Salı, Ocak 01, 2008

Geçmiş zaman olur ki...



Aslında sevgili Biyonik kedi'nin sordugu niçin yazıyorsunuz siz bakiyim, sorusuna cevap yazmak için oturmuştum ama, bu resim ilişti gözüme, öğretmenler gününden kalma, -çok geçmiş zaman olmamış daha ama olsun benim zihnime öyle geldi-pek sevmiştim de bloga koyamamıştım, hazır şifrelemişken, artık öğrencilerim de öyle takip edemeyecekken, koyuvereyim dedim:) akşama kadar bir top sınav kagıdını okuyabılrsem eğer, kendime ödül vereceğim ve neden yazdığımı anlatan sobe oyununu yazacağım:) hehehehe, ne güzel teselli değilmi, yeni yılın ilk günü evde ütü yaparak, yemek yaparak, yazılı kağıdı okuyarak geçirdim, sinirlerim bozulmasın sakin olayım diye de, tütsü yakıp, lavanta kokulu mum yağı yaktım, peki sakinmiyim? hem de nasıl:)))

Yeni Yıl-2

 


Posted by Picasa


Gunler öncesınden Arzu ıle kararlastırdık, "Bıze gelın" dedı, bırlıkte bırseyler yapalım hem Özer'de burda olacak cocuklar eglenırler, ben de gece için evde biraz hazırlık yaptım, kaymaklı ayva tatlısı, rus salatası, brokoli salatası, fasulye piyazı, fırında püreli tavuk, ve hepsini yükledim arabaya doğru Arzu'ya, Arzu'Da nefis sarmalar, mercimekli köfteler yapmış, İnci teyze nefis bir domates çorbası, anlayacağınız masa göz doyurucu bir şekilde bekliyordu, aslında ben tam da endıselı Perı'nın dedıgı gıbı dusunuyordum, hanı demıs ya ;"sosyalleşmeyi de beraberinde getiren kutlamaların tümü acemileştirir beni, eğer o gün sevinçli bir poz için kendimi kandıramamışsam, beklenilen ruhu bir türlü giyinip, süslenemem. kutlamanın doğasında olan sevinç benim doğamda olmaz böyle günlerde" ben de anlatmak ıstesem bu cumleler cıkardı kalemımden, ama gece benım ıcın super olmasa da cocuklara ıyı geldı,Endişeli Peri ne kadar güzel söylemiş, evde çocuk varsa, tüm kutlamalar gereği gibi olmalı. , çocuk demek, her tür sevinci tepe tepe kullanmaya hazır olmak demektir" diye, kelimesi kelimesine katılıyorum , sonrasında yanımıza Umran ve Emıne'de geldıler, daha dogrusu biz gidip aldık onları Arzu ile, o ufaklık Emıne'nın cocugu, daha once kahvaltı resımlerını yayınlamıstım tabı ama buyudu:)Yemekler, hediyeler, sohbetler, oyunlar, anılar derken gece 12'yı vurdugubda dilenen güzellikler eşliğinde girdik yeni bir yıla...
Cocukken yenı yılda rahmetlı babam kuruyemıs getırırdı eve bız de heyecanla bekler o kuruyemıslerı bır an once kendı aramızda paylastırmak ıcın yarısırıdık, annem benım en sevdıgım salcalı tavuk yemegınden pısırır, tv karsısına gecer kucagımızda kuruyemışlerimizle keyifle sohbet eder, birlikte tombala oynardık, tombala oyununda hiç kazanamazdım, ya da ilk kazanan hiç ben olmazdım. Sonra büyüdüm, Dut Agacı'nın dediği gibi herşeyin çocukluğumda yaşadığım gibi tatlı olmadığını öğrendim, ama bir yandan da hayat devam ediyor diye bırakmadım tabi, yapmam gerekenleri..
Lise 3. sınıftayken robert Kolejde staj yapıyordum, oradaki veliler bir kutlama yaocaklarını ve o gece kutlamanın yapılacagı yerın üst katında çocuklarında eğlenebileceği bir mekan duzenlediklerini ve benim onlarla ilgilenip ilgilenemeyeceğimi sormuşlardı, hemen kabul etttim, hem bana farklı bir tecrübe olacak hem de para kazanacaktım, 8 tane çocukla gece yarısı saat 03.00 sularına kadar benim için şimdiye kadar hiç görülmedik bir yeni yıl kutlamasına tanık olmaktı yaşadıklarım, gece sabaha karşı beni şöförleri eve bırakmıştı, kazandığım parayla kendime bir sürü giysi,ayakkabı,çizme almış hatta ablamada bir hediye almıştım o gece kazandığım parayla... Zihnimde tazeliğini koruyan bir yılbaşıdır, 1988'in uğurlandığ 1989'un karşılandığı yılbaşı...
Gecen yılı basını dusundum bir de, Leyla ıle bırlıkte Ankara'daydık, yenı yıla kalabalık ve sevınclı gırmıstık, o gece de merak edıyordum 2007 bana ne getırecek dıye, tıpkı dun gece ki gibi, fotokopi bir hayat yasıyormus hissine kapılmamak mumkun degil bazen, ama bu hisside pekiştirmek istemiyorum tabi, daha yapacak çok şeyim var, gerçekleşecek hayallerim bekliyor sırada...


Boyle dusuncelerle kendımı yoracagıma, kalkıp ütu yapayım, camasır asayım, cay demleyıp kahvaltı yapayım, kalmıs sınav kagıtlarımı okuyayım, tv acıp yenı yılın ılk habelerını ızleyeyım, kitap okuyayım, kütüphanemi düzenleyeyim, yemek yapayım, İlk kez evde geçirdiğim bu Salı gününü seveyim, bu huzunlu havadan bir an önce sıyrılayım, kendımı uzmeyeyım demii ama:)

Ben herkese, 2008'in en sevinçli anımsadığı yıllarının kokusunu ve dokusunu taşımasını diliyor, sesizce işlerime koyuluyorum:)

Yeni Yıl

 



İki farklı kutlama yaptık, ilki pazar akşamı oldu, bizbize:) o görüntülerden başlayayım, daha gece bitmeden devam edeyim, eve döndük nasılsa, Blogu şifreleyip sadece davetiyeli okuculara açık olduğuna göre kendi resimlerimi de boy boy koyacağım artık:) Dory'nın ohh bee yazdım rahatladım sözü gibi yani:)-pembe badi ve sihay elbiseli ben oluyorum bu arada-
herkese mutlu, umutlu,anlayışlı, sevgi dolu bir yıl diliyorum, öyle olsun lütfen buna çok ihtiyacım var:)
Posted by Picasa

Pazar, Aralık 23, 2007

Ankara

 



Bayram için Ankara'ya gitmiştim, iyi ki gitmişim, yoksa yalnızlık bu bayram bana iyi gelmeyecekti, kendimi dinlemeyecek kadar çok kalabalığa ihtiyacım varmış, gerçekten varmış, insanın akrabaları olmalı mutlaka dedirten türden bir ziyaret oldu, kalabalık, neşeli, özlem dolu,anıların konuşulduğu ve bol dedikodunun yapıldığı bir kısa bayram tatili:) ama bitti tabi,ve ben döndüm bu coğrafyaya, her güzel şey çabuk biter demişti bir arkadaşım, zaman güzel şeyleri ışık hızıyla geçirmekte ve onları çabucak öldürmekte çok usta gerçekten de. Ödül'den önce resimleri yayınlamalıyım demişliğim vardı:)) sanırım oldu da, o pazar keyfi yapadursun İstanbul'da:) Aslında bu yazıda halamı anlatıcaktım ama o böyle araya sıkışmayacak kadar özel bir kadın olduğu için onu başka nir yazıda anlatmaya karar verdim. Şimdilik sadece resimlerle avunalım, anılar zihnimizde kendine bir yer buladursun...
Posted by Picasa

Salı, Aralık 18, 2007

BAYRAM

 


Herkese neşeli, sevinçli, mutlu ve umutlu bir bayram diliyorum...
Posted by Picasa

Cuma, Aralık 14, 2007

Oyun içinde oyun!

 



Bulutlarım biraz dağılsın istedim, bu yüzden daha çok kısa bir süre önce derste çektiğim bu keyifli görüntüleri yayınlamak istedim. Evet bulutlarım dağılsın istedim.Gerçi sevgili sema beni sobelemiş az önce öğrendim ve çok da mutlu oldum ama onun sobesini hafta sonu yazacağım. Şimdi öğrencilerimin oyun içinde oyunları. Sadece resim koyar ve altına hiçbir şey yazmassam eğer bu görüntüler bir bilmece gibi mi olur? Nasıl yorumlanır merak ediyorum:))
Posted by Picasa

Perşembe, Aralık 13, 2007

Öykü




İçinde, derininde en ölümsüz yanının adını koymayı başar. Onu yaşat.
Ölen ya da seni terk edip giden duygu ya da tutkularından,
vefasızlardan kurtul. Tek bir öge kalıcıdır. Bu bir inanç ya da bir
kişi olabilir. Gideni geri getirmek için çaba harcama ve bu gidişi
salt kendine bağlama. Kendini suçlama. Kalıcı olsa kalırdı.

Buda'nın mucizeleri İsa'nınkilerden farklıdır. Bir kadın ağlayarak
Buda'ya gelir. Çocuğu ölmüştür. Üstelik duldur da. Yeni bir çocuk
doğurma umudu, olanağı yoktur. Ve bu acıyı taşıyamamaktadır. Bu tek
çocuk onun tüm aşkının odak noktası, tüm çabasının ürünü iken,
ansızın yok olmuştur. Buda'dan çocuğunu geri vermesini, diriltmesini
ister. Buda gülümser ve kadına şunları söyler: "Kente in ve içinde
tek bir ölüm olayı geçmemiş bir evden, biraz hardal tohumu iste. Bana
getir. Çocuğuna kavuşmanın koşuludur bu."

Kadın, deli gibi kente iner; kapı kapı dolaşır. Ancak beklediği
yanıtı bulamaz. Her konuttan en az bir, pek çoğundan ise çok fazla
sayıda ölü çıkmıştır. Günlerce dolaşır ama ölüm olayını yaşamamış tek
bir aileye, tek bir ferde rastlayamaz. Ve anlar. "Ölüm yaşantının
ayrılmaz bir parçası. Kişisel bir sorun değil. Yalnızca benim başıma
gelmiş bir felaket, bir bela hiç değil."

Koşarak Buda'ya gider.

- Hani nerede tohumlar; getirebildin mi? Diye sorar Buda.

Kadın gülümser ve ayaklarına kapanır:

"Ölümsüz olanı öğrenmeye geldim. Çocuğumu artık geri istemiyorum,
çünkü biliyorum ki, geri gelse bile bir gün gene ölecek. Bana öyle
bir şey öğret ki, içimde hiç bitmesin, hep varolsun...

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Doğum Günü...

 
Posted by Picasa



Birinci yaş günün kutlu olsun Yiğit bebek! Nice yaşlara,kocaman yaş günü pastaları keserek, hep annesinin kuzusu olarak, bir sürü kızın kucağından kucağına atlayarak:), hep sevilerek, hep gülümseyerek, hep şaşırarak, ama daima büyüyerek girmen dileği ile.... Şansın açık olsun!

Pazartesi, Aralık 03, 2007

Sobe'siz, sobe:)




Aslında kimse beni sobelemedi, sanırım buna kendi başına gelin güveyi olmak dneiyor:)) ama çok hoşuma gitti yazılanlar, ben de yazmak istedim.



Ben küçükken , hep merak eder ve hep hayal kurardım; büyüyünce kiminle evleneceğimi, hangi şehirde nasıl bir evde yaşayacağımı, hangi işi yapacağımı, kaç çocuğumun olacağını, gördüğüm kocaman kocaman apartmanların dairelerinde yanan ışıklı evlerin içinde neler yaşandığını merak eder, hep en güzel yerlerde hep en sevdiklerim ve hep en özlediklerimle birlikte (o zamanlar bu annem-babam ve kardeşlerimdi)bol güneşli , bol neşeli ve çok eğlenceli bitmeyen sohbetlerin yapıldığı akşam yemeği masası hayal ederdim. Bir de bir barbi bebeğim olsun isterdim, bizim eve çok yakın olan bir benzin istasyonunun market vitrininde bulunan bir barby bebek evinin önünde saatlerce durur, seyreder ve o oyuncak eve sahip olma hayali kurar, vitrin camıyla aramdaki engeli hayalimde kaldırarak orada o camın önünde evcilik oynardım. O yüzden sonralarında tüm çocuklar oyuncağa doymalı diye acayip bir takıntım oluştu

Aslında ben; daha az hoşgörülü olmak, daha fazla sabırlı olmak, daha az duygusal olmak, daha çok katı kurallı olmak, daha az fedakar olmak, daha çok bencil olmak, daha az merhametli olmak, daha fazla adil olmak, daha az üzülmek, daha çok üzmek ,daha az özlemek, daha çok özlenmek, herkesi daha az düşünmek, daha çok düşünülmek, daha az pişman olmak, daha çok pişman etmek daha az keşke demek, daha çok neyse ki demek ve daha az ağlamak isterdim. ))))))) Aslında ben daha çok çalışmak , daha çok üretmek ve daha çok öğrenmek isterdim.

İlk kopyam; benim bir kopya tecrübem yok aslında, lisedeyken kopya çekmediğim gibi çekenlere de sinir olur herkesi sinir ederdim, haksızlık kavramı o yıllarda yapıştı yakama bir daha bırakmadı beni, ama Üniversitede okuduğum yıllarda sanırım son sınıftayken bir dersin finali için oturup sıramın her yerini nerdeyse kitabın özetini geçirmiştim, arkadaşlar hoca seni kaldırırsa eğer sıranı da sırtına alır gidersin diye takılmışlardı da çok utanmıştım, ilk kopya maceram işte budur.


En saçma huyum; konudan konuya atlamam, herhangi bir konu konuşulurken ben o kadar hızlı düşünürüm ki bir anda o konuyu bekletir –geri dönmek üzere- hemen bir başka şeyde bahsederim, bir de çok ama çok sabırsız oluşum, ne olacaksa hemen olsun ben de göreyim isterim, ikisi de insanı yoran şeyler biliyorum


Bence cep telefonu: çok şey demek en sevdiklerim elimin altında kolayca ulaşabileceğim güvencesini veriyor bana ama teknolojiyi takip etmiyorum bu anlamda nokia nın nerdeyse en basit modelini kullanıyorum benim için konuşabileyim, mesaj yazabileyim yeterli zira zaten çantamda her daim fotoğraf makinesi taşıdığım için kameralı olmasına ihtiyaç duymuyorum. Bir de konuşmak için bol bol zamanım olsaydı ne iyi olurdu diyorum. Ama ben de Şule’nin söylediklerine katılıyorum tabi, konuşmalarda yüz yüze olmayınca duygu eksikliği ortaya çıkıyor ben de karşımdakinin mimiklerini yüzünün ifadesini ve kelimelerine yüklediği anlamı görmek istiyorum ama arkadaşları, ailesi, sevdikleri bin bir tarafa dağılmış biri için bunu istemek sanırım çok lüks olurdu. En azından şimdilik.

Aşk bence; Şule’nin de söylediği gibi –yani Buket Uzuner’den aktardığı gibi- hayranlık duymaktır, o bu tanımına şöyle devam eder, “herkesin hayranlık noktaları farklıdır elbet, benimkisi sanatsal yeteneğe yaratıcılığa….” diye devam eder yazar, ama benim bir başka aşk tanımımda yok değil elbet; Aşk, aşkın her zaman kimsesiz, kadınca ve usulca yaşanan bir duygu olduğunu savunmuşumdur. Ama aşkın kör olduğunu da savunurum aynı zamanda çünkü aşkın kimyasında bir körlük var sanki kör olmadan o duygu seli yaşanmaz gibi geliyor bana. Çünkü aşk duygusal bir fırtına bir nevi güneş tutulmasıdır belki de. Ama aşkın bir yaşam biçimi olamayacağını da savunuyorum aynı zamanda çünkü yaşam biçimi olamayacak kadar da ağır bir duygusal yükü getirir beraberinde ki, bu da bir süre sonra insanı hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yorar.
Ama aslında gerçek aşk Buket Uzuner’in de dediği gibi yalnızca hayranlık duymaktır. Ben ilkokuldayken sınıfın en çalışken çocuğuna aşıktım, her şeyin en güzelini o yapıyordu çünkü, en zor matematik problemlerini o çözüyordu, en güzel resimleri o çiziyordu, en güzel o futbol oynuyordu, en güzel o gülüyordu, kısaca –en azından benim gözümde- bütün “en” ler onundu, evet tabiiki ben de ona hayrandım, evet hayran olmak çok ama çok özel, unutulmayacak bir şey ve insan kaç yaşında olursa olsun etrafında hayran olacağı insanlar olsun istiyor ama Şule’nin dediği gibi her hayranlık aşka dönüşecek diye bir kural yok elbet 

Sevdiğim bloglar; Okumayı seviyorum, tanıdıkça okumanın tadını da ayrıca çok lezzetli buluyorum-mesela Geveze kalem ile ss’in bloglarını takip ediyorum sürekli ne zaman güncelleyecekler acaba diye- bu yüzden sıraladığım tüm blogları ve daha sıralamadığım ama takibe yeni başladığım pek çoğunu daha her gün okumaya çalışıyorum ama tüm hepsi bir yana benim için Dory’nin yeri bir başkadır! bu sayfalarda sizlerle olmamı ona borçluyum ama sadece bunu değil, benim için anlamlı olan daha pek çok şeyi de, ama onu da bu günlerde merak eder oldum…

Not: Şimdi beni kimse sobelemediğine göre, kendi kendime zıpladığıma göre buraya, benim de kimseyi sobeleme hakkım yokmuş gibi geliyor:) Allahım ne zaman bu hak-haksızlık kavramını unutacağım ben:)

Ayy durun baktım ki ben aslında sobelenmişim:) yaşasın beni Geveze kalem sobelemiş, ama ben acele etmişim, dedim ya sabırsızım ve bundan rahatsızım diye:) en taze örnek olarak karşınızdayım:)
o zaman benim de birilerini sobeleme hakkım doğmuş demektir:) hemen sobeliyorum; Yaşamın kıyısında, Sarı laleler, Ödül ve Bugünden Başka'yı sobeliyorummmmm, sobeeeeee:)

Pazar, Aralık 02, 2007

Yaşamın farklı yüzü...




Nil, 3,5 yaşında, Dawn sendromlu bir küçük mucize! Onu uzun zamandır anlatmak istiyordum aslında (En basit tanımıyla Down Sendromu çocuğun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır).
Onu tanıdığımda şaşırmıştım, ilk kez bu kadar genç bir annenin down sendromlu bebeği olduğunu görmüştüm, daha ilk karşılaşmamızda verilen basit komutlara uyum sağlamada bile başarılı değildi, kucakta durmuyor, sınıfta durmuyor, göz kontağı kurmuyor, bakmıyor, dinlemiyor, tepki vermiyordu, kısacası elde avuçta durmuyordu, ama o kadar sevimli ve o kadar güleryüzlüydü ki kucaktan hiç indirmeyesi geliyordu insanın, yaz aylarıydı ilk kez derse başladığımızda 6 dakika kalmıştı sınıfta ve ben bu süre zarfında ter içinde kalmış, tüm metotlarımın elimde patladığımı görmüş ve kesinlikle ama kesinlikle uzun bir zaman sürecinde onunla çalışamayacağıma karar vermiş ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak belki de meslek hayatımda ilk kez baştan pes etmiştim. Sınıfın kapısından çıktığımda neredeyse ağlayacaktım, daha önce de downlu bir çocukla uzun süre çalışmıştım ama bu kadar küçük olmadığı için belki de bu kadar tepkiyle karşılaşmamıştım. Aradan 4 ay geçti sadece, bu süre içinde onunla haftada 3 kere buluşup çalıştık. Birbirimize alışmaya çalıştık. İlk başlarda kısa süren çalışmalardı bunlar ama her seferinde sürelerinin gittikçe uzadığı ve beni umduğumda daha iyisi olacağına inandıran çalışmalara dönüştü. Artık beni benimsemişti. verilen basit komutlara uyum sağlamada oldukça başarılı olmaya başlamıştı Bul tak oyuncaklarını yerine takmada da, ancak uzun süre oyuncağın yerini bulamadığında oyuncağı masadan aşağıya atıyor, yere attığı oyuncak parçalarını benim ısrarlı ve bitmeyen komutlarım devam ederse-muhtemelen bu kadın sussun artık diye- yerden alıp masaya ya da ona gösterilen yerine koyuyordu, göz kontağı kuruyor ve söylenen komutu tek seferde yerine getiriyordu. Şimdilerde ise, bana bakarken çoğu kez gülümsüyor ve el sallıyor, artık derse geldiğinde bana yanağını uzatıyor öpeyim onu diye, eğer alkışlamayı unutursam da ellerimi ellerine alıp birbirine vuruyor, İlgi ve isteklerini daha çok heyecan ifadeleri ve mimikler ile anlatmaya çalışıyor. Kendisine söylenen tüm emir komutlarını-birden fazla sözcüğü içerse bile- yerine getiriyor. Ben öylece bakıyorum bazen, şaşkınlığımı saklamayarak, bu gün derste benim staja gelen öğrencilerim izlerken şaşırdılar tepkilerine “hocam bir downlu çocuktan beklenmeyecek bir performans sergiliyor gibi geldi bize” dediler, doğruydu çünkü masadan 40 dakika kalkmadan oturdu ve tüm emir komutlarına itiraz etmeden uydu, onun gülümseyen gözlerini gördükçe diyorum ki, iyiki en başında vazgememişim, iyi ki bir müddet daha devam edeyim eğer başaramasam öyle vazgeçmeyi düşünürüm demişim, iyi ki bu güzel gözlerle gülümseyen 47 kromozomlu mucizeyi tanımış, onunla bir yolculuğa çıkmışım… Down Sendromlu bir çocuğu yetiştirmenin kolay olduğunu söylemeyeceğim. Öncelikle ailesi için elbette. Ama "normal" bir çocuğu da yetiştirmek de kolay değildir. Gerçek şu ki çok zor bir uğraş ama bu daha şimdiden bize muhteşem ödüllerle geri dönmeye başladı bile. Bu onun seçimi değil! Ben onunla her buluşmamızda acaba bu gün ona ne öğretebileceğim sorusunu fazla düşünmüyorum artık, o bana bu gün yeni ne öğretecek, nasıl bir yol gösterecek acaba diye heyecanlanıyorum, sonra bir bakıyorum ki Nil'in heyecanlı kahkahaları,çıkarmaya çalıştığı seslerin sevimliliği, benim onu bıktıran emirlerimin bitmeyişi, topladığı boncukların sesleri ve hoşlandığı oyuncaklar eşliğinde ders çoktan bitmiş... Evet o yaşamın farklı bir yüzü ve her gün büyüyor, öğreniyor, değişiyor! Tıpkı diğer çocuklar gib! Tek farkla, sadece biraz daha yavaş...