Cuma, Haziran 01, 2012

İngiltere-York City

Dindar, hem de çok dindar Ortodoks ve Katolik insanların yaşadığı geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olduğu beş yüz metreden anlaşılan bir yerleşim yeri kesinlikle. Masal şehri olduğunu da bir kez daha vurgulamak isterim. Kilise ve katedralde bir ayine denk geldik, herkes dua etmeye en güzel elbiselerini giyinip gelmiş, içerisi mumlarla ve tütsülerle donatılmış, ibadet mekanlarına son derece saygılılar, 70 yaşın üstü kadınlar ve erkekler ama makyajlı, takım elbiseli, şapkalı, kravatlı. Bir değer duygusuyla hareket ettiklerini gösteriyorlar ama bunu başkaları görsün edasıyla da yapmıyorlar. Belli ki kendilerini seviyorlar, kendilerine değer veriyorlar, kendileri için yapıyorlar. Sakin ve huzurlu hareket ediyorlar, bir meyveyi ilk kez yiyen bir insan topluluğu gibi yavaş hareket ediyorlar. Hem öylesine bağlılar ki geçmişlerine de gift shoplarda bile kendi geçmişlerine ait izler taşıyan ürünler satıyorlar. Her ürünün bir hikâyesi var mutlaka. Nasıl bir tutkuyla bağlılıksa bu artık Avrupa birliği üyesi olmalarına karşı asla Euro geçmiyor ülkede, eurodan daha değerli ve kendi paraları olan pound’u kullanıyorlar.
Müzik yaşamlarına önemli bir yer edinmiş, sokak çalgıcıları var mesela, e bizde de var onlardan diyeceksiniz şimdi, ama bu alışılmış olanın dışında, dilenci değiller, mesela sokakta piyano çalan bir adam var etrafında banklar,tam köşe başında piyano, şaşırtıcı evet, etrafındaki o banklarda oturmuş insanlar hem dondurma yiyorlar hem de o piyano dinletisini sessiz sakin dinliyorlar, kimse yanındakiyle dahi konuşmuyor o sırada, giderken de piyanonun başında ki kutulara para atıyorlar. Hem müziğe hem de müzisyene bir saygı var, hissediliyor. Etrafa yayılan müziğin yaydığı bir sinerji var ve bu son derece huzurlu. Dışarıdan izlerken o insanların oradan geçmekte olan birbirinden habersiz insan topluluğu olduğuna değil de, sırf bu müziği dinlemeye gelmiş kişiler olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Az biraz ilerde bir kemancı kuklasıyla gösteri yapıyor, insanlar hem kendi hayatları akarken saniyelik molalarla kendilerini ödüllendiriyorlar gibi durup o müziği dinleyip, para kutusuna bozuk para atıp yollarına devam ediyorlar. Biraz robotlaşmış bir görüntü gibi geliyor ilk başta insana ancak sonra sonra sokakların içinden akan insan manzalarından anlıyorsunuz ki her şeyi planlı yaşayan bir topluluk var karısınınzda. Evlerinden belli aslında hayatlarının akışı, evleri onları dünyevi olandan uzaklaştırıp, hayat hakkında düşündükleri bir rafineri merkezi sanki, bir tür ibadethane gibi bahçe içinde izole, ama aynı zamanda da özenli, korunaklı alanlar, sokaklar ise o karmasası içinde kendi düzeniyle hareket ettikleri bir mübadele yeri gibi. Bu insanlar sanki zorunlu haller dışında sokağa bile çıkmayacaklar gibi duruyorlar. O zaman ister istemez şu soru geliyor insanın aklına; yaşamı böylesine farkında olarak planlı programlı yaşayıp, kendi kişisel sınırlarını da koruyarak, böylesine izole edilmiş alanlarda, kendine, eşyaya, tabiata ve diğer canlılara da sonsuz saygı duyan ve kendini böylesine zenginleştirip var eden bu insanlar hiç bilişsel çelişki yaşamazlar mı? Ve yahut yaşarlarsa nasıl üstesinden gelirler? İzlenimim şudur ki; globalleşmenin ötesinde var olmaya çalışıyorlar, bir başkası çok da umurlarında değil, kendileri olmayı seçerek, artık, öylesine korunaklı bir yaşamı seçiyorlar ki kendilerine, dünya değerleri değil kendi öz değerlerini öne alıyorlar bu yüzden belki de Avrupa birliği üyesi olmalarına karşın hala daha kendi para birimlerini kullanmada dayatıyorlar, hediyelik eşya satan dükkânlarda tarihlerinin izleri olan hikâyeleşmiş ürünler satıyorlar, ülkelerine herkes elini kolunu sallayarak girsin istemiyorlar, vize istiyorlar, insanlara değil kendi kanunlarına güveniyorlar. Böyle olunca da eminim daha az riske etmiş oluyorlar her şeyi kendi kişisel tarihleri gibi çiziyorlar sınırlarını ve elbette bu kendi yaşam felsefelerine yansıyor. Herkes en az kendileri kadar değerli, önemli ve saygı duyulası. Kimseyi ötekileştirmeden bunu yaptıklarına eminim! Ama bu ürkütücü bir egonun varlığına da işaret etmiyor değil!

Bir okul gördüm mesela, beli ki teneffüs saatiydi, okulun bahcesinde yeterince rahat oynayabilecekleri yeşil bir alana sahip çocuklar, beton yalnızca okulun dış duvarlarında görünüyor, onun dışında her yer uçsuz bucaksız bir yeşilik ve çimenlik, kimse o çocuklara koşma, atlama, zıplama demiyor, 10 Dakika izledim onları, izin alıp resimlerini çektim, böylesine özgür oyun alanlarına sahip oldukları için ne kadar şanslı olduklarını düşünüp, kendi ülkemin yasaklarla dolu ders aralarını anımsadım. Nöbetçi öğretmenlerin iki metrekare alanda itişip kakışan çocuklara bagırısıp durduğu teneffüsleri… Sonra acaba başka hangi sürpriz bekliyor beni diye yoluma devam ettim. Kocaman bir binaya rastladım, ilk bakışta bir okulu andıran tarihi bir binaya benzettim yapıyı, sonra üstünde ki yazılardan ve levhalardan bunun bir müze olduğunu anladım. Nerden gelir elde edilebilir, hangi, mekânı nasıl en etkili kullanabiliriz sorularının cevapları olarak düşünülmüş üretilmiş fikirler şehri olduğu izlenimine kapıldım hemen zira bu müze kocaman bir bahçe içinde beli ki tarihi bir yer, içeri doğru ilerleyince düğün törenleri için kiralanan bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Gezmek öğrenciler için bile 8 pound, artık düğün için kiralama bedelini sormaya cesaret edemedikJ bahçesinde masalarda çay içen yaşlı insanlar vardı…

Dün akşamüstü bir marketten alışveriş yaparken bir Türk ile tanıştım Maltepe Üniversitesinden post-doc. yapmak için bir yıllığına gelmiş komşu sokakta oturuyormuş, ayaküstü sohbetimizde burada bir müzik grubu kurduklarını pazartesi akşamları toplanıp müzik yaptıklarını söyledi, çok fazla Türk var burada dedi, madem bir hafta buradasınız bir akşam sizin ekibinize de yapalım dedi, şaşırdım, sevindim...
Not: Bu yazı aslında kişisel bir mail olarak yazıldı, ancak sonra okuyunca yok olup gitmesine kıyamadığım için zaten uzundur ihmal ettiğim sayfamda yayınlanmaya karar verildi...

Pazar, Mayıs 06, 2012


yazmayı unutmuşum... Kendime biraz kırıldım bu yüzden, kalbimin yazan tarafına haksızlık etmişim gibi sanki...Daha doğrusu buraya yazmayı ihmail ettiğim, yazdıklarımı orada burada bırakmayı alışkanlık haline getirmişim, oysa burayı açma amacım buydu yalnızca, unutmamak!
III. “Çocukluk Bizde Kalsın” Çalıştayı’ yaptık. 2 gün boyunca yoğun oturumlar, sunumalar, atölye çalışmalarıyla ugraştık çok ama çok mutlu olduk, çok yeni şeyler tecrübe ettik. Son sınıflar ılk kez böyle bir oluşumu tecrübe etmekten mutlu, başka illerden gelen öğrencileri ağırlamaktan dolayı heyecanlılardı. Hiç aklımdan bile geçmeyen duygularla karşılaştım bu sırada, kendime bir kez daha hayretler ederek baktım... İnsan hep yanı başında duran bir güzelliği yıllar sonra minicik bir ezgi sayesinde mi farkeder? Ya da aslında daha önce farketmiştir de üstünde durmamamış mıdır? Ya da bu zamanlamanın tanrısal bir işareti var mıdır? Varsa bana ne yaşacaktır?
Zaman nasıl da hızla akıp gidiyor arkasında bıraktıklarına göz kırparak....

Salı, Temmuz 19, 2011

Hulya için Annem:)

Hulya annemın resımlerını cek ekle dıyıp duruyordu ben de ancak fırsat buldum annem yarın Istanbul'a donuyor.





























Pazartesi, Temmuz 11, 2011

Annem Geldi:)

Perşembe günü annem geldi, düğünlerden, sıcaklardan ve onun sağlık sorunlarından fazla gezemiyoruz ama birazdan kiraz bahçesine gideceğiz, bir arkadaşın annesinin köyüne ağaçtan kiraz ve vişne yemeğe:) Fotoğrafları akşama yüklerim.
Biz söze rastladım bu sabah uyanır uyanmaz; " Bir insan ya gitmek ister, ya da kalmak. Gidenler üzüntüyü çarşaf yapıp üzerine yatar ve o çarşafın üzerind ebinbir zevkle hayatla sevişir. Kalanlarsa vasat hayatlarını bir ürünün taban ve tavan fiyatlarına benzeyen taban ve tavan duygular içinde yaşayarak yerleşik düzenin sokak lambaları haline gelir"

Pazartesi, Temmuz 04, 2011

Fatma ile Şahin evlendi:)

















Uzun zamandan sonra bir güzel haberle başlamak herkes için iyi olabilir:) fatma ile şahin evlendi, biz de sayelerinde eğlendik:)

fatma yakın arkadaşım, burada dahiliye uzmanı olarak devlet hastenesinde çalışıyor Şahin2i onun sayesinde tanıdık bizim Üniversitede üroloji bölümünde asistan, şimdi Kıbrıs'da balayına gittiler, çok mutlu olurlar umarım diyerek düğün faslını kapatıyorum.

Uzun zaman insna yazmayınca soğuyor yazmaktan, buraya yazmıyorum ama oraya buraya yazıp birikmiş notlarımı görünce yazılarıma haksızlık ettiğimi fark ediyorum birden. Sanırım bunu yapmaya hakkım yok, küçük küçük notları bundna sonra bekletmedne yazmak istiyorum böylece bir özdisiplin geliştirebilmeyi umud ediyorum tıpkı 15 gündür düzenli yürüyüş ve spor yapmayı başardığım gibi... Zamanın hızı sizi de benim kadar ürkütüyor mu? Yoksa bu yalnızca bana mı böylesine korku veriyor?

Hergün yazarsam eğer aklımı koruma konusunda kendim için iyilik etmiş olacağıma inanmak isiyorum... Başlıyorum...



Pazartesi, Şubat 07, 2011

Bir Kış Gecesi

Neredeyse bir yıl olacak yazmaktan soğuyunca bir daha yazma isteği zor oluşuyor sanırım. Tam 10 ay olmuş. Blog yazmayı unutmuşum ama hala daha okurken keyif aldığıma göre, belki kurtarılacak bir noktada duruyordur. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin bir ıspatı olsun kendime diye koydum bu fotoğrafı oğluma bakıp kendimi göreyim diye:)
Zor gecen bir altı ayın ardından ingilizce sınavını nihayet geçtim. Önümdeki en büyük engelide kaldırdım ama tabi engeller bitmez:)
Mavilimonu okurken fark ettim ben de hayatımı zaman zaman masaya yatırdığımda tıpkı onun gibi şu sıralar; sıcak ve huzurlu evimde vakit geçirmeye, akşam üstü battaniyenın altında şekerleme yapmaya, pencere kenarında kitap okumaya, kokulu mumların yanısını izlemeye, mutfaktan gelen güzel kokulara ne kadar bayıldığımı, oğlumun büyüdüğünü hayranlıkla izlemeyi ne kadar sevdiğimi fark ettim.
Bir de uzun zamandan sonra izlediğim en iyi Türk filmini söyleyerek kapatmak istiyorum, "Aşk Tesadüfleri Sever" kurgu mükemmel, oyuncular mükemmel, konu bütünlüğü mükemmel. Uzundur böyle ağlamamıştım... Sanırım kalbim aşk filmleri için dayanıksız.

Pazar, Nisan 11, 2010

Bahar geldi:)


Bahar geldi, Nilüfer hoca geldi, güneşe ve papatyalara ellerimiz değdi, daha nolsun:)

Perşembe, Mart 11, 2010

MASUMİYET

Nasırlı kalplerimizde sevgisizlikten ölmek üzere bir çocuk,

karanlık bir sokakta masumiyetini kaybetmekte.

Evet sen haklısın!

kuralları güçlüler koyar ve hiçbiri kaldırıma serdiği bir gazete üzerinde uyumamıştır.

Sen aldırmadan yürüyüp geçtin diye o gece oracıkta ölen çocuğun boyu yerden bir karıştır.

Bu şehir her gece flu çocuklar doğurur.

Çocuklara adını soran olmaz çünkü kimsesizliğin ismi öğrenilmeden unutulur.

Evet, sen haklısın, saçlarını düzeltmek için baktığın vitrin camının önünde kıvrılmış uyuyan çocuğu görmemekte...

Çünkü o çocuğun kimsesizliği, vitrindeki çantanın etiketi kadar etmemekte!

Salı, Şubat 23, 2010

Kayseri-Ürgüp-Havza
































Uzun zaman oldu, yazmayınca yazamıyor insan işte, işleri bahene edesimde glemiyor aslında bu aralarda gezdiğim bir kaç yerden fotoğraf koydum ki durumum anlaşılsın diye:) Bu arada neler oluyor batı cephesinde:)
Arzucan doğum yaptı, doğumuna bende girdim, yeni bir yaşamı kucakladık ben video kayıtlarını çektim acaip heyecanlandım uzun bir yoldan gelen bu taze yaşam kokusunu kucakladım, onun bir süre bu yeni yaşamla sarhoş olup onun büyümesine tanıklık edeceği için izne ayrıldı artık.
13 şubat haftası kayseri'ye gittik Fatma'yla birlikte, ordan Ürgüp gezisi! ışıl ışıl gözlerle, pırıl pırıl bir güneş eşlik etti o hafta sonu bize, bolca gezip alış veriş yapıp, Candan Erçetin'in son albümünü kendi korkunç sesimizle bağıra çağıra söyleyerek geldik. Albümdeki bahar şarkısı benim şarkım oldu:)
Geçen hafta sonu ise Havza'ya gittik Fatma ile bir toplantıyı bahane edip, acaip enerji depoladık geldik. Okullar açıldı, amatör bir grupla tiyatro yapıyoruz ve provalarımız acaip güzel olmaya başladı eğer yetişirse tıp bayramında oyunu sahnelemeyi düşünüyoruz iki perdelik bir komedi, hastane adlı oyun, Behiç k'ın bir eseri, tiyatro provaları, ingilizce kursu, dersler, yayınlar bildirlerle boğuşuyorum, heryere koşan, her yere yetişmeye çalışan dikkati dağınık, gözleri bulutlu ama gene de mutlu mutlu etrafına gülümsemeye çalışan biri olarak dolaşıyorum ortalıklarda. Şimdilik bu kadar olsun, eskisi gibi yazamadığım için kendimle kavgalıyım, ya da daha çok yazdıklarımı orada burada bırakıp buraya aktarma gücü bulamadığım için diyelim, ama en azındna herkesi takip edecek gücüm var şimdilik.



Cuma, Aralık 11, 2009

Uzun Zaman Sonra Yeniden




Burası artık günlük, hatta aylık olmaktan çıkmış neredeyse yıllık olmak üzere:) ancak gerçekten de yazmayı çok istiyor oluşuma karşın üzerimde gittikçe çoğalan yüklerden mi yoksa yazmak için yeterince itici güç bulamayışımdan mı kaynaklı bilmiyorum bu üzerimde ki yaz(a)mama durumu. Şimdi okulda yarım saat sonra yapacağım vize öncesi hazırlıklarımı erkenden tamamlamış olarak bi gayret oturdum başına kısaca bu geçen ıkı ayı özetlemek istiyorum;


Eylül doğumlu biri olarak Eylül ayı her yıl hüzünle karışık bir burukluk içinde geçerdi bu yılda daha çok hissetmek için belki sonbaharı iyice içime çektim bu ayı ancak yoğun olarak ders çalışarak geçti Ekimde girdiğim ve gene hayal kırıklığı yaşadığım üds sınavına kadar. Sağlık olsun diyip yeniden bi gayret başladım çalışmaya...


Ekim ayında Gebze'de gerçekleştirilen Aile Eğitim çalıştayına davet edilmiştim 16 Ekim'de İstanbul üzeri gebzeye gidip 3 gün bu çalıştaya katıldım Türkiye çapında yapılacak olan Aile Eğitim Müfredatını değerlendirme toplantıları yaptık orada yeni yeni insanlarla yeni yeni fikirlerle karşılaştım, pazar akşamı bizi İstanbul'a bıraktılar pazartesi başlayan Uluslararası Çocuk ve İletişim Kongresi için bu kez 3 gün Taksim'deydim, kongre son derece güzel ve besleyici geçti benim için çocuklardaki trawmalar, medyanın çocuklar üzerinde ki etkileri, çocukların kahramanları, çocuk ve barış kavramı, farklı eğitim modelleri ve Ayla Algan'ında katıldığı bir panelin ardından çocuklare yönelik gerçekleştirilen atölye çalışmaları, seramik atölyesi, arkeoloji atölyesi, drama atölyesi, öykü atölyesi, fotoğraf atölyesi gibi son derece eğlenceli atölye çalışmalarını izledim, yukarıdaki resimde görüldüğü üzere kongrede ben de 5-6 yaş çocuklarına öykü atölyesi çalışması yaptım belki de ben çocuklardan daha çok keyif aldım onlarla birlikte olmaktan. Kongre için Unicef'in desteklediği bir de gazete çıkıyor yılda bir kez, bu yıl o gazetedeye ben de bir yazı yollamıştım "Babamın Kalbi"kongre sabahı kayıt yaptırırken gördüm ki benim yazım da yayınlanmış acaip duygulandım. Kongre bitimini takiben hafta sonu bir arkdaşımın düğünü için İzmir'e uçtum 1 günlüğüne izmir ardından Ankara ve Tokat. Geri dönüşte birikmiş işler.

Kasım ayı nasıl geldi, nereye gitti ne zaman gitti anlayamadım bile dersler öğrenciler derken bitmiş, bayram tatili gelmiş, bayramda Alperen'i alıp sivas-Kayseri-Nevşehir-Aksaray üzeri Konya'ya annemi ve anneannemi görmeye gittik çok eğlenceli bir yolculuktu Alperen elinde ki haritayla şimdi şu yoldan döneceksin şimdi şu yola sapacağız şu kadar km kaldı diyerek sürekli beni yönlendirdi, Nevşehir girişinde peri bacaları manzarası eşliğinde mado'da mola verip dinlendik, konya'dan köye geçtik ki annem ve anneannem kapının önünde oturmuş bizi bekliyorlar, anneannem 87 yaşında kırmızı yanaklı bir kadın, bir gün onuda yazmak istiyorum. Köye ablam ve yiğenlerim de geldiği için keyifli bir 3 gün geçirdik daha sonra Ankara'ya ugrayıp bir günde orada kalalım istedik Ankara'ya geldiğimiz akşam arabamız yolda bozuldu ve kabus gibi bir 2 gün Ankara'da kalıp arabanın en 10 gün serviste kalması gerektiğini öğrenip yollara düştük, tiriğer kayışı geçen yıl değişmiş olmasına karşın kayış atmış servis ilk başta bir türlü sebebini anlayamadılar sonra dediler ki devir daim pompası orjinal olarak takılmadığı için olmuş, iyi de ben nerden bileyim işin uzmanı ne derse inanmak durumunda değil miyiz hepimiz? olsun gelen mala gelsin diyerek servisin fatura ettiği 1,500TL rakama bakıp, canımız sağolsun diyoruz şimdilerde:)

Geldik Aralık ayına şimdilik vize sınavları ile uğraşıyorum, Ece Temelkuran2ın İçeriden, Üstün Dökmen'in Miyasenin Kuzuları ve takma adıyla yazılar yazan bir yazarın başkasını seviyorum adlı kitaplarını okuyorum, İçimdeki Deniz filmini izledim çok begendim, yedi kocalı hürmüz filmine gittim fazla beğenmedim ama kadro iyiydi, Neşeli hayat filmini merak ediyorum, ingilizce çalışmak için konsantre olmaya çalışıyorum, arkadaşlarımın bloklarını okuyup ne güzel yazıyorlar diye kıskanıyorum Dory'nin nemo'ya kavuşmasını sanki kendi heyecanımmış gibi arkadaşlarıma anlatıyorum Şule'nin Ozan ne kadar büyüdü yahuu diyorum, Elektra ne güzel bir fotoğraf koymuş diyorum Fatoş herşeye nasıl da yetişiyor ve bir de bunları yazıyor diyorum, izlediği filmleri kıskanıyorum bende izlemek istiyorum ama benim zamanım bir türlü yetişmiyor:( hem izlesem bile onun kadar güzel anlatamam herhalde diyorum onun anlattığı filmleri hemen listeme alıyorum ama. Peri ne kadar güzel anlatıyor kitapları yazarları insanın hepsini birden alası aynı gün okuyası geliyor diyorum......

İşte böyle, ordan burdan bir yazı oldu bu da, ama en azından bir yazı oldu bee, aylar sonra ohhh rahatladım. Şimdi 10 dakika sonra yapacağım vize için hazırlıklaırmı yapayım.