
Aslında kimse beni sobelemedi, sanırım buna kendi başına gelin güveyi olmak dneiyor:)) ama çok hoşuma gitti yazılanlar, ben de yazmak istedim.
Ben küçükken , hep merak eder ve hep hayal kurardım; büyüyünce kiminle evleneceğimi, hangi şehirde nasıl bir evde yaşayacağımı, hangi işi yapacağımı, kaç çocuğumun olacağını, gördüğüm kocaman kocaman apartmanların dairelerinde yanan ışıklı evlerin içinde neler yaşandığını merak eder, hep en güzel yerlerde hep en sevdiklerim ve hep en özlediklerimle birlikte (o zamanlar bu annem-babam ve kardeşlerimdi)bol güneşli , bol neşeli ve çok eğlenceli bitmeyen sohbetlerin yapıldığı akşam yemeği masası hayal ederdim. Bir de bir barbi bebeğim olsun isterdim, bizim eve çok yakın olan bir benzin istasyonunun market vitrininde bulunan bir barby bebek evinin önünde saatlerce durur, seyreder ve o oyuncak eve sahip olma hayali kurar, vitrin camıyla aramdaki engeli hayalimde kaldırarak orada o camın önünde evcilik oynardım. O yüzden sonralarında tüm çocuklar oyuncağa doymalı diye acayip bir takıntım oluştu
Aslında ben; daha az hoşgörülü olmak, daha fazla sabırlı olmak, daha az duygusal olmak, daha çok katı kurallı olmak, daha az fedakar olmak, daha çok bencil olmak, daha az merhametli olmak, daha fazla adil olmak, daha az üzülmek, daha çok üzmek ,daha az özlemek, daha çok özlenmek, herkesi daha az düşünmek, daha çok düşünülmek, daha az pişman olmak, daha çok pişman etmek daha az keşke demek, daha çok neyse ki demek ve daha az ağlamak isterdim. ))))))) Aslında ben daha çok çalışmak , daha çok üretmek ve daha çok öğrenmek isterdim.
İlk kopyam; benim bir kopya tecrübem yok aslında, lisedeyken kopya çekmediğim gibi çekenlere de sinir olur herkesi sinir ederdim, haksızlık kavramı o yıllarda yapıştı yakama bir daha bırakmadı beni, ama Üniversitede okuduğum yıllarda sanırım son sınıftayken bir dersin finali için oturup sıramın her yerini nerdeyse kitabın özetini geçirmiştim, arkadaşlar hoca seni kaldırırsa eğer sıranı da sırtına alır gidersin diye takılmışlardı da çok utanmıştım, ilk kopya maceram işte budur.
En saçma huyum; konudan konuya atlamam, herhangi bir konu konuşulurken ben o kadar hızlı düşünürüm ki bir anda o konuyu bekletir –geri dönmek üzere- hemen bir başka şeyde bahsederim, bir de çok ama çok sabırsız oluşum, ne olacaksa hemen olsun ben de göreyim isterim, ikisi de insanı yoran şeyler biliyorum
Bence cep telefonu: çok şey demek en sevdiklerim elimin altında kolayca ulaşabileceğim güvencesini veriyor bana ama teknolojiyi takip etmiyorum bu anlamda nokia nın nerdeyse en basit modelini kullanıyorum benim için konuşabileyim, mesaj yazabileyim yeterli zira zaten çantamda her daim fotoğraf makinesi taşıdığım için kameralı olmasına ihtiyaç duymuyorum. Bir de konuşmak için bol bol zamanım olsaydı ne iyi olurdu diyorum. Ama ben de Şule’nin söylediklerine katılıyorum tabi, konuşmalarda yüz yüze olmayınca duygu eksikliği ortaya çıkıyor ben de karşımdakinin mimiklerini yüzünün ifadesini ve kelimelerine yüklediği anlamı görmek istiyorum ama arkadaşları, ailesi, sevdikleri bin bir tarafa dağılmış biri için bunu istemek sanırım çok lüks olurdu. En azından şimdilik.
Aşk bence; Şule’nin de söylediği gibi –yani Buket Uzuner’den aktardığı gibi- hayranlık duymaktır, o bu tanımına şöyle devam eder, “herkesin hayranlık noktaları farklıdır elbet, benimkisi sanatsal yeteneğe yaratıcılığa….” diye devam eder yazar, ama benim bir başka aşk tanımımda yok değil elbet; Aşk, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır belki de. Ama aşkın bir yaşam biçimi olamayacağını da savunuyorum aynı zamanda çünkü yaşam biçimi olamayacak kadar da ağır bir duygusal yükü getirir beraberinde ki, bu da bir süre sonra insanı hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yorar.
Ama aslında gerçek aşk Buket Uzuner’in de dediği gibi yalnızca hayranlık duymaktır. Ben ilkokuldayken sınıfın en çalışken çocuğuna aşıktım, her şeyin en güzelini o yapıyordu çünkü, en zor matematik problemlerini o çözüyordu, en güzel resimleri o çiziyordu, en güzel o futbol oynuyordu, en güzel o gülüyordu, kısaca –en azından benim gözümde- bütün “en” ler onundu, evet tabiiki ben de ona hayrandım, evet hayran olmak çok ama çok özel, unutulmayacak bir şey ve insan kaç yaşında olursa olsun etrafında hayran olacağı insanlar olsun istiyor ama Şule’nin dediği gibi her hayranlık aşka dönüşecek diye bir kural yok elbet
Sevdiğim bloglar; Okumayı seviyorum, tanıdıkça okumanın tadını da ayrıca çok lezzetli buluyorum-mesela Geveze kalem ile ss’in bloglarını takip ediyorum sürekli ne zaman güncelleyecekler acaba diye- bu yüzden sıraladığım tüm blogları ve daha sıralamadığım ama takibe yeni başladığım pek çoğunu daha her gün okumaya çalışıyorum ama tüm hepsi bir yana benim için Dory’nin yeri bir başkadır! bu sayfalarda sizlerle olmamı ona borçluyum ama sadece bunu değil, benim için anlamlı olan daha pek çok şeyi de, ama onu da bu günlerde merak eder oldum…
Not: Şimdi beni kimse sobelemediğine göre, kendi kendime zıpladığıma göre buraya, benim de kimseyi sobeleme hakkım yokmuş gibi geliyor:) Allahım ne zaman bu hak-haksızlık kavramını unutacağım ben:)
Ayy durun baktım ki ben aslında sobelenmişim:) yaşasın beni Geveze kalem sobelemiş, ama ben acele etmişim, dedim ya sabırsızım ve bundan rahatsızım diye:) en taze örnek olarak karşınızdayım:)
o zaman benim de birilerini sobeleme hakkım doğmuş demektir:) hemen sobeliyorum;
Yaşamın kıyısında, Sarı laleler, Ödül ve Bugünden Başka'yı sobeliyorummmmm, sobeeeeee:)