...

Bu yazıyı yazıldığı gün okumuş ama "sakin bir zamanda" yorum yazmak için bekletmiştim, o an bu an :)
Doktor anne babanın çocuğuyum dolayısıyla doktorlarla içli dışlı büyüdüm, onları biraz korku biraz saygı ama bolca merakla inceledim yaşam boyu ve kesinlikle farklı kişilikte insanlar olduklarını düşündüm. Ta ki 2000'li yıllara dek. Ne oldu bilmiyorum o yıllarda birşeyler değişti ve o yıldan sonra tıbba giren çocukların kafa yapısı farklı gelmeye başladı bana. Eski doktorların duruşu farklıydı. Şimdi emekli oldu çoğu ve buna rağmen çalışanları çok, çünkü "doktorluk bir meslek değil, bir kimlik" onlar için, doktorluktan emekli olunmaz her an ihtiyaç olabilir sana ve her an aynı donanımla hazır olmak zorundasın derler, hakikaten de sadece bir hastanede 9-5 doktorluk yapmazlardı bu nesil, sürekli araştırır, kendilerini eğitir, çeşitli sempozyumlara katılırlar, merak ederler.. Ben hatırlıyorum, yükseklisansta nöropsikolojiyi annemle çalışırdım çünkü annem hem beni iyi yetiştirmeye hem kendisi yenlikleri okumaya çalışırdı, fMRI deneylerimizi falan aşırı merak ederdi.. Hayata bakışı, ilgileri hobileri hep tıp üzerine kuruluydu o neslin ve tüm sosyal çevreleri de kendileri gibiydi. Ben çok hatırlıyorum evde toplantılar olur, vaka tartışırlar çay içerken, biz çocukların korkulu rüyası, bizim evin yemek masasında kaç beyin tümörü felç dinlediğimi ben bilirim :) Çocukluk travmaları tabii ama bir yandan da yani bu insanlar için meslekleri her şeyleriydi. Ve konu asla para değildi ben hatırlıyorum. İki doktorun evinde asla bir gösteriş yoktu ki ortaokulda bir arkadaşım "siz çok zenginsiniz" dediğinde şok olmuş ve eve gidip annemlere biz zengin miyiz demişimdir çünkü hissetmedim öyle bir para muhabbeti, para fazlalığı.. Aksine, ortadirektik çünkü çocu hastadan para alınmazdı, ilacına dek annem eline verir, babam sadece ilaç masrafıyla ameliyatlar yapar... Ama sadece biz değil tüm çevreleri böyleydi.
Sonra.. 2000de benim de doktor sevgilim vardı ve onun arkadaş çevresinde hissettim ilk farklılıkları. Bunlarda bir tuhaflık vardı, bir gösterme merakı, bir doktoruz biz, farklıyız anlayışı. Bunun nedeni sanırım tıbba genelde fakir aile çocuklarının "zengin olacağız sınıf atlayacağız" kafasıyla girmesi, çünkü hep bir para muhabbeti dönerdi. Şu uzmanlığı yazıcam çünkü daha çok kazanırım... Oysa eskiden uzmanlık için hocaya sorulur hoca sana "sen şuna uygunsun" dermiş ya da gerçekten tutkuyla seçermişsin uzmanlığı..
O yıllarda uzmanlıklara girişte bir farklılık da yaşandı, estetik cerrahi mesela en zor girilen uzmanlıklardan oldu, çocuk vs kolaylaştı halbuki tam tersi olması gerekmez mi mantıken? Bu tamamen para kazanma odağı değilse nedir..
Sonra doktorların başına medya denen bela geldi, o sarışın mavi gözlü medyatik sunucuyla doktorların hataları, beceriksizlikleri, paracılıkları hep ekrana taşındı, hatırlarsanız tam o sırada başladı bu doktor dövmeler. Bir de AB'ye giriş süreci bindi üzerine. Her yerde anket kutuları, herkes sürekli şikayet eder ve kurullar toplanır, doktor işini gücünü bırakıp kendini savunmaya geçer, hakkında soruşturma açılmayan doktor kalmamıştı o dönemde.. Babam bile şikayet edilmiş doktor beni ameliyat etmiyor diye, halbuki ameliyatlık durum yok :)) Şaka gibi aziz nesin hikayeleri gibi işler.. Adı demokrasi.. Doktorlar tabii halka küstü bu arada, halk doktorlara düşman oldu. Bir de yeni neslin etik anlayışı para ile yer değiştirdi ve ülkede doktorun intibasının azalması, çalışma koşullarının ağırlığı, derken gençler gözü avrupaya dikti.

Sade'Ce dedi ki...


Şu an Münih'te o kadar çok tıp doktoru var ki anlatamam size. Ama çoğunun durumu çok zor çünkü geldiklerinde altın tabakta sunulmuyor en baştan staj yapıyorlar, eğitimleri yetersiz bulunuyor, yıllar geçiyor bir klinikte doktorluk yapmaya ve para kazanmaya başlayana dek. Dolayısıyla doktor gelip dönercide çalışan bile var ve "türkiyede doktorluk yapmaktan daha karlı" diyorlar! Akıl almaz bir durum....
Çok üzülüyorum bu beyin göçüne (ben de yurtdışında yaşadığım halde benimki beyin göçü değildi, ben aşık olup adamın peşinde kariyerimi yakma uğruna geldim buraya ve ilk fırsatta yani çocuklar biraz büyüsün mutlaka döneceğim..) ama biraz da kızıyorum yalan yok. Herkes kolay hayatın peşinde ama kimse nazik totosunu biraz yorup, mesleğin etiğini, anlamını düşünmüyor...
Haftada en az 4 kişiden email alıyorum "psikoloji mezunuyum yanınızda staj yapabilir miyim, psikoloji mezunuyum oraya gelsem çalışabilir miyim..." eskiden ayda bir alırdım böyle bir email, şimdi neredeyse her gün! ve bu korkunç bir durum.....
kusura bakmayın ne olur çok uzun yazdım ama çok içime işledi bu yazınız... Sık sık düşündüm okuduktan sonra, yazmadan duramadım.

Butterfly dedi ki...

Sevgili C, yorumlarını yeni farkettim, iki kere okudum. O kadar güzel anlatmışsın ki, ama bu yine de hüzünlenmemi engellemedi. Gerçek her zaman bir parça acı barındırır derdi bir arkadaşım, bu yorumunu seninle aynı düşünen yazıda bahsettiğim doktor arkadaşıma da okutacağım bugün ve onunla bunu konuşunca yazacağım. Bunu cevap sayma:)
sevgiler